Yeni dünya düzeni kurulurken, ABD’nin koruma hakkından (R2P), küresel kırılganlık yasasına (GFA) geçişi

2022 Ekim ayı, Küba Füze Krizinin yaşandığı 1962 Ekim’i kadar yakın tarihin en gergin geçen dönemlerindeki yerini alıyor.  Rusya Ukrayna çatışması devam ederken NATO ve Rusya’nın Avrupa semalarında aynı anda nükleer tatbikat yapması; ABD ve Kanada’nın BMGK kararı olmaksızın 2019 yılında ABD’de çıkarılan Küresel Kırılganlık Yasası (GFA) paralelinde Haiti’ye askeri müdahalesi; Biden’ın Çin’de yaşayan ve yarı iletken (çip) sektöründeki Amerikan vatandaşlarına Çin’deki işlerinden istifa etmedikleri takdirde Amerikan vatandaşlık haklarını kaybedeceklerini ilan etmesi; Çin Komünist Partisi’nin 20. Ulusal Kongresi’nde Hong Kong’dan sonra entegrasyon konusunda sıranın Tayvan’a geldiğinin açıklanması birbirini tamamlayan gelişmeler oldu. Bu satırlar yazılırken son 313 yılın en kötü ekonomik siciline sahip İngiltere’de 6 haftalık Başbakan istifa ederken, elektriğin karneye bağlanması tartışılıyor, Danimarka’da firmalar çalışanlarına bedava battaniye dağıtıyor, Fransa’da hayat pahalılığını protesto eden kitlesel gösteriler durmuyordu. Kısacası Avrupa, ABD jeopolitiğinin piyonu olmanın bedelini henüz kara kış gelmeden ödemeye başlıyordu.

KORUMA HAKKI VE EMPERYALİZM

Anglosakson hegemonya her geçen gün gerilerken, diğer yandan kıta güçlerinin denize çıkışını, enerjiye, kaynaklara ve yeni pazarlara erişmesini engellemeye ve geciktirmeye yeni krizler ve kullandığı vekiller üzerinden devam ediyor. Atlantik hegemonya, soğuk savaşı galip bitirmenin zafer sarhoşluğu içinde özellikle 11 Eylül 2001 sonrası yürürlüğe sokulan Terörle Küresel Savaş (GWOT) üzerinden başlattığı hamleler ile ABD’nin liderliğindeki Washington Konsensüsünü merkeze alan tek kutuplu dünya sistemini askeri, siyasi, ekonomik müdahaleler ve millet inşa (nation building) projeleri ile yürütmeye çalıştı. ABD, bu amaçla 6 trilyon dolara yakın kaynak harcadı. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye gerek GWOT gerekse Koruma Hakkı (R2P) üzerinden müdahale etti. Koruma hakkı, kaynağını emperyal devletlerin uluslararası hukuku üçüncü dünya ülkelerine farklı yorumlamasından alıyordu. Emperyal yorumla üçüncü dünya devletlerinin egemenliği tartışılmaya açıktır ve bu devlet başarısız devlet olarak halkına zulmederse müdahale edilebilir. Bu hakka da Koruma Hakkı (R2P-Right to Protect) adı verildi. Libya’da 15 Şubat 2011’de başlayan Arap Baharının son safhasında bu hak Libya’nın parçalanması ve Kaddafi rejiminin düşürülmesine hizmet etti. Bu süreçte BMGK ’da Rusya ve Çin’in veto kullanmadığı iki ayrı karar (1970 ve 1973) İngiltere, ABD ve Fransa tarafından uluslararası hukuk esnetilerek kullanıldı. Uluslararası hukuk buradaki koruma misyonundan rejim değişikliğine ve yargılama süreci olmadan devlet görevlilerinin infazına kadar esnetildi. Bu hukuksuz sürece NATO da dahil edildi.

MEDENİYET BATI’NIN TEKELİNDEDİR, KARARI ONLAR VERİR

ABD/AB merkezli dünyaya göre devletler batı-doğu; kural temelli düzen ve kuralsızlık; medeni, gayri medeni; demokratik, otoriter ayrımları üzerinden sınıflandırılıyor. Bakınız bu satırlar yazılırken 19 Ekim 2022 tarihinde Avrupa Birliği Dış İlişkiler Direktörü ve Komisyon Başkan Yardımcısı Joseph Borrell, bir konferansta şunu söyleyebiliyor: “Avrupa bir bahçe ve dünyanın geri kalanının çoğu balta girmemiş bir ormandır.” Ya da, NATO 2022 Konsept Belgesinin girişinde NATO’nun 1 milyarlık dünyayı koruduğu yazıyor. (We remain setadfast in our resolve to protect our one billion citizens…) Peki geri kalan 6,5 milyar ne olacak?  Hangi devletin nerede olduğuna ancak batı karar verebilir. Anlayış halen bu şekilde. Böylece uluslararası hukukun işlemesinde batının güçlü devletleri hiyerarşik üstünlüğe oturtuldu. Bir nevi askeri güce dayalı sözde hukuk sistemi yaratıldı. R2P’nin temeli buydu. ABD ve kurduğu koalisyonların gücünü o dönem sorgulayacak veya karşı çıkacak Asya güçleri hazır değildi.

R2P YERİNE GFA GEÇİYOR

2008 ve daha sonra 2012 ekonomik krizleriyle birlikte ABD’nin ve dolayısı ile Anglosakson dünyanın gerileme süreci hızlandı. Kenar Kuşak, Rusya ve Çin’in yakınlaşması ve askeri alanda iş birliği sonucu büyük yara almıştı. Rusya’nın 2008 Gürcistan ve 2014 Kırım müdahaleleri karşı hamleler sürecini başlatmıştı. Çin’in 2012 sonrası Güney Çin Denizi ve Tayvan konusunda sert bir politikaya yönelmesi ve Okyanusya ve Afrika’daki etki alanını büyütmesi ABD’de panik yarattı. Artık R2P kolay kolay kullanılamazdı. BM’nin ve gönüllüler koalisyonlarının ABD çıkarları paralelinde kullanılmasının yarattığı dehşet Irak ve Libya’da son olarak da Afganistan’da görülmüştü. 2019 yılına gelindiğinde ABD, Küresel Kırılganlık Yasası (GFA-Global Fragility Act) adı altında özellikle Çin’in etkili olduğu çoğu Batı Afrika kıyılarını kontrol eden (Benin, Fildişi Sahili, Gana, Gine, Togo, Libya ve Mozambik) ile Pasifik bölgesinden Papua Yeni Gine ve Karayipler’den Haiti’yi ‘’ortak’’ adı altında içine alan bir kanun çıkardı. GFA, çatışmalardan etkilenen alanları 10 yıllık planlarla istikrara kavuşturmak ve şiddet ile kırılganlığı önlemek için bir “barış inşası” projesi olarak lanse edildi. Aradan geçen 3 yıl içinde Haiti batı yarımkürede ilk ortak olarak belirlendi. Yerel sivil toplum örgütleri (STÖ) ile Amerikan STÖ’lerini buluşturmayı hedefleyen bu proje gerekirse güvenlik yardımını da içine alabiliyordu.

GFA, İNSANİ DEĞİL, JEOPOLİTİK PROJEDİR

GFA girişiminde seçilen ülkelerin ve açıklanan hedeflerin analizi yapıldığında ortaya çıkan sonuç, bu ülkelerdeki Asya güçlerinin etkisini azaltmak; özellikle kritik deniz ulaştırma rotalarına ve düğüm noktalarına yakın bu devletlerde Çin veya Rus üslenme ya da destek alma olanaklarını zayıflatmak olarak açıklanabilir. Bu devletler genelde başarısız ve sivil otoritenin tesis edilemediği devletler olarak öne çıkıyor. Zayıflayan bu devletlerin ABD kontrolünde kalması ve özellikle Çin’in ekonomik yardımları ve alt yapı yatırımları ile istikrara kavuşması seçeneklerine istenmiyor. 16 Mart 2022 tarihinde ABD Kongresinde yapılan oturumda konuşan ABD Afrika Komutanı Orgeneral Towsend şöyle demişti: ‘’Benim üzerinde en çok endişe duyduğum konu Çin’in Atlantik kıyısında askeri üs kurmasıdır. Bugünlerde en çok dikkat çeken faaliyetleri Ekvator Gine’sindedir…’’ Önceliğimiz bu varlığın caydırılması veya önlenmesidir.’’ ABD gerektiğinde STÖ’ler/istihbarat operasyonları veya ordusunun sert gücünü kullanarak gerek kaynakları gerekse coğrafyaları nedeniyle öne çıkan bu devletleri kontrol etmek istiyor.

HAİTİ GFA’NIN İLK KURBANI

2004 yılında ilk kez demokratik olarak seçilen Haiti Devlet Başkanı Aristide’in ABD-Fransa ortak projesi altında devrilmesinin ve sürgün edilmesinin en önemli nedeni Haiti’nin Asya güçlerine yanaşması ve Fransa’dan geçmiş işgal ve sömürge dönemlerine yönelik tazminat talep etmesiydi. Haiti’ye 2017 yılında Çin’in 4,7 milyar dolarlık alt yapı yatırımları ile Kuşak ve Yol Girişimine eklenmesi gündeme gelmişse de Çin daha sonra bu projeden çekildi.  Unutulamamalıdır ki Haiti, 19. Yüzyıl başında köleci batı dünyasından zincirlerini ilk koparan siyahi devlet olmuş ve ABD’de köleciliğin kalkması ve ayaklanmalara örnek teşkil etmiştir. Haiti’ye ABD tarafından dördüncü kez (1915, 1994, 2004, 2022) müdahalenin temel nedeni mevcut istikrarsızlığı önledikten sonra bu adadaki kaynaklara (özellikle kıta sahanlığındaki ham petrol rezervleri ile karadaki altın madenleri) ve ucuz iş gücüne Amerikan sermayesinin kolayca erişmesidir. Ancak ortada şöyle bir sorun vardır. ABD’yi davet eden gruplar tüm ülkeyi temsil etmemektedirler. Başbakan Ariel Henry, Başbakan Moise’in 2022 Temmuz ayında suikasta uğramasından sonra kendini bu göreve atamış bir isimdir. ABD’yi ülkeye davet eden de odur. Haiti’de Rusya ve Çin’i destekleyen gruplar da vardır. Ancak bu Washington yönetimi için zaten kabul edilemez bir durumdur. Çin’in değil Haiti’ye batı Afrika kıyısında liman kiralaması bile kabul edilemez.

KARAYİPLER, ABD JEOPOLİTİĞİNİN VAZGEÇİLMEZİDİR

ABD, ön bahçesi sayılan Karayiplerde davet olsa da olmasa da kendi başına çıkardığı bir kanuna göre her koşulda kendini kabul ettirecek ve Fransız eski sömürgesini tamamen kendi kontrolünde bir devlet olarak tutma gayretlerini sürdürecektir. Bu kader sadece Haiti için değil tüm Karayipler ve Orta Amerika ülkeleri için geçerlidir. ABD’nin 19. Yüzyıldan bu yana değişmeyen jeopolitik hedefi budur. Amiral Alfred Thayer Mahan, 1901 yılında Başkanlık koltuğuna oturan Roosevelt’e 20’nci yüzyıl başında şu öğütleri vermişti: “Tarihi dikkatle okuyunuz, Uluslararası sorunları akıllıca değerlendiriniz. Denizlerde gerekli denetimin sağlanmasıyla ulusal ticaret, ulusal refah ve ulusal büyüme arasındaki açık ilişkiyi değerlendiriniz ve üzerinize düşen rolü uygulamaktan çekinmeyiniz. Hıristiyan uygarlığını, Doğu Asya’nın şiddetli saldırılarına karşı savunmaya hazır olunuz. Genişleme politikasının ülke yararına dönük bir biçimde kullanılması ile yalnızca ulusal değil, dünya refahını da geliştireceğinizin bilincinde olunuz

AVRUPA DA ABD İÇİN KARAYİPLER GİBİDİR

ABD, Mahan’ın bu öğüdünü etkinlikle fiiliyata geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa’yı kontrolü altına alarak Asya’nın karşısında tampon bir bölge yaratmış, Spykman’ın kenar kuşağının Atlantik Okyanusu ve Batı Avrupa yarımadasını tamamen kontrolüne almıştır. AB’nin güvenlik ve savunma politikasında kuruluşundan bugüne kadar geçen 65 yılda bağımsız olamayışının temel nedeni, eskiden Sovyet şimdi de Rus tehdidinin mevcudiyetinden daha fazla olan Amerikan baskısı ve kontrolüdür. 6 Ekim 2022 tarihinde Fransa Başkanı Macron ’un Avrupa Siyasi Topluluğu (AST) Girişimi ve Alman Başbakanı Scholz’un 17 Ekim 2022 tarihinde Berlin SPE (Sosyal Demokratlar) kongresinde vurguladığı AB karar verme sürecinin değiştirilmesi ve Avrupa Savunma Kimliğine yönelik söylemleri aslında AB’nin ne kadar çaresiz olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı. Önce Covid süreci şimdi de Ukrayna krizi AB’nin kendi içinde ne kadar bölünmeye ve kararsızlığa meyilli olduğunu ortaya çıkardı.

TÜRKİYE’NİN AB’YE İHTİYACI YOKTUR

Bu süreçte, 1957 yılından bu yana Avrupa kapılarında kendi iradesi ile süründürülen Türkiye’nin ağzına bir parmak bal çalınarak AST toplantısına davet edilmesi ciddiye alınacak bir hamle değildir. AB, ABD’nin bir vassalıdır ve Türkiye 24 Şubat 2022 tarihinden sonra Ukrayna ve Rusya arasındaki krizde aktif tarafsızlığını uygulayarak ABD dümen suyundaki AB politikaları dışında kalmayı seçmiştir. Yeni çok kutuplu yüzyılda Asya’dan koparılmış bir AB’de Türkiye’nin yeri yoktur ve olmamalıdır. Bu nedenledir ki ABD, Rus gazının Trakya’da depolanarak Avrupa’ya aktarım planına Türkiye’ye yaptırım tehdidi ile cevap vermiştir. Sanki Türkiye kurtardıkları ve kurdukları Almanya, Japonya veya Güney Kore’dir.

YENİ BİR DÜNYA KURULDU

Diğer yandan Rusya ve Çin kendi aralarında dolar dışı bir ticaret sistemi yaratmaya devam ediyor. Ham petrolde Çin’in en önemli tedarikçileri arasında olan Suudi Arabistan, Yuan ile petrol satışını kabul etti. Bu gelişmeler 10 yıl önce ABD’nin Suudi Arabistan’a doğrudan askeri müdahalesi ile sonuçlanırdı. Bu çerçevede Rusya ve Çin’in son on yıldır altın ve değerli madenler topladıkları da biliniyor. Rusya’da petrol ve doğal gaz varken, Çin’de finans, teknoloji, hammadde ve üretim gücü var. Çin Komünist Partisi’nin 16 Ekim 2022 tarihinde başlayan 20. Ulusal Kongresinde açılış konuşmasında ABD’nin adını bir kere bile anmayan Xi Jinping, ilerideki şiddetli fırtınalardan bahsetti. Bu fırtınalar çoktan başladı. Çin, SSCB’nin çöküşü ve Rusya’nın dağılma aşamasına gelmesinden ders çıkarmış bir devlet. Ticaret savaşlarının siyasi, ekonomik ve sonunda askeri boyutlara taşınacağının farkındalar ve uzun süredir hazırlık yapıyorlar. Her Amerikan hamlesinin etki tepki süreci ile Çin’i hibrid savaşın her cephesinde kışkırttığı da bir gerçek. Bu kapsamda Çin’i çiplerden mahrum etmek için başlatılan son Amerikan hamlesinin Pekin’i dünyanın en büyük çip üreticisi Tayvan’a daha da yaklaştırması şaşırtıcı olmayacaktır. Kongre konuşmasında ‘’Tayvan’ı anavatana iade edin…Bu amaç için güç kullanımından vazgeçmeyeceğiz ve tüm ayrılıkçı hareketleri durdurmak için gerekli tüm önlemleri alacağız” sözleri aslında 3 Ağustos 2022 tarihinde Temsilciler Meclisi Başkanı N. Pelosi’nin Tayvan ziyaretinde sergilenen deniz ve hava abluka provasının da bir nevi sözel manifestosuna dönüşmüş oldu. Xi Jingpin’in 16 Ekim konuşmasından kısa süre sonra 20 Ekim’de ABD’de bir düşünce kuruluşunda konuşan ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral M. Gilday, 2023 yılında Çin’in Tayvan müdahalesini bekliyoruz ve savaşa hazır olmalıyız yorumunu yapıyordu. Sorun da burada başlıyor. ABD bu savaş hazır değil. Geçen haftaki yazımda bunun nedenlerini uzunca yazmıştım.

İlgili yazı: ABD, kıta güçlerinin okyanusa çıkışını önleyemiyor

Önümüzdeki günler Moskova ile Pekin arasında her boyutta artan yakınlaşma ve iş birliğini göreceğiz. Putin ve Xi Jingpin’in temsil ettikleri iki Asya devletinin üzerinde tarihte görülmemiş jeopolitik bir kuşatma baskısı vardır. ABD’nin de üzerinde tarihte görülmemiş başka bir baskı vardır. Bugünün yöneticileri ABD merkezli tek kutuplu düzen ve Washington Konsensüsünü kaybedenler olarak tarihe geçmek istemeyecektir. Bu bilek güreşine ABD gerek ekonomik gerekse askeri yönden hazırlıksız girmektedir. Bu durum küresel istikrar ve dengeleri alt üst edecek adımları atma konusunda Amerikalı yöneticileri sınır tanımaz bir duruma sokmaktadır. Kuzey Akım 1 ve 2 boru hatlarının büyük ekolojik felakete neden olacak şekilde sabotajla tahrip edilmesi ve bunun neocon Micheal Rubin tarafından geçen haftaki yazısında itiraf edilerek aynı işlemin Türk Akımına karşı da yapılmasını önermesi akıllara durgunluk verecek düzeydedir. (Biden Should Kill TurkStream to Promote Transatlantic Energy Security)

(https://nationalinterest.org/blog/buzz/biden-should-kill-turkstream-promote-transatlantic-energy-security-205062)

JEOPOLİTİK HIRS AKLIN DA ÖNÜNE GEÇTİ

Gerçekte aklın ve sokaktakilerin çıkarlarının öne çıktığı bir dünya düzeninde Rusya’nın Avrupa’ya enerji tedarik etmesi ve bu enerjinin Avrupa ekonomilerinin büyümesinin lokomotifi olması beklenirdi.  Avrupa adeta kendi eliyle ABD yönlendirmesi sonucu Rusya ile düşman olmuş ve gelecek on yılların kriz ve savaşlarla geçme olasılığını yükseltmiştir. Kimin adına? ABD adına.  Bu kapsamda Avrupa-Rusya düşmanlığının kısa süre içinde Avrupa-Çin düşmanlığına dönüştürüleceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Anglosakson dünya için Çin, Rusya ve Avrupa’nın bir arada olduğu bir dünya yoktur. Amerikalı stratejist Colin S. Gray’in, Nükleer Çağın Jeopolitiği (The Geopolitics of Nuclear Era) adlı kitabında (Crane Russak &Company NSIC New York, 1977) dediği gibi: ‘’Amerikan Başkanları Avrupalılara asla açık bir şekilde Sovyetlere karşı desteğimiz olmaksızın bir çevreleme yapamayacaklarını söylemezler. Mevcut haliyle savunmada bütünleşmemiş bir Batı Avrupa ABD’ye bütünleşmiş batı Avrupa’nın sunduğundan çok daha fazla hayati avantaj ve çıkar sunmaktadır.’’

DÜNYA KOŞAR ADIM BÜYÜK HESAPLAŞMAYA GİDİYOR

ABD 1776’daki kuruluşundan sonra en büyük sınavını kabaca 80 yıl sonra 1861-65 arasındaki İç Savaşta verdi. İç Savaş sonrası birliğini sağlayan ABD ikinci büyük sınavını yine iç savaştan kabaca 80 yıl sonra İkinci Dünya Savaşında verdi ve küresel hegemon oldu. Pearl Harbor baskını üzerinden geçen 80 yıl sonra ABD yine büyük bir sınavla karşı karşıya. Ancak içerde bölünmüş, ekonomisi 30 trilyon dolar borç altında olan, donanması ve hava kuvvetleri kuvvet dengesinde gerilemiş durumda zayıflayan bir hegemondur. En yakın müttefiki, akrabası ve akıl dostu İngiltere’nin durumu siyaseten ve iktisaden çok kötüdür. Elindeki en büyük araç AB ve NATO ile Pasifik’teki müttefikleridir. Hindistan, İran, küresel güney ve Türkiye bu süreçte en önemli belirleyici devletlerdir. Üzerlerindeki Anglosakson baskı her geçen gün artacaktır. Dünyanın çok kutuplu düzene evrilmesi sancılı olacaktır. Dünya istikrarlı ve huzurlu bir dönemi ardında bırakmaktadır. Bunun ilk denemesi Covid döneminde yaşanmıştı. Şimdi jeopolitik arenada yaşanmaktadır.  Bu jeopolitik bilek güreşi 21. Yüzyıl ve geleceğin çok kutuplu yeni düzeninin ana hatlarını oluşturacaktır. Her zaman yazdığımızı tekrarlayalım. Mücadele deniz güçleri ile denize çıkan kıta devletleri arasındadır. Anglosakson deniz dünyası, Türkiye dahil denize çıkan Asya güçlerini önlemek için her yolu deneyecektir. Bu büyük resmi görmeden çizilecek her rota hatalı olacaktır. Türkiye NATO’ya ve AB’ye rağmen denize çıkıştan, Mavi Vatan’dan, KKTC’den vazgeçmemeli; Karadeniz’deki Montrö Sözleşmesinden doğan haklarını sonuna kadar kullanmalı ve iç bütünlüğümüz ve İskenderun Körfezine tehdit teşkil edecek kukla Kürt devletinin oluşum gayretlerine her koşulda direnmelidir.

Cem Gürdeniz