Dünyanın dört bir yanında, din ve mezhep ayrılıkları nedeniyle insanların birbirine karşı önyargı beslemesi, nefret suçlarının artması, bir toplumun ve insanlığın en büyük travmalarından biridir.
Ayrımcılığın, insanlık suçlarının kaynağı olduğu gerçeği ise ne yazık ki göz ardı edilmektedir.
Terör ve radikalizm gibi büyük tehditlerle karşı karşıya kalındığında, bu tehlikenin yalnızca bir devletin ya da bir toplumun meselesi değil, tüm dünyanın sorunu olduğunun kabul edilmesi gerekir.
Geçtiğimiz yılın son günlerinde 3 polisimizin şehit olmasına neden olan IŞİD, Irak’taki El Kaide’nin bir parçası olarak doğmuş ve kısa süre içinde dünya çapında ün kazanmıştır.
Ancak, bu örgüt sadece bir terörist yapılanmadan ibaret değil; aynı zamanda bir ideolojinin de taşıyıcısıdır.
En büyük özelliği, radikalizmi savunmasının yanı sıra, şiddet içeren taktiklerle, en vahşi yöntemleri kullanarak herkese gözdağı vermesidir.
2013 yılında Irak ve Suriye’deki toprakları ele geçiren IŞİD, “hilafet devleti” kurduğunu ilan ederek, bu bölgelerde sert bir şeriat düzeni uygulamaya başlamıştır.
İslam adı altında gerçekleştirdiği eylemler, sadece bu topraklarda yaşayanları değil, tüm dünyadaki insanları etkilemiştir.
Bu örgüt, bugün birçok ülkenin güvenlik anlayışını ve iç politikalarını tehdit etmeye devam etmektedir.
Türkiye de, IŞİD’in hedefinde olan ülkelerden biridir.
2015 ve 2016 yıllarında, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerde yapılan bombalı saldırılar, bu terör örgütünün ne denli tehlikeli ve küresel bir boyuta ulaştığını gözler önüne serdi.
Sadece bir askeri veya güvenlik sorunu değil, aynı zamanda bir toplumsal travma yaratmış, çok sayıda masum insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.
Terörün toplumsal, psikolojik ve ekonomik etkilerini görmezden gelmek, sadece sorunun üstünü örtmek anlamına gelir.
Zira, güvenlik kaygıları, yerinden edilme, sosyal kutuplaşma gibi olumsuz etkiler, toplumu yalnızca kısa vadede değil, uzun vadede de ciddi şekilde sarmaktadır.
Birçok kişi, terörle mücadelede sadece askeri çözümlerin yeterli olacağını düşünür. Ancak, bu anlayış günlük bir çözümden öteye gitmez.
FETÖ ve IŞİD gibi terör örgütlerinin ideolojik temellerini ve propagandalarını ortadan kaldırmak için, aynı zamanda sosyal ve ideolojik bir mücadele gerektirir.
Din, kültür, inanç sistemleri ve kimlikler üzerinden oynanan radikalizm, gençlerin zihinlerini zehirlerken, toplumda kalıcı tahribatlar yaratmaktadır.
İşte bu noktada, eğitim, toplumsal dayanışma ve hukukun üstünlüğüne saygı her şeyden daha fazla önem kazanır. İdeolojik çözüm, insanlara doğru bilgi ve değerleri sunmakla başlar.
Terör, ancak sağlam bir eğitim temeliyle, insan haklarına dayalı bir toplumla ve hukukun üstünlüğüyle ortadan kaldırılabilir.
Türkiye, terörle mücadele konusunda sadece askeri stratejiler geliştirmekle kalmamalı; toplumsal birliği pekiştirecek adımlar atmalıdır. Bu, yalnızca devletin değil, toplumun da ortak sorumluluğudur.
Türkiye’nin demokrasi anlayışında, dinsel ayrımcılığa veya inanç sömürüsüne asla yer olmamalıdır.
Çağdaş demokrasi, dini inançları siyasetin önüne koyarak değil, insan haklarını esas alarak büyüyebilir.
Terörün köklerini kazımanın yolu, sadece mücadele değil, birlik ve direncin gücünden geçer.
Ne zaman, nereden ve kimden geleceği belli olmayan bu tehditlere karşı, her adımda istihbarat, güvenlik önlemleri ve toplumsal dayanışmanın önemi daha iyi anlaşılmalıdır.
Son sözse; Çağdaş Türkiye’nin gücü, dinselleştirilen değil, özgürlükçü ve demokratik bir sistemde saklıdır. Bu anlayış, hem iç hem de dış tehditlere karşı daha sağlam bir duruş sergiletir.
İsmet Hergünşen



