Bu yazımda kendi tarihimizden bir olayı gündeme getireyim istedim. Türkiye’nin çok uzun yıllar ağır zan altında bırakıldığı bir olayı ve gerçekleri gündeme getirmenin, herkesten önce de kendi sorunlarımıza dair kendi insanımıza bir “Tarih Bilinci” kazandırmanın şu sıralarda da özellikle önemli olduğuna inanıyorum. “Struma Olayı” ne zaman ki Türkiye-İsrail ilişkileri biraz gerilecek olsa hemen karşı tarafca ilk köpürtülen olay haline gelir. İşte bunun için gerçekleri en somut hali ile bilmek gerekir, bilmek gerekir ki verecek akılcı, somut verilere dayalı cevabımız olsun. Şimdi bakalım neymiş bu “Sutruma Olayı”.

Yıl 1942 , 2. Dünya Savaşı yılları. Türkiye’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı , Refik Saydam Başbakan. Türkiye adete ip üstünde oynuyor. Alman Orduları Trakya sınırına dayanmış. Ordumuz teyakkuz halinde. Ülkede gıda kıtlığı başlamış. Tam bu yıl, yani 1942’de, ekmek karneye bağlanmış. Bugün kulağa çok garip gelse de memlekette pasta yapmak dahi yasak. Acı kayısı çekirdeğinden ekmek yapılıp yendiği günler henüz hafızalarda. Kayısı çekirdeğinde bulunan arsenik yüzünden onlarca insanın öldüğü de unutulmamış henüz. Şehit cenazesi çıkmamış evi yok Anadolu’nun. 2. Dünya Savaşını ekonomik olarak en ağır şekilde yaşayan genç Türkiye Cumhuriyeti bir savaş daha kaldıracak güce sahip değil. Savaşa girmemek gerek, bu da çok dikkatli, akılcı bir dış politika ile mümkün. ” Ben sizleri ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım” demişti İsmet İnönü Ekmek Karnesi yüzünden suçlandığında. Haklıydı. Türkiye’nin 2.Dünya Savaşına girmemesi olağan üstü bir diplomatik başarıdır.
Romanya, Almanya’nın en önemli müttefiklerinden birisi. Zengin petrol ve kömür yatakları ile Almanya’nın adeta enerji kaynağı. 1940 itibariyle Romanya’da Polonya gibi “Yahudi Karşıtı” yasaları aynı şekilde yürürlüğe koyuyor. 1941’de Romanya’nın Yaş şehrinde 4000 Aşkenaz Yahudi (Orta ve Doğu Avrupa Yahudisi) devlet tarafından imha ediliyor. Romen Yahudilerinin Filistin’e göçmekten başka çaresi kalmıyor bu durumda. Tamamı zengin ve aydın olan bu Romen Yahudileri aralarında topladıkları parayla Campania Mediteranea de Vapores Limitada adlı Yunan Şirketinden Queen Mary adlı bir transatlantik kiralamak isterler. Bu grup 791 kişiden oluşmaktaydı. Amaçları İstanbul’a gelip, o gün Versaille Antlaşması (1919) ile İngiliz Mandası olan Filistin için İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğundan vize alıp kendileri için güvenli olarak gördükleri Filistin’e gitmekti.
Ancak bu Yunan Acenta Romen Yahudilerinin paralarını aldıktan sonra Queen Mary yerine onlara Struma adında ahşap bir gemi gönderdi. “Struma 1830 model bir motora sahip, 46 metre boyunda, Panama bandıralı bir Bulgar Kömür Gemisiydi. 1867’de İngiltere’de Newcastle’daki bir tersanede inşa edilmişti ve 100 yolcu kapasitesi vardı.”. 791 kişi mecburen bu gemiye adeta balık istifi gibi sığmaya çalıştılar ve 12 Aralık 1941 günü Struma Romanya’nın Köstence Limanından ayrıldı.
Daha henüz yola çıkmışken ilk motor arızası mayınlı bölgenin dışında Romen yetkililer tarafından kısmen giderilse de 15 Aralık günü gemi İstanbul’da Saray Burnuna Türk yetkililerce çekildi ve motoru sökülerek tamire gitti. Yolculuk beklenenden çok uzun sürdüğü için gemide yiyecek sıkıntısı başlamıştı. Bu noktada devreye hemen Türk Hahambaşılık’ı ve Türk Kızılayı girdi ve gemiye yiyecek içecek ikmali yapılmaya başlandı.

Ancak olaylar sadece bu insanlık dramından ibaret değildi. Struma aynı zamanda çok ciddi bir diplomatik krize de sebebiyet vermişti. Bir yandan o gün çıkarları geregi Araplar ile arasını iyi tutmaya çalışan İngilizler Yahudi ve Arap çatışmalarının artması sebebi ile Filistin’e daha fazla Yahudi Mültecî istemiyorlar, diğer yandan Almanya hiç bir yaşam hakkı tanımadığı Yahudilere Türk Yetkililerce müsamaha gösterilmemesi gerektiği tezini gündeme getiriyor, salgın hastalık gerekçesi ile de bu insanların karaya çıkmamasını talep ediyorlardı.
Romanya ise kendi vatandaşı olan bu insanların geri gönderilmesini kesinlikle kabul etmiyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti adeta iki ateş arasında kalmıştı. Bu insanlar 9 hafta boyunca Saray Burnunda bekletildi. Bu süreç içinde Madeea Solomonovici adında düşük yapan bir kadın hastaneye kaldırılmak suretiyle , Standard Oil Company of New York isimli bir ABD petrol şirketinin Romanya Müdürü Maryin Segal ve Ailesi, aynı şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç sayesinde ve ABD’nin ricası üzerine özel izinle toplam 9 kişi gemiden çıkartıldı.
Ancak giderek uzayan bu diplomatik krize Türk Yetkililer bir çözüm bulmak zorundaydı. Romanya Devleti, 791 Yahudiye dolandırmış olan Yunanistan Şirketi, İngiliz Başkonsolosluğu, Yahudilere karşı acımasız tutumu malum Alman Yetkililer tüm sorumluluğu Türkiye’nin üstüne atmış, Türkiye adeta muhatapsız kalmıştı. Diğer yandan Yahudi Mülteciler de gemiye İngilizce ve Türkçe “Kurtarın Bizi ” pankartları asıp yardım çağrısında bulunuyorlardı.
Tek bir kıvılcım dahi büyük bir ateşi başlatacağı çok hassas günlerden geçiliyordu ve ortada ciddi bir Mülteci Krizi vardı. Bu insanları Türkiye’ye kabul etmemiz bahanesiyle Alman Orduları Batı Trakya’dan Türkiye’ye girebilirler, kendimizi tıpkı Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) Vakasında olduğu gibi bir anda savaşın içinde bulabilirdik.
Bunun üzerine dönemin Başbakanı Refik Saydam ; “Biz bu hususta elimizden gelen her şeyi yaptık. Maddî, manevî en ufak mesuliyetimiz yoktur. Türkiye, başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara meclâ olamaz. Türkiye, başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlar için vatan hizmeti göremez. Bizim tuttuğumuz yol budur. Kendilerini bu sebepten İstanbul’da alı koyamayız.” diyerek Struma’nın Türk karasuları dışına çıkartılması kararını verdi.

Pek tabii bir Başbakan’ın temel görevi kendi vatanını, devletini, milletini korumaktır her şeyden önce. 23 Şubat 1942 günü kolluk gücü ile Struma Rus karasularına bırakıldı. 24 Şubat 1942 günü de maalesef Struma büyük bir patlama ile imha edildi. Gemiden kurtulan tek kişi David Stoliar adında bir gençti. Aşkenaz Kökenli bir Türk Yahudisi olan Simon Brod kendisine yardımcı olup Filistin’e gitmesini sağladı. David Stoliar daha İsrail’e varır varmaz İsrail Ordusu Radyosu’nda katıldığı bir programda Struma’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından batırıldığı iddiasında bulundu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti belki de tarihinin en ağır ve haksız ithamıyla karşılaştı ta ki ’60’lı yıllara kadar. 1960’larda Sovyet arşivlerinden çıkan belgeler ışığında Struma’nın Sovyet denizaltısı S-213 tarafından torpido ile vurularak battığı anlaşıldı.
“Aynı denizaltı 23 Şubat akşamı Türkiye’ye ait Kargo Gemisi Çankaya’yı da batırmıştı. Sovyet denizaltısı o sıralarda Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Nazi ordularına stratejik malzeme akışını önlemek amacıyla Karadeniz’e giren tüm tarafsız ya da düşman gemilerini batırması için verilen bir gizli talimatı yerine getiriyordu. Struma’nın batırılması hadisesi Sovyet askerî arşivlerine bu şekilde işlendi:”

Almanı, Romeni, Yunanı İngilizi , Rusu bir insanlık suçunu elbirliği ile işlediler, yıllarca ve yıllarca Türkiye bir günah keçisi haline getirildi ! Eğer işin aslını bilmesek, sineye çekeceğiz ! Her nedense biz millet olarak en haklı olduğumuz konuları dahi bir becerip de uluslararası kamuoyuna anlatamayız ! Bunu da millet olarak öğrenmek zorundayız. Bu da ancak somut gerçek, tarafsız bilgi ve belgeye dayalı tezlerle mümkün. Bilim ışığımız olsun !

Müge Ataman


