Atatürk’ün En Büyük Düşmanı: Cehalet mi, Unutmak mı?

Atatürk’ün en büyük düşmanı cehaletti; çünkü cehalet bir milleti karanlıkta bırakmanın en etkili yoluydu. Bu yüzden Cumhuriyet daha ilan edilmeden eğitimi, dili ve bilinci hedef aldı. Ancak Atatürk’ün çok iyi bildiği ve bugün özellikle görmezden gelinen bir gerçek vardı: Cehalet tek başına bu kadar yıkıcı olamazdı. Cehaleti kalıcı, bulaşıcı ve siyasal olarak kullanışlı hale getiren şey unutmaktır.

Bir toplumu teslim almanın en kestirme yolu, ona ne yaşadığını inkâr ettirmek değil; yaşadıklarını önemsizleştirmek, çarpıtmak ve sonunda unutturmaktır. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. Sorun yalnızca insanların yeterince okumaması değil; okuduklarını hatırlamaması, bildiklerini savunmaktan vazgeçmesi ve susmayı erdem sanmasıdır.

Bu yüzden artık şu soruyu erteleyemeyiz: Atatürk’ün en büyük düşmanı cehalet mi, yoksa cehaleti iktidar aracı haline getiren sistemli unutma mı?

Cehaletle Savaş: Harf Devrimi’nin Gerçek Anlamı

Harf Devrimi, Cumhuriyet tarihinin en çok çarpıtılan adımlarından biridir. Sanki yalnızca teknik bir alfabe değişikliğiymiş gibi anlatılır. Oysa Harf Devrimi, bir milletin okuyabilme, düşünebilme ve kendi kaderini anlayabilme yeteneğini geri alma mücadelesiydi.

Atatürk şunu çok net biliyordu: Okuyamayan bir toplum düşünemez. Düşünemeyen bir toplum sorgulamaz. Sorgulamayan bir toplum ise ne bağımsız olabilir ne de onurlu bir şekilde yaşayabilir. Harf Devrimi, cehaleti kırmaya yönelik bilinçli bir siyasal hamleydi.

Bu yüzden hedef alındı. Bu yüzden “köklerinden koparma” yalanıyla saldırıya uğradı. Çünkü Harf Devrimi, yalnızca bireyin değil; iktidar ilişkilerinin de dönüşmesini sağlıyordu. Okuyan yurttaş, yönetilen değil; hesap soran yurttaştır.

Köy Enstitüleri: Cehalete Karşı Kurulmuş Bir Cumhuriyet Projesi

Köy Enstitüleri, cehalete karşı verilmiş en kapsamlı, en cesur ve en devrimci yanıttı. Sadece öğretmen yetiştirmiyordu; bilinçli yurttaş yetiştiriyordu. Üreten, sorgulayan, doğayla, emekle ve akılla barışık bireyler hedeflenmişti.

Köy Enstitüleri’nin kapatılmasının nedeni başarısızlık değildir. Tam tersine, fazla başarılı olmalarıdır. Çünkü bu sistem, korkmayan insanlar yetiştiriyordu. Korkmayan insan ise itaat etmez. İtaat etmeyen insan, sorgular. Sorgulayan insan da düzeni rahatsız eder.

Cehalet, iktidarların her zaman işine yarar. Bilinç ise her zaman tehlikelidir. Köy Enstitüleri bu yüzden kapatıldı; çünkü Cumhuriyet’in ruhunu fazlasıyla taşıyorlardı.

Aydınların Çöküşü: Korkanlar, Fırsatçılar ve Suskunlar

Bu tarihsel kırılmada aydınların rolü görmezden gelinemez. Türkiye’de aydınların önemli bir kısmı sınavdan geçememiştir.

Bir grup korkmuştur. Makamını, ünvanını, ekranını, köşesini, fonunu kaybetmemek için susmuştur.
Bir grup fırsatçı olmuştur. Gücün yanında durmayı “akıl”, rüzgâra göre yön değiştirmeyi “pragmatizm” sanmıştır.

Bir grup ise en tehlikelisidir: Kendini Atatürkçü gösteren sahtekârlar.

Bu sahte figürler; Atatürk’ün adını anar ama tam bağımsızlıktan söz etmez. Nutuk’tan alıntı yapar ama emperyalizme tek kelime etmez. Cumhuriyet der ama laikliği pazarlık konusu yapar. İşte bu yüzden en zararlı olanlar onlardır. Çünkü aldatırlar. Gerçek Atatürkçülük bir kimlik değil, bir bedel ödeme iradesidir.

Bursa Nutku: Unutturulmak İstenen Sorumluluk

Atatürk’ün Bursa Nutku, bugün özellikle sessizlikle kuşatılmıştır. Çünkü bu metin, Cumhuriyetin korunmasını kimseye havale etmez. Ne makamlara, ne kurumlara, ne de kutsallaştırılmış yapılara…
Atatürk, Cumhuriyeti doğrudan milletin ve gençliğin sorumluluğu olarak tanımlar. Gerekirse yönetime karşı durmayı, gerekirse bedel ödemeyi meşru ve gerekli görür. Bu yüzden Bursa Nutku tehlikelidir; çünkü itaati değil, sorumluluğu öğretir.

Bugün Atatürk’ün bu yönü özellikle törpülenmektedir. Onu yalnızca anıtlara, törenlere ve sloganlara hapseden anlayış, Cumhuriyet’i savunmaz; nötralize eder.

Cehalet + Unutma = Teslimiyet
Bugün Türkiye’de yaşanan şey yalnızca bilgi eksikliği değildir. Asıl mesele, bilinçli bir hafıza kaybıdır.

Unutulan Harf Devrimi’dir.
Unutulan Köy Enstitüleri’dir.
Unutulan tam bağımsızlıktır.

Unutulan, Atatürk’ün “rahat etmeyin” uyarısıdır.

Cehalet tek başına bir sorun değildir; eğitimle aşılır. Ama unutma, bilinçli bir teslimiyettir. Unutan toplum, yalanla yönetilmeye razı olur. Susan aydın, düzenin parçası haline gelir. Sahte Atatürkçüler ise bu düzenin vitrinidir.

Artık kimse kendini kandırmasın. Atatürkçülük güvenli bir alan değildir. Rahat bir pozisyon hiç değildir. Atatürkçülük, taraf olmaktır. Bağımsızlıktan yana, laiklikten yana, halktan yana ve korkmadan, taraf olmaktır.

Bugün susanlar, yarın “bilmiyorduk” deme hakkına sahip olmayacak. Bugün korkanlar, yarın kaybettiklerinde şaşırmamalı. Bugün sahte Atatürkçülere alkış tutanlar, yarın Cumhuriyet’in neden zayıfladığını sorgulayamaz. Bu yazı bir bilgilendirme metni değil; bir hesaplaşma çağrısıdır.

Ya hafızanı geri alırsın, ya da unutmanın suç ortaklarından biri olursun. Atatürk’ün mirası korunacak bir vitrin eşyası değil; taşınması gereken ağır bir sorumluluktur. Ve o sorumluluk, korkanlara değil; korkmayanlara aittir.

Ne Mutlu Türküm Diyene.


Ünal GÜL