Davos’un Jeopolitiğe Yansımaları

Davos 2026, Pax America’nın ve Küreselleşmenin sonunun ilan edildiği bir şekilde bitti.

Yarım yüzyıldır küresel kapitalizmin vizyon ve doktrin merkezi olan Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF)2026, 19-23 Ocak tarihleri arasında “A Spirit of Dialogue / Diyalog Ruhu” temasıyla icra edildi. Tarihinin en önemli toplantısında 1945 sonrası kurulan Pax Americana düzeninin sona erdiği hem finans kapitalin patronları hem de Avrupalı sömürge imparatorluk mirasına sahip devletlerin bugünkü temsilcileri (Fransa, Almanya ve İngiltere)’nin seçilmiş liderleri tarafından resmen itiraf edildi. İlan edilen diğer bir konu da şüphesiz küreselleşme ve neoliberalizmin sonu oldu. Finans kapitalin temsilcileri halkın güvenini kaybeden siyasi ve ekonomi seçkinlerine vurgu yaparak, gelir adaletsizliğinin sürdürülemezliği çerçevesinde neoliberal düzenin artık yıkılma aşamasına geldiğini kabul ederken; siyasiler hukukun yerini gücün aldığını ve gerçekte kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının kısmen bir kurgu olduğunu, büyük güçlerin işlerine geldiğinde kuralları askıya aldığını açıkça kabul etti. Bu açıklamalar içinde her halde Trump için en kaygı veren hamle, kuzeydeki akraba komşusu Kanada’dan geldi. Trump’ın yeni ulusal güvelik doktrininde batı yarımküre sınırlarına dahil ettiği ve açıkça tehdit ettiği Kanada Başbakanı “kurallara dayalı düzen” anlatısının bir kurgu olduğunu itiraf ederek, finans, ticaret, enerji ve tedarik zincirlerinin artık karşılıklı fayda değil baskı ve silah haline geldiğini ve batı dünyasının artık bir geçişte değil açık bir kopuşun içinde olduğunu beyan ederek Çin ile stratejik ortaklığını ilan etti. Aslında yaşanan, jeopolitik gerçeklerle finans kapitalin çıkarlarının kaçınılmaz sonucuydu.

ABD’nin Geri Çekilmeyi Zorla Kabulü.

ABD, artık tüm küreyi etkileyecek jeopolitik güce sahip değil. Askeri, teknolojik, endüstriyel göstergelerde Çin’le başa baş, hatta geride kalınması bu yapısal kırılmanın kanıtları. Tek kutuplu hegemonya iddiasını sürdüremiyor. Trump yaptığı tehditleri daha sonra geri çekiyor. Grönland’da askeri güç kullanımından ya da AB’ye yüksek gümrük yaptırımlarından bir anda vaz geçebiliyor. Örneğin Grönland konusunda başlangıçta askeri güç kullanabileceğini söyleyen Trump Davos’a gelirken Amerikan borsasında 800 milyar dolara yakın kayıp yaşanınca askeri seçenekten vaz geçtim demek zorunda kalıyor. Gerçekte ABD, yeni dünya düzeninde kendine yer kapıyor. Bu nedenle de Batı Yarımküreyi Monroe Doktrinini yeniden canlandırarak kayıtsız şartsız kendine bağlamak istiyor. Bu bile, ABD’nin küresel kapasite kaybının itirafıdır. Ancak burada bile ne Kanada’nın ne Brezilya’nın Çin ile ilişki kurmasına mâni olamıyor. Ya da Arjantin’in Çin ile tüm ekonomik bağlarını korumasını engelleyemiyor. Bu devletler BRICS ve Küresel Güney ülkeleri gibi ABD’nin baskı ve tehdit temelli yaklaşımının ters etki yarattığının somut örnekleri. Ülkeler ABD’nin tehditleri karşısında Çin’le denge arayışına gidiyor. Çin’in sunduğu ticaret altyapı finansmanı ve karşılıklı fayda modeli ise zorlama içermediği için çekim alanı oluşturuyor. Davos’ta Çin, net bir kopuştan çok kontrollü bir belirsizlik üzerinden ele alındı. ABD açık bir sistemik rekabet hattı çizerken, Avrupa ülkeleri ekonomik gerçeklerle jeopolitik baskılar arasında denge kurmaya çalışıyor. Bir yandan Çin ile ticaret, yatırım ve pazar erişimi sürdürülmek istenirken; diğer yandan teknoloji, güvenlik ve kritik altyapılarda mesafe koyma çabası dikkat çekiyor. Bu durum, Avrupa’nın Çin’e yönelik politikasının stratejik netlikten ziyade taktik esneklik üzerine kurulduğunu gösteriyor. ABD’nin baskıcı yaklaşımı ise sadakat yerine kopuş üretiyor. Artık ABD için çok kutupluluk bir tercih değil, güçten düşmüş olmasının semptomatik sonucu ve gerçeğin kabulüdür. Fransa, İngiltere, Almanya, Kanada, Suudi Arabistan gibi müttefiklerinin artık ABD merkezli düzenin sona erdiğini açıkça dile getirmesi bu güçsüzlüğün sonucudur. Bu süreç devam ederse ABD’nin Çin ile, soğuk savaş döneminde SSCB ile oluşan Barış İçinde Bir arada Yaşama politikasına dönmesi kaçınılmaz olacaktır. Tabi bunun diğer alternatifi savaştır.

Kurallara Dayalı Düzenin Sonu.

Davos 2026’nın en belirgin ortak paydası, küresel düzenin bir “evrim”değil, açık bir kopuş yaşadığı yönündeki kabuldü. Uzun yıllar boyunca kurallara dayalı uluslararası sistem söylemi, büyük güçlerin keyfi muafiyetlerini ve asimetrik uygulamalarını perdeleyen kullanışlı bir anlatı işlevi görmüştü. Bugün Davos’ta bu perdenin kalktığı görülüyor. Hukukun seçici uygulanması, ticaret kurallarının güçlüler lehine esnetilmesi ve güvenliğin pazarlık unsuruna dönüşmesi artık inkâr edilmiyor. Bu konuda herhalde en çarpıcı siyasi açıklama Kanada Başbakanı eski finansçı Carney’den geldi. Carney, dünyanın bir “geçiş”te değil açık bir kopuş içinde olduğunu; finans, ticaret, enerji ve tedarik zincirlerinin artık karşılıklı fayda değil ‘’baskı ve silah’’ haline geldiğini vurguladı. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” anlatısının kısmen bir kurgu olduğunu, büyük güçlerin işlerine geldiğinde kuralları askıya aldığını açıkça kabul etti. Bu düzenin asıl gücünün kolektif inançtan beslendiğini söyleyen Carney, o inancı artık paylaşmadığını ilan ederek sistemin meşruiyetini çözen bir eşik yarattı. Carney’in Davos’taki deklarasyonu ABD liderliğindeki liberal düzenin ideolojik temelinin çöktüğünü duyuran ‘’çağ açıcı’’ bir beyan ve Batı’nın Soğuk Savaş mantığıyla ayakta kalan sisteminin sona erişi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu beyan aslında Libya’dan Irak’a; Suriye’den Gazze’ye; İran’dan Lübnan’a yaşanan her türlü emperyalist saldırıya destek veren bir devletin, kendine ve Grönland/Danimarka’ya tehdit geldiğinde gerçekle yüzleşmeyi tercih ettiğini, ama son tahlilde iki yüzlülüğün de en açık itirafı da oluyor.

Hukukun Yerini Gücün Almasına Karşı Cepheleşme

Davos 26’ya katılanlar ortak bir endişe olan dünyanın hızla hukukun geri çekildiği ve gücün belirleyici olduğu bir düzene sürüklendiği tespitinde birleşti. Alman Şansölye Friedrich Merz, Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer bu gidişata farklı pencerelerden baksa da ortaya çıkan tablo aynıydı. Gazze’de yaşananlarda; İsrail’in İran’a saldırısında; ABD’nin Venezuela devlet Başkanını kaçırmasında ya da Gölge Filoya ait damgalama ile açık denizde sivil ticaret gemilerine kayıtsız şartsız çıkılmasındaki hukuksuzluklara sessiz kalan bu devletler, bir anda ‘’güç siyasetine’’ dayalı bir dünyanın tehlikeli olduğunun farkına vararak veryansın etmeye başladılar. Kuralların işlemediği bir ortamda sadece küçük devletlerin değil büyük güçlerin de güvensizleşeceğini söyleyenler gücün tek ölçüt haline gelmesini eleştiriyorlar. Peki daha geçen sene başta Gazze olmak üzere zayıf devletlere karşı siz de bu gücün bir parçası değil miydiniz? Hukukun caydırıcılığı zayıfladıkça silahlanma ve bloklaşma kaçınılmaz hale geliyor ya da hukukun üstünlüğünden değil üstün olanın hukukundan söz ediliyor diyenlere sormak lazım. Neden o halde batının avına dönüşen ülkelerin silahlanmasını eleştiriyordunuz? Avrupa’nın en eski sömürgecileri olan Fransa, İngiltere ve Almanya’nın bugünkü temsilcilerinin yaptıkları konuşmalardan ortaya çıkan sonuç artık net bir cepheleşmenin başlamış olmasıdır. Bir tarafta gücü tek başına meşruiyet sayanlar diğer tarafta gücü hukukla sınırlamak isteyenler.

Ticaret Artık Silah.

Davos’ta ekonomi başlığı altında yapılan hemen her tartışma, ticaretin artık tarafsız bir refah aracı olmaktan çıktığını ortaya koydu. Tarifeler müzakere sopasına, yaptırımlar jeopolitik cezalandırma mekanizmasına, tedarik zincirleri ise kırılganlık alanlarına dönüştü. Küresel entegrasyonun sağladığı verimlilik, büyük güçler tarafından rakipleri baskılamak için kullanılan bir avantaja evrildi. Bu durum, özellikle orta ve gelişmiş ekonomilerde “ticari güvenlik” kavramını öne çıkardı; serbest ticaretin yerini seçici, kontrollü ve siyasileşmiş ticaret almaya başladı. Davos’ta açıkça hissedilen bir diğer gerçek, ABD ile Avrupa arasındaki yapısal mesafenin artık geçici bir gerilim olarak görülmediğiydi. Ticaret açıkları, otomotiv ve sanayi ihracatı, regülasyon savaşları ve savunma harcamaları bu ayrışmanın somut başlıkları haline geldi. Washington, Avrupa’yı güvenlikte yük paylaşmayan ama ticarette avantaj sağlayan bir blok olarak değerlendirirken; Avrupa ise ABD’yi öngörülemez, tek taraflı ve maliyet dayatan bir ortak olarak algılıyor. Transatlantik ilişki, bundan böyle değer ortaklığından ziyade sert pazarlık zeminine kaymış durumda. Davos 26’da Trump, Grönland pazarlığında Avrupa’ya ve özellikle Danimarka’ya karşı ek gümrük vergileri uygulayabileceğini söyleyerek ekonomik baskı tehdidinde bulunurken, Avrupa’nın enerji ve genel ekonomik politikalarını sert biçimde eleştirdi ve kıtanın “yanlış yöne gittiğini” tekrar vurguladı; bu çerçevede yenilenebilir enerji politikalarını da hedef alan Trump, özellikle rüzgâr enerjisini verimsiz ve zararlı olarak nitelendirerek Avrupa’nın enerji dönüşümünü hatalı ve sürdürülemez bir tercih olarak tanımladı. Bu ifadeler bile sanki Trump’ın ABD Avrupa evliliğini bilerek ve isteyerek en kısa zamanda bitirmek istediğinin bir manifestosu idi.

Güvenlik–Ekonomi Bağlantısının Kopuşu.

NATO tartışmaları Davos’ta doğrudan yapılmasa da arka planda belirleyici bir rol oynadı. ABD’nin ittifak içindeki askeri harcama yükünün büyüklüğü, artık sadece güvenlik değil ekonomik ve siyasi bir kaldıraç olarak kullanılıyor. NATO devletlerinin savunma bütçesi toplamının %66 sına denk gelen büyük bir savunma bütçesine sahip ABD aynı zamanda NATO yıllık harcamalarının %16’sını karşılıyor. Trump birinci döneminden bu yana Avrupa’nın bu jeopolitik tembelliğini eleştiriyordu. Avrupa artık ABD için refah ve güvenlik üreten bir unsur olmaktan çıktığını gören Trump, bu bloktan kurtulmak istiyor. Washington, güvenlik şemsiyesinin bedelini ticaret, enerji ve stratejik uyum alanlarında tahsil etmeye yönelirken; Avrupalı ülkeler bu durumu egemenlik ve özerklik sorunu olarak görüyor. Böylece güvenlik ile ekonomi arasındaki geleneksel denge bozuluyor, NATO içi ilişkiler de koşullu hale geliyor. Geçelim dengeli ilişkileri, Trump’ın Davos 26’da yaptığı konuşmada Grönland’ın “ABD’nin stratejik güvenliği için elzem” olduğu vurgusuna devam etmesi dahi NATO için bir darbeydi. Zira eğer Kuzey Atlantik ittifakı varsa Grönland’ın savunması NATO için elzem olmalı demeliydi. NATO’nun ABD sayesinde güçlü olduğunu ve Avrupa’nın savunma harcamalarını yeterince artırmadığını sürekli vurgulayan Trump’ın ABD’nin Grönland’ı korumakta tek yeterli güç olduğunu iddia etmesi aslında NATO tabutuna çiviyi vuran bir açıklamaydı. Diğer yandan Donald Trump’ın Avrupa Birliği ve NATO’yu tehdit olarak görmesi, kişisel üslubundan çok ABD’nin içine girdiği yapısal hegemonya krizine verdiği sert ve çıplak bir tepkiyi yansıtıyor. NATO’ya bakışı ideolojik değil, kontrol ve maliyet ekseninde şekilleniyor; resmî söylemde yük paylaşımını öne çıkarıyor, ancak asıl rahatsızlığı, parayı ve askerî yükü ABD’nin taşımasına rağmen stratejik karar verme sürecinin sahipliğinin tek başına Washington’da olmamasından kaynaklanıyor. Trump’a göre ittifaklar stratejik bir çarpan değil. Avrupa Birliği’ni, ABD pazarını kullanarak sanayisini büyüten, otomotivden makineye, kimyadan yüksek katma değerli üretime kadar sürekli ABD’ye büyük ticaret fazlası veren, buna karşılık kendi pazarını koruyan bir ekonomik rakip olarak görüyor; bu tabloyu Amerikan sanayisinin çöküşü, orta sınıfın erimesi ile doğrudan ilişkilendiriyor. AB’nin stratejik özerklik arayışını, dijital egemenlik hamlelerini, ABD teknoloji devlerine getirdiği regülasyonları ve Çin’le temas kanallarını açık tutmasını ise ABD’nin kurduğu düzeni içeriden aşındıran bir meydan okuma olarak okuyor. Trump NATO’yu, ABD’yi Avrasya krizlerine bağlayan ve Çin’e odaklanmasını engelleyen bir engel olarak görüyor. Artan kamu borcu, kronik cari açık, askerî-mali aşırı yayılma ve dolar sistemine yönelik direncin büyüdüğü bir dönemde Trump, ABD artık imparatorluk yardım kurumu değil diyerek AB’yi masraflı bir ekonomik ortak, NATO’yu ise masraflı ve kontrolsüz bir askerî aparat olarak konumlandırıyor. Trump’ın amacının NATO’yu dağıtmak olmadığını ABD lehine dönüştürürken, daha az itiraz eden, daha çok ödeyen bağımlılar yaratmak olduğunu söyleyebiliriz. AB cephesinde ise çok taraflılığı zayıflatıp büyük üyeleri bölerek ülkeleri ikili pazarlıklara zorlamayı hedefliyor.

Trump’ın Avrupa’ya yönelik sert söylemi, istatistiklerde özellikle mal ticareti ve güvenlik başlıklarında zemin buluyor: 2024’te ABD’nin AB ile mal ticareti açığı yaklaşık 236 milyar dolar olurken, AB aynı yıl ABD’ye karşı yaklaşık 198 milyar avro fazla verdi; bu tablo Trump’ın “Avrupa bizi sömürüyor” iddiasını besliyor. Hizmetler tarafında ise ABD’nin finans, teknoloji ve telif alanlarında belirgin fazla vermesi mal açığını kısmen dengelese de Trump siyaseten daha görünür olan sanayi ve otomotiv üzerinden konuşmayı tercih ediyor; nitekim ABD, AB’nin otomotiv ihracatında bir numaralı pazar konumunda. Buna ek olarak, ABD’nin NATO savunma harcamalarının yaklaşık üçte ikisini tek başına karşılaması, Trump’ın “biz güvenliği finanse ediyoruz, Avrupa ticarette kazanıyor” argümanını güçlendiriyor. Sonuçta Trump, büyük ve kalıcı mal açığını tarifelerle zorlamayı, güvenlik yükünü de ticari taviz için pazarlık konusu yapmayı tercih ediyor; bu yaklaşım 2025’te Avrupa yatırımları ve ihracatında, özellikle otomotiv ve sanayide, belirgin bir baskı yaratmış durumda.

Yeni Jeopolitik Konjonktür ve Orta Güçlerin Yükselişi. Davos 2026’nın bir sonucu Türkiye gibi ‘’orta ölçekteki güçlerin’’ artan özgüveni oldu. Büyük güçlerin çatışmacı rekabeti, bu ülkeler için hem risk hem fırsat yaratıyor. Enerji, gıda, kritik madenler, finans ve diplomasi alanlarında kendi dayanıklılığını inşa eden orta ölçekli devletler ne tam hizalanma ne de tam kopuş stratejisini benimsiyor. Bu ülkeler, küresel sistemin parçalandığı bir dönemde iş birliğini yeniden tanımlayacak potansiyel taşıyor ve Davos’ta bu irade ilk kez bu kadar açık hissedildi. Diğer yandan nasıl ki Biden döneminde Rusya Çin’e yaklaşmışsa, bu dönemde de Avrupa Çin’e yaklaşıyor. Yani jeopolitik resimde batı yarımküreye tüm Amerika kıtalarına yapışan bir ABD ile Avrasya’nın batı yarımadası olduğunu ilk kez jeopolitik düzlemde hisseden bir Avrupa görme ihtimali büyük. ABD’de çıkar çatışması içinde olan MAGA, neoconlar, Siyonistler (İsrail Lobisi), Evanjelistler, Silah Endüstrisi, Finans Kapital ve Düşünce Kuruluşları ciddi borç sarmalında çabalayan ve 4 Kasım 2026’da ara seçimlere gidecek ABD’nin savaş makinesinin kullanılması konusunda ciddi karmaşa içindeler. Bu nedenle ABD doğrudan politika tespit edemiyor. Strateji geliştiremiyor. O nedenle Davos’ta da görüldüğü üzere ABD artık güvenilir arabulucu olmadığı gibi sözüne güvenilerek oyun kurulacak özelliklerden uzaklaşıyor. Bu nedenledir ki Trump’ın ünlü Barış Konseyinde Avrupa’dan sadece Macaristan vardı. Davos sonrası dönem, Maduro’nun kaçırılışının yarattığı derin psikolojik şok içindeki küresel güney devletleri için yeni bir uyanışın sembolü olacak. Devletler artık daha güçlü ve bağımsız reaksiyon gösterebilecek. Zira 80 yıldır Avrupa’nın güvendiği dağa artık kar yağmıştır.

Türkiye Dersleri.

Avrupa’nın çöküşü soğuk savaşın sonunda SSCB’nin çöküşüne benziyor. Trump’ın aşağılamalarına dahi cevap veremeyen, ancak bir yandan ABD garantisi olmadan Ukrayna Rusya savaşının devamını isteyen garip bir ruh hali içindeler. AB bugün çok ciddi liderlik sorunu ile karşı karşıyadır. Liderler halktan destek görmezken vasatın altında bir duruşa sahiptirler. Grönland bu çöküşün simgesidir. ABD ise 1971 sonrası altın yerine dolar sistemine bağlanarak kazancını üretimden değil finans kapitalden alan bir devlete dönüştü. Bugün üretmeyen, korumacılık ve gümrük savaşlarıyla örtülen mafya tarzı bir imparatorluğa savruldu; Venezuela, İran ve Grönland hamleleri bir nevi çalma ve el koyma güdüsünün ürünü. Türkiye 80 yıldır rota tuttuğu ABD ve Avrupa’nın bu acıklı haline iyi bakmalıdır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Davos 2026’da açığa çıkan tablo, Türkiye açısından yalnızca küresel düzenin çözülüşünü izlemekle yetinilemeyecek kadar açıktır. Bu tablo aynı zamanda bir stratejik muhasebe ve rota çizme zorunluluğunu dayatmaktadır. Öncelikle Türkiye için birinci ders, artık hiçbir küresel düzen anlatısının kalıcı ve bağlayıcı olmadığı gerçeğidir. “Kurallara dayalı düzen”, “stratejik ortaklık”, “ittifak dayanışması” gibi kavramlar, büyük güçlerin çıkarlarıyla çatıştığı anda askıya alınabilen söylemler haline gelmiştir. Bu durum, en büyük gücü coğrafyası ve milleti olan Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini ve dış politikasını soyut normlara değil, somut kapasiteye, caydırıcılığa ve çok boyutlu ilişki ağlarına dayandırması gerektiğini göstermektedir. İkinci ders, ticaretin, ekonominin ve enerji tedariğinin artık teknik bir alan değil doğrudan bir güvenlik meselesi haline gelmiş olmasıdır. Davos’ta açıkça görüldüğü üzere, gümrük tarifeleri, yaptırımlar, finansal erişim ve tedarik zincirleri birer baskı ve yönlendirme aracına dönüşmüştür. Türkiye’nin bu yeni düzende kırılganlığını azaltmasının yolu; sanayide ithalata bağımlılığı düşürmekten, enerji arz güvenliğini çeşitlendirmekten, gıda ve kritik madenlerde kendi kendine yeterlilik eşiğini yükseltmekten geçmektedir. Aksi halde ekonomik bağımlılık, siyasi ve askerî baskının ön kapısı olmaya devam edecektir. Türkiye tarım alanında 2004 sonrası çok ciddi hatalar yapmıştır ve bu hatalar sonucu kendi kendine yeterlilik seviyesinden çok gerilere düşmüştür. Benzer şekilde su kaynaklarımızın yönetimi ve özellikle Dicle Fırat havzasının gelecekteki önemi İkinci Açılım Sürecinin yarattığı kamuoyunda ciddi kuşkular yaratan sisli alandan kurtulmalıdır. Zira su 21. yüzyıl sonunda en büyük endişe kaynağımız olacaktır. Üçüncü ve belki de en hayati ders, güvenlik mimarisinin tek eksenli ittifak anlayışıyla sürdürülemeyeceğidir. Davos’ta NATO’nun fiilen tartışılmaması, ama herkesin zihin arka planında yer alması tesadüf değildir. Güvenliğin pazarlık konusu haline geldiği bir ortamda, Türkiye’nin savunma anlayışı dış garantilere değil, kendi askerî kapasitesine, savunma sanayiine ve çok katmanlı caydırıcılığına dayanmak zorundadır. Bu, ittifakları tümden reddetmek değil; ittifakların Türkiye’nin ulusal çıkarlarına tabi kılındığı bir yaklaşımı benimsemek anlamına gelir. NATO günümüzde Trump ve temsil ettiği MAGA’nın uzaklaşmak istediği, aynı zamanda küresel finans kapitalin en önemli manipülasyon unsuruna dönüştürtülmeye çalışıldığı bir varlığa dönüşmüştür. NATO’nun varlığı Avrupa için de artık bir kışkırtma unsurudur. ABD’nin Avrupa’ya 180 derece sırt çevirdiği bugünkü konjonktürde Rusya ile yakınlaşma kaçınılmazdır. Rusya Avrupa’yı istila etmek değil geniş sınırlarını bölünmeye karşı koruma derdindedir. Dördüncü ders, çok kutuplu dünyanın Türkiye gibi orta ölçekli güçler için hem risk hem de manevra alanı sunduğudur. Büyük güçler arasındaki sert rekabet, taraf olmaya zorlayan bir baskı üretse de aynı zamanda denge kurabilen, arabuluculuk yapabilen ve bölgesel etki alanı oluşturabilen ülkeler için fırsatlar yaratmaktadır. Türkiye’nin bu noktada yapması gereken ne tam hizalanma ne de yalnızlaşma; aksine esnek, ilkesel ama çıkar odaklı bir denge siyaseti inşa etmektir. Enerjide, ulaştırmada, ticarette ve diplomaside alternatifli hatlar kurabilen bir Türkiye, küresel dalgalanmalara karşı daha dirençli olacaktır. Son olarak Davos’un verdiği en sert ders şudur: Gücün hukukun önüne geçtiği bir dünyada, hukuka en çok ihtiyaç duyanlar onu savunacak güce sahip olanlardır. Türkiye, uluslararası hukuku savunurken bunu soyut bir ahlak çağrısı olarak değil, kendi egemenliğini ve çıkarlarını koruyan bir çerçeve olarak ele almak zorundadır. Aksi halde başkalarının tanımladığı “hukuk” ya da “düzen”, Türkiye için bir güvence değil, bir kısıtlama mekanizmasına dönüşür. Bu nedenle Türkiye her koşulda kendi hukukunu savunacak askeri ve ekonomik güce sahip olmalıdır. Ekonomik gücünü üretimden ve tasarruftan alan, savunma sanayi güçlenmiş bir Türkiye rüzgâr nereden eserse essin kendi rotasına ilerleyebilmelidir. Bu rotanın tutulmasında en büyük rehberin Kemalizm olduğunu hatırlatmamız gerekir. Dünya artık eski dünya değildir; güvenliğin, refahın ve saygınlığın kaynağı dış referanslar değil, iç kapasite ve stratejik akıldır. Bu yeni çağda ayakta kalmak, ancak güçlü devlet, üretken ekonomi, bağımsız savunma ve çok yönlü diplomasi bileşkesini kurabilenler için mümkün olacaktır. Türkiye’nin dersi de tam olarak budur.

Cem Gürdeniz