CUMHURİYET TARİHİNİN ÖNEMLİ VE TARTIŞMALI OLAYLARI-2 A

VARLIK VERGİSİ VE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ

 
3. Varlık Vergisi (1942)
 
İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik koşulları altında çıkarılan Varlık Vergisi, özellikle gayrimüslim vatandaşlar üzerinde haksız ve orantısız bir yük oluşturduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Verginin uygulanış biçimi, mülkiyet transferlerine yol açmış ve toplumsal eşitlik ile vatandaşlık hukukunun sınandığı bir dönemi temsil etmiştir. Bu olay, Türkiye’de ekonomik milliyetçiliğin ve azınlık politikalarının önemli bir örneği olarak incelenmektedir.
 
Avrupa’da başlayan İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’de oluşturduğu zorluklar sebebiyle 1940’ta çıkarılan Millî Korunma Kanunu hükümete fiyatları ve piyasadaki mal arzını kontrol etme, madenlerde zorunlu çalıştırma gibi yetkiler verdi. 1925’te kaldırılan aşar vergisi ise 1943 yılında farklı bir isimle geri getirildi. 1942’de zorluklar arttı ve enflasyon kontrolden çıktı. 
Varlık Vergisi, Türkiye’de 11 Kasım 1942 tarih ve 4305 sayılı kanunla Mart 1944’e kadar uygulanmış olağanüstü servet vergisinin adıdır.
 
Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükûmet tarafından “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiş ve herhangi bir dini veya etnik grup hedef alınmamıştır. Basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu’nun “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” Dediği (Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263, (Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları). Yine aynı toplantıda “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır” ( Aşkale Yolcuları Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Rıdvan Akar, Mephisto Yayınları, 2006, (21 Ocak 1943 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alıntı) dediği iddia edilmektedir. 
 
12 Eylül 1942’de İstanbul defterdarlığı görevine atanan Faik Ökte’nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkalade vurgunculuk ile yüksek kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak Müslümanların M, gayrimüslimlerin G, dönmelerin D, yabancıların E harfiyle işaretlenmesini istatistik amaçlı talep etti. Ökte, kanunun hazırlık aşamasında Türkiye’de gelir vergisi olmadığı için, itirazı ve temyizi olmayan bir şekilde vergi talep edilmesini eleştirdi. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu ile görüşmesinde paranın 15 günde tahsilinin mümkün olmayacağını belirtti. (Faik Ökte, Varlık Vergisi Faciası, Nebioğlu Y. İstanbul 1951, s. 47 vd.) 
 
1 Kasım 1942’de İsmet İnönü, meclisin açılış konuşmasında, halk büyük sıkıntı çekerken iş dünyasının stokçuluk, karaborsacılık ve fırsatçılık yapmasından bahsetti. On gün sonra, savaş sırasında servet biriktirenleri, gayrimüslim iş insanlarını ve büyük çiftlik sahiplerini vergilendirmek için “Varlık Vergisi Kanunu” meclis oybirliğiyle çıkarıldı. (Ahmad, Feroz (2010). The making of modern Turkey. Making of the Middle East series. London New York: Routledge. ss. 70-71.) 
 
11 Kasım’da Varlık Vergisi kanunu TBMM’de hiç tartışılmadan kabul edildi. Kanun her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar vergi ödeyeceğini belirleyecek servet tespit komisyonları kurulmasını, komisyon kararlarının nihai ve kati olmasını, vergi ödeme süresinin 15 gün olmasını, 15 gün içinde tahakkuk eden vergiyi ödemeyenlerin mallarının haczedilerek icra yoluyla satılmasını, buna rağmen borcunu 1 ay içerisinde ödemeyen mükelleflerin bedeni kabiliyetlerine göre genel hizmetler ve belediye hizmetlerinde çalıştırılmasını öngörüyordu. (5255.pdf)
 
İstanbul’da kurulan üç komisyon tahakkuk eden vergi listelerini 18 Aralık 1942’de açıkladı. Tahakkuk eden vergilerin %87’si gayrimüslim, %7’si müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan %6 değişik kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrimüslim azınlıklar ve ecnebilerdi.
 
Aralık 1942 ve Ocak 1943’te İstanbul’da gayrimüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi’ndeki yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu. Satılan mülklerin %67 kadarı Müslüman Türkler, %30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı.
 
27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrimüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale’ye yollandı. Sözlü anlatımlara göre bu kişilerin aileleri Aşkale’ye sürülenlerin “sağ dönmeyeceğine” inanıyordu. Çalıştırılacaklara verilen ücretlerin yarısı borçlarına mahsup edilmiştir. (5255.pdf)
 
7 Eylül 1943 tarih ve 4501 sayılı yasa ile bir kısım mükellefin vergi borçları silindi.
 
9-13 Eylül 1943 tarihlerinde New York Times gazetesinde Cyrus Sulzberger imzasıyla Türkiye’deki Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı çıktı. Bu yazılardan hemen sonra 17 Eylül’de toplanan TBMM, henüz tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi borçlarının silinmesine karar verdi. Aralık ayının ilk günlerinde Aşkale ve Sivrihisar sürgünleri yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine gönderildi.
 
15 Mart 1944 tarih ve 4530 sayılı “Varlık Vergisi Bakayasının Terkinine Dair Kanun” ile o tarihe kadar tarh edilmiş, ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle “Varlık Vergisi” uygulaması ortadan kalkmıştır.
 
Uygulamanın Sonuçları ve Tartışmalı Hususlar:
 
Varlık Vergisi kanunu ile toplam 270 milyonu 1942’de ve 47 milyonu 1943’te olmak üzere yaklaşık 317 Milyon TL vergi tahsil edildi. Bu sayının %70’i Anadolu’dan toplandı. Toplam tahsilat, 918 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin %34’üne tekabül etmektedir. (7173.pdf)
 
1935 sayımında Türkiye nüfusuna oranı %1,98 olan gayrimüslim azınlıklar, vergiden sonra başlayan göç nedeniyle 1945’te %1,56’ya ve 1955’te %1,08’e düştü. 
Yıllar sonra bile hala tepkiler sürmekte ve yargıya konu olan olaylar gerçekleşebilmektedir.
 
2012 yılında Milliyet gazetesine röportaj veren Şabat Levi, Miraç Zeynep Özkartal’ın “Devletin sizden özür dilemesini ister misiniz?” sorusu üzerine şu yanıtı vermiştir: “Hata ettik” demelerini isterim tabii. Ama ne değişir? Ben affettim zaten. Bizi Hitler’den kurtardı İnönü, Varlık Vergisi’ni de affettim böylece. Eğer bizi Hitler’e verseydi sabun olacaktık. Parayla hayat ölçülmez. İnönü sayesinde hayatta kaldık. Bunu unutmadım.”
 
Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı romanından uyarlanan Salkım Hanımın Taneleri (1999) 1942-1943 zaman aralığını kapsayan hikâyesiyle Varlık Vergisi’ni konu edinir.
2021 Netflix yapımı Kulüp adlı dizinin Varlık Vergisi’nden etkilenmiş Yahudi bireyleri ele almasından ötürü vergi yeniden kamuoyunun gündeme gelmiştir. 
 
4. Çok Partili Hayata Geçiş ve Demokrat Parti Dönemi (1946–1960)
 
Türkiye’de çok partili hayata geçiş, 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışında ikinci bir partinin kurulmasıyla başlamıştır. Bu süreçte, 1946 genel seçimlerine çok partili sistem ile gidilmiştir. Türkiye’nin çok partili demokratik hayata geçiş süreci hem iç hem de dış nedenlerden kaynaklanmıştır. Dış nedenler arasında II. Dünya Savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünya düzeni ve nükleer silahların varlığı ile ortaya çıkan Soğuk Savaş ortamında doğru ittifak içinde yer alma kaygısı ağır basmaktadır. Türkiye’nin Batılı demokratik cephe içinde yer alması, İsmet İnönü yönetimince alınan siyasi karar neticesinde gerçekleşmiştir. 
 
İsmet İnönü Cumhuriyet’in Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından 26 Aralık 1938’de toplanan Cumhuriyet Halk Partisi Olağanüstü Kurultayı’nda “Milli Şef” unvanını alarak ülkenin kontrolünü tam anlamıyla eline geçirmiştir. Türkiye’de Milli Şef Dönemi olarak anılan ve 1950 yılı genel seçimlerine kadar devam eden süreçte Türkiye, 19 Ekim 1939 Türk-İngiliz-Fransız İttifak Antlaşması ile Batılı devletlerin yanında yer almaya başlamıştır. (İsmail Soysal, Tarihleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt I, (1920-1945), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, s. 591.) 
 
İnönü, İkinci Dünya Savaşı sırasında kısa süren bir denge politikası izlemişse de savaş sonuna doğru aynı ittifak doğrultusundaki çizgisini sürdürmeye devam etmiş, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir. Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı arası geçen yıllarda, dünyada faşizm ve otoriter yönetimler güçlenmekteydi. 1924 ve 1930’da iki kez çok partili demokratik yaşama geçmeyi deneyen Türkiye, bu süreçte başarılı olamayınca, özellikle de 1930’dan sonra tek parti olan Cumhuriyet Halk Partisi devlet ile özdeşleşmeye başladı. Parti ilkelerinin  anayasaya girmesiyle de (1937) bu süreç doruk noktasına ulaştı. (Mete Tunçay, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, 1983, s. 2021)
Milli Şef İnönü iç politikada ise öncelikle kendisine bağlı yeni bir kadro oluşturmaya büyük özen göstermiş, bu bağlamda daha önce Atatürk ile birlikte çalışan siyasi kadrolarda önemli ölçüde değişikliklere gitmiştir. 
 
Daha da ötesi bu dönemde, Atatürk ile çalışan siyasi ve ekonomik kadroların çoğu yönetim dışı bırakılarak, ya da etkisiz görevlere atanarak, adeta tasfiye olunmuşlar yerlerine, Atatürk ile daha önceki dönemde anlaşmazlığa düşen, hatta O’na karşı muhalefet yapan kişiler önemli görevlere getirilmişlerdir. (Mustafa Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti (1946-1960), Phoenix Yayınları, Ankara, 2004,) Milli Şef döneminde, devletin kuruluş yıllarında yaşamsal bir değere sahip olmasına karşın, nüfusumuzun %80’ini oluşturan yoksul köylü kesimini rahatlatmak için, Atatürk’ün 1925 yılında kaldırdığı Aşar Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi adı altında geri getirilerek, bu kesim büyük bir sıkıntı içine itilmiştir. 
Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı zor koşullarından etkilenen Türkiye, bu dönemde Millî Korunma Yasası, Varlık Vergisi Yasası, Basın Yasası, Polis Yetkileri Yasası gibi yasalarla, toplumsal ve ekonomik özgürlükleri kısıtlama yoluna gitmiştir. Türkiye’nin savaş sonrasında özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne yaklaşması ve bu devletin politik yörüngesine girmeye başlaması, daha sonraki sürecin oluşumunda belirleyici olmuştur. İşte Türkiye, bu sürecin başlangıcı olan 1945’te Milli Şef’in deyimiyle “CHP, itibarının doruk noktasındayken (!)” çok partili düzene geçiş yapmıştır.
 
Bu ortamda Demokrat Parti, 7 Ocak 1946’da kurulmuş, kurulduğu yıl yapılan seçimlerde azınlıkta kalıp 4 yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdirmiş olan siyasi parti olarak ün kazanmıştır. 
 
Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve 10 yıl boyunca iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960’ta kapatılmıştır. 
 
Demokrat Parti programını iki esas etrafında şekillendirmişti: liberalizm ve demokrasi. Cumhuriyet Halk Partisinin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler vurgulanarak CHP’ye karşı çıkılmaktaydı. Demokrat Parti üzerinde daha önceki acı tecrübelerin yarattığı ilk kuşkular dağıldığında büyük kitlelerin DP’yi desteklediği görüldü.
 
DP 7 Ocak 1947’de ilk kurultayını yaptı. Bu toplantıda özgürlük ve demokrasi arzuları bir defa daha vurgulanırken bunları içeren Hürriyet Misakı kabul edildi. Bunun üzerine iktidar tarafından DP’ye sert hücumlar başladı. Haziran ayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar arasında bir dizi görüşmeler yapıldı ve sonunda İnönü 12 Temmuz 1947’de 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayınladı. Beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurguladı. Başbakan Recep Peker ayrıldı ve yerine Hasan Saka getirildi.
 
DP içerisinde bu yumuşama ve iktidarla düzeltilen ilişkiler tepki çekti ve bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne süren bir grup partiden ayrıldı. Bu grubu oluşturan Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk, 20 Temmuz 1948’de Millet Partisini (MP) kurdu. Böylece 12 Temmuz Beyannamesi ile hem Cumhuriyet Halk Partisi hem de DP, sertlik ve otoriteryanizm yanlısı gruplardan kurtulmuş bulunuyordu. 
 
DP ikinci büyük kurultayını 20 Haziran 1949’da yaptı. Seçimlerde milletvekili adaylarının %80’ini örgütün saptaması kabul edildi. Bu kurultayda seçimlerde alınan oylara sahip çıkılmasını içeren Millî Teminat Andı kabul edildi. Ancak iktidar bu anda “Millî Husumet Andı” adını taktı. 
 
14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye’de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923’ten beridir tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halk oyu ile Demokrat Parti’ye devredecekti. Seçim sonuçlarına göre DP %52,7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı.
 
Seçim sonuçlarını takip eden 22 Mayıs 1950 tarihinde TBMM’de yapılan oylamada Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Refik Koraltan da meclis başkanı seçilmiştir. Öte yandan Demokrat Parti’nin genel başkanı olarak da Adnan Menderes seçilmiş ve hükûmeti kurma ile görevlendirilmiştir. Bundan sonraki süreç, Demokrat Parti’nin iktidar süreci olarak devam etmiştir. (“Sosyal Bilimler Dergisi / The Journal of Social Science, Yıl: 10, Sayı: 62, Şubat 2023, s. 305-316”.)
 
Hükûmet programında devri sabık yapılmayacağı belirtilerek, 27 yıllık dönemin hesabının sorulmayacağı açıklandı. Ancak DP’nin yasal anlamda ilk çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu. Radyoda dini yayınlar yapılması ve mevlit yayınlanması üzerindeki yasaklar kaldırıldı.
 
II. Dünya Savaşı boyunca başarılı bir biçimde yürütülen tarafsızlık politikası, uygun dış ticaret ilişkileri geliştirmişti. Bu yüzden DP iktidarı ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı oldu ve bunlardan yararlandı. Ayrıca savaş boyunca Merkez Bankası rezervleri de altın ve döviz bakımından iyi bir seviyeye ulaşmıştı. Bu durumu da İsmet Paşa yönetiminin başarı hanesine kaydetmek gerekir. 
 
Kitlelerin II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluğu henüz unutmamış olması DP’ye olan sempatiyi daha da artırmıştı. ABD ve Dünya Bankası raporları çerçevesinde hazırlanan iktisadi programlar ile liberal bir ekonomik anlayışın tüm alanlarda hakimiyetine çalışıldı. Ancak KİT’lerin de büyümesi sağlandı.
 
Kore Savaşı’na bir tugay gönderilmesi kararı sonrası 1952’de Türkiye NATO’ya girdi. Ekonomik alanda bir rahatlama devresi yaşanırken ve DP’nin halkla ilişkileri de yolundayken ana muhalefet CHP’nin üzerine gidildi. 1953 yılında CHP malları hazineye devredildi.  
 
1950 seçimleri sonrasında ülkede yaşanan ekonomik ferahlama, II. Dünya Savaşı yıllarının üzerinden pek az bir süre geçmesi nedeniyle büyük önem kazanmaktaydı. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi, 1950-1954 yılları arasında özellikle ekonomik anlamda DP icraatlarına eleştiriler getirdi ancak ortaya çözüm olarak kabul edilebilecek bir öneri sunamadı. Bu koşullar altında gidilen 2 Mayıs 1954 seçimlerinde Demokrat Parti gücünü iyice artırdı.
 
İkinci iktidar döneminde, iktidar ile muhalefet arası gerginleşti. Ekonomide olumsuz gelişmeler görüldü. İktidar baskılarını daha da artırdı. Ekonomide yaşanan darboğaz ve siyasi çalkantılar nedeniyle DP seçimleri 1 yıl önceye aldı. 27 Ekim 1957 günü yapılan seçimler öncesinde kampanya oldukça sert geçti. Seçimler iktidarı zayıflattı, muhalefetin elini güçlendirdi. 
 
1957 seçimlerinden sonra siyasi ortamda sertlik günden güne daha da artmaya başladı. 1958 yılında, dış ödemeler dengesindeki bozukluk alınan dış borçları ödenemez hale getirmişti. Türkiye’nin borçlandığı ülkeler arasında kurulan bir konsorsiyum ile varılan mutabakat ile 4 Ağustos 1958’de ekonomik istikrar tedbirleri yürürlüğe girdi. 
 
Bu arada 1955 yılından beridir ağır ağır ilerleyen Kıbrıs Sorunu da kendini gösterdi. Kıbrıs’ta EOKA örgütü Türkler üzerinde baskı yapmaya başlamıştı. Türkiye adanın bölünmesinden yani o günlerin deyimi ile Taksim edilmesinden yanaydı. 19 Şubat 1959’da Zürih ve Londra Antlaşmaları ile sorun bir süreliğine aşılmış oldu. Başbakan Menderes bu antlaşma için Londra’ya giderken uçağı düştü. 14 kişinin öldüğü kazada başbakana herhangi bir şey olmadı. 
 
Ekonomide ve dış politikada bunlar yaşanırken iç politikada muhalefete yönelik baskılar da artıyordu. CHP’nin yayın organı Ulus Gazetesi başta olmak üzere muhalefete destek veren birçok gazete aralıklarla kapatılıyordu. Mayıs 1959’da CHP lideri İsmet İnönü Uşak’ta saldırıya uğradı. İzmir’de, İstanbul’da ve Ankara’da CHP liderine saldırılar oldu.
 
Türkiye bu kargaşa ortamı içerisinde 1960 yılına doğru ilerlerken 31 Temmuz 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (sonradan “Avrupa Birliği” adını alan uluslararası örgüt) üye olmak için başvurdu.
 
İktidar ve muhalefet arasındaki kavga 1960 yılından itibaren artık en yüksek haline ulaşmıştı. CHP Genel Başkanı’nın yurt gezileri engellenmek isteniyor, muhalif yazarlar tutuklanıyor basın sansürleniyordu. CHP’yi ihtilal hazırlığı içerisinde olmakla suçlayan iktidar, Nisan ayında basını ve muhalefeti soruşturmak amacı ile, gazete kapatmaktan, muhalif düşüncede olanları tutuklamaya kadar geniş yetkilere sahip bir Tahkikat Komisyonu kurdu. (İdris YÜCEL, “Demokrat Parti Dönemi Türk Basını Üzerine İngiliz ve Fransız Gözlemleri)
Meclisteki kargaşa sokağa taşmakta gecikmedi. 28-29 Nisan 1960’ta İstanbul ve Ankara’da üniversite öğrencileri olaylı gösteriler yaptılar. Olayların şiddetle üzerine gidildi. 
21 Mayıs’ta Harbiyeliler olarak bilinen Kara Harp Okulu öğrencileri Ankara’da sessiz bir yürüyüş yaptı. Başbakan Adnan Menderes radyoda yaptığı konuşmalarla kışkırtmalara kulak asılmamasını söyledi. 
 
Ülkedeki kaosun gitgide artması, sokaklarda çatışmalar çıkması, iktidar-muhalefet arasındaki sertlik sonunda 27 Mayıs 1960 sabahı, Kurmay Albay Alparslan Türkeş tarafından Ankara Radyosu’ndan okunan bildiri ile son buldu. Millî Birlik Komitesi, Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimine el koydu. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, komitenin başına geçti. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere Demokrat Partililer tutuklandı. Anayasa ve parlamento feshedildi. Siyasi faaliyetler askıya alındı.
 
Tutuklular, Yüksek Adalet Divanı niteliğindeki Yassıada Yargılamalarında yargılandılar. 15 kişi idama, 31 kişi ömür boyu hapse, 418 kişi değişik hapis cezalarına çarptırılırken 123 kişi de aklandı. Millî Birlik Komitesi’nde idam, yönetim devri ve seçim tarihi konusunda görüş ayrılıkları çıktı. Millî Birlik Komitesi idam cezalarından üçünü onayladı. Celâl Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrildi.
 
Devam edeceğiz.
 
Temel Er Ersoy