Mustafa Kemal Atatürk’ün, İstiklal Savaşı’nın ardından Yunan ordusunu mağlup ederken söylediği rivayet edilen söz:
“Hektor’un öcünü aldık.”
Bu ifade bir kin cümlesi değil, tarihsel bir metafordur.
Atatürk, Truva’nın, İyon’un, Lidya’nın antik Yunanlarla doğrudan etnik bağ taşımadığını elbette biliyordu. Söylediği şey bugünün insanlarına değil, Anadolu’ya yönelmiş tarihsel işgallere, saldırılara ve yıkımlara karşı sembolik bir hafıza cümlesiydi.
Çünkü Anadolu, binlerce yıl boyunca dış müdahalelerin, istilaların ve “medeniyet getirme” iddialarının hedefi olmuş bir coğrafyaydı.
Ve 1919’da olanlar da bundan farklı değildi.
Romalıların Gözünden Yunan İmajı
Antik Roma dünyasında Yunanlara karşı hem hayranlık hem güvensizlik vardı.
Cato the Elder:
“Graeci sunt levissimi et perfidi.”
“Yunanlar hafifmeşrep ve güvenilmezdir.” diyor.
Cicero:
“Graeca fides”
(“Güvenilmez söz”, “tutulmayan vaat” veya “Yunan sözü” anlamında kullanılır.)
Juvenal:
“Bu Yunanlaşmış şehre dayanamıyorum.” der.
Plautus’un oyunlarındaki Yunan tipleri:
düzenbaz
hileci
çıkarcı
Bu metinler elbette tarihsel önyargılar içerir. Ama önemli olan şu:
Batı’nın bugün romantize ettiği Yunan imajı, antik çağda bile tartışmasız değildi.
“Karanlık Çağ” ve Yunan Medeniyeti Meselesi
Mikenler çöktü.
Yazılı kültür kayboldu.
Ardından birden şehir devletleri, felsefe, sanat…
Bugün biliyoruz ki bu “sıçrama”:
Fenike alfabesi
Mısır matematiği
Mezopotamya astronomisi
Anadolu sanatı
gibi etkilerin birleşimiyle oluşmuş melez bir Doğu Akdeniz kültürüydü.
Yani tek ve saf bir “Yunan mucizesi” yoktu.
Ama 19. yüzyıl Avrupa’sı, ideolojik nedenlerle Yunan’ı “medeniyetin babası” ilan etti.
Bu romantizm, modern siyasete de yansıdı.
1919: İşgal ve Şiddetin Başlangıcı
İzmir – Daha İlk Gün
15 Mayıs 1919.
Daha çıkarma günü:
Hasan Tahsin vuruldu
teslim olan askerler süngülendi
sivil linçleri yaşandı
Türk mahalleleri basıldı
Batılı gözlemciler bile bunları yazdı.
ABD Konsolosu George Horton raporunda şunu not düşüyordu:
“Şehirdeki Türkler rastgele öldürüldü, sokaklar cesetlerle doluydu.”
Daha ilk gün yüzlerce sivil hayatını kaybetti.
Bu, bir “düzenli işgal” değil, kontrolsüz bir şiddet dalgasıydı.
Aydın – Nazilli – Manisa Hattı
Yunan ordusunun iç bölgelere ilerleyişiyle tablo ağırlaştı.
Aydın (1919)
mahalleler yakıldı
siviller öldürüldü
toplu infazlar yapıldı
Nazilli
camiler ve evler ateşe verildi
Manisa (1922 geri çekilme sırasında)
şehrin %80–90’ı yakıldı
binlerce ev kül oldu
Bu, artık savaş değil, yakıp yok etme politikasıydı.
Askerî literatürde adı nettir:
Scorched earth (yakıp yıkma taktiği – yanmış toprak stratejisi).
Batılı Tanıklıklar
Bu olaylar sadece Türk kaynaklarında yok.
Arnold Toynbee
ABD Yakın Doğu Yardım Heyeti
İngiliz subay raporları
Hepsi aynı şeyi söylüyor:
köyler sistematik biçimde yakıldı
siviller öldürüldü
yerleşimler boşaltıldı
Tahminler:
20–40 bin (temkinli Batılı rakamlar)
100.000+ (Türk araştırmacılar)
Kesin sayı bilinmiyor.
Ama bir gerçek tartışılmaz:
Bu büyük bir insani felaketti.
Neden Batı’da Az Konuşuldu?
Çünkü anlatı uzun süre şuydu:
“Yunanistan = mağdur”
“Türkiye = saldırgan”
Bu siyasal çerçeve, Yunan ordusunun işlediği suçların konuşulmasını gölgeledi.
Tıpkı Mora katliamlarının yıllarca görmezden gelinmesi gibi.
Tarih, kazananın kalemiyle yazıldı.
Mora Katliamları ve Kişisel Hafıza
1821’de Mora’da:
Tripoliçe,
Kalamata,
Navarin,
Korinth,
Monemvasia
Müslüman ve Yahudi siviller sistematik biçimde öldürüldü.
Kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmadı.
Bu, açıkça etnik temizlikti.
Ve tarih, sadece kitaplardan ibaret değildir.
Bazen aile hikâyelerinde yaşar.
Katliamlar başladığında büyük dedelerimiz Mora’daydı.
Uzun Ahmet, çekirdek ailesini alıp kaçarak Seferihisar sahillerine ulaşmayı başarmıştı.
Bir sandalla.
Bir umutla.
Bir daha geri dönememek üzere.
İşte tarih, bazen bir harita değil, bir kaçış hikâyesidir.
Kıbrıs: Unutulan Bir Başka Cephe
Anadolu ve Mora’da yaşananlar, ne yazık ki tarihte tekil hadiseler değildi.
Benzer bir gerilim ve çatışma hattı, Doğu Akdeniz’de bu kez Kıbrıs’ta ortaya çıktı.
Kıbrıs’ta Rum ya da Yunan unsurlar, tarihin hiçbir döneminde ada üzerinde tek başına ve kesintisiz bir siyasî hâkimiyet kurmamıştır. Osmanlı Devleti 1571’de Kıbrıs’ı Venedik’ten savaşla almış, ada yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresinde kalmıştır. 19. yüzyılda ise ada, geçici olarak İngiliz yönetimine bırakılmıştır. Daha sonra kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti iki toplumlu bir devletti: Türkler ve Rumlar eşit ortak statüsüne sahipti. Ancak Yunanistan’daki cunta yönetimi adaya müdahale ederek Nikos Sampson aracılığıyla askerî darbe yaptırmış ve bu iki toplumlu cumhuriyeti fiilen ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen bugün Rum yönetimi, kendi ortadan kaldırdığı bu devletin tek temsilcisi gibi davranarak uluslararası alanda meşruiyet iddiasında bulunmayı sürdürmektedir.
Bu siyasal kırılmanın öncesinde ve sonrasında, Kıbrıs’ta EOKA terör örgütü, lideri Georgios Grivas ve 1974 darbesinin baş aktörlerinden Nikos Sampson öncülüğünde, 1950’lerden 1974’e kadar Ada’nın Yunanistan’a bağlanması (Enosis) hedefiyle Kıbrıslı Türklere yönelik sistematik saldırılar, etnik temizlik girişimleri ve katliamlar gerçekleştirdi.
Bu süreç:
köy baskınları
sivillerin infazı
evlerin yakılması
zorla göç ettirme
Türk yerleşimlerinin kuşatılması
gibi yöntemlerle ilerledi.
Şiddet, 1963’te tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırılarla doruk noktasına ulaştı. Kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmadan insanlar öldürüldü, toplu mezarlar ortaya çıktı, binlerce Türk göç etmek zorunda kaldı. Ada’daki Türk toplumu fiilen gettolara sıkıştırıldı.
1974’teki darbe ve Enosis girişimi ise bu sürecin son halkasıydı.
Türkiye’nin Barış Harekâtı, yalnızca askerî bir müdahale değil; toplu katliam ve etnik temizlik riskine karşı bir güvenlik hamlesi olarak ortaya çıktı.
Bu nedenle Kıbrıs meselesi, sadece diplomatik bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda insanî bir hayatta kalma meselesiydi.
Tarihsel tabloya bütüncül bakıldığında şunu görmek zor değil:
Mora’da,
Anadolu’da,
Kıbrıs’ta…
sivilleri hedef alan aynı zihniyet tekrar tekrar sahneye çıktı.
Batı’nın Jeopolitiği
Gerilim kime yarıyor?
silah satanlara
NATO bağımlılığını arttıranlara
bölgeyi kontrol etmek isteyenlere
Türkiye ve Yunanistan kavga ettikçe:
kazanan hep üçüncü taraf oluyor.
Tarih boyunca böyle oldu.
Bugün de farklı değil.
Sonuç: Hafıza, Adalet ve Sağduyu
Gerçekler şunlar:
Yunan ordusunun Anadolu’daki yakıp yıkma politikası belgeli
Mora katliamları belgeli
sivillere yönelik şiddet belgeli
Ama bu tarih:
bugünün insanlarına kin üretmek için değil
geçmişin hatalarını anlamak için var
Çünkü suç halkların değil, dönemin siyasetlerinin ve ordularının.
Ders çıkarılmazsa tarih tekerrür eder.
Ve yabancı güçlerin vaatlerine güvenerek komşusuyla kavga eden her ülke sonunda kaybeder.
Anadolu’nun bize öğrettiği en temel gerçek şu:
Barış komşuyla kurulur, emperyal güçlerle değil.
Atatürk’ün “Hektor’un öcü” sözü de tam olarak bunu hatırlatır:
Bu topraklar kimsenin sömürgesi değildir.
Ve tarih, er ya da geç adaletini bulur.
Atatürk’ün metaforik sözleri, Truva’dan Anadolu’ya kadar süregelen tarihi adaletsizliklere bir göndermedir. Tarih, kanıtla konuşmalı; propaganda veya komplo diliyle değil. Ders almak şart; aksi halde bu işlerin sonu çatışmaya varırsa hep olduğu gibi büyük güçler çeker gider ve bu kez kurban, hep mazlumu oynayan ama aslında saldırgan olan Yunanlar olur.



