Anadolu, Mezopotamya ve İran havzasını kapsayan geniş coğrafya, yalnızca bölge halklarının değil aynı zamanda küresel güçlerin de mücadele sahası olmuştur.
Yüzyıllardır dünyanın en kritik jeopolitik alanlarından biri olan Anadolu, Mezopotamya ve İran havzasını kapsayan geniş coğrafya, yalnızca bölge halklarının değil aynı zamanda küresel güçlerin de mücadele sahası olmuştur. Bu kadim coğrafya; enerji yolları, ticaret güzergâhları, stratejik geçiş noktaları ve tarihsel mirası nedeniyle emperyalist devletlerin bitmek bilmeyen hesaplarının merkezinde yer almıştır.
Ancak bu hesapların en kirli ve en ahlaksız tarafı, bölge halklarının birbirine karşı kullanılmasıdır. Yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşayan halklar; Türkler, Kürtler, Araplar, Farsiler ve diğer kadim topluluklar, dış güçlerin planlarında çoğu zaman yalnızca birer araç olarak görülmüştür.
Emperyalist güçler için bu coğrafyada yaşayan insanların kimliği, dili, kültürü ya da inancı hiçbir zaman gerçek anlamda önem taşımamıştır. Onlar için önemli olan tek şey kendi çıkarlarının korunmasıdır. Bunun için gerekirse toplumlar bölünür, halklar birbirine düşürülür, savaşlar kışkırtılır ve masum insanlar ateşe atılır.
Tarih bu gerçeğin sayısız örneğiyle doludur.
Bir dönem bu rolü İngiltere oynamıştır. Ardından Fransa aynı yöntemleri kullanmıştır. Günümüzde ise benzer stratejilerin Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından sürdürüldüğünü görmek zor değildir.
Yöntem neredeyse hiç değişmemiştir.
Önce bölgedeki etnik veya mezhepsel farklılıklar kaşınır. Ardından bu farklılıkların içinden bazı kişiler öne çıkarılır. Bu kişiler çeşitli şekillerde desteklenir, güçlendirilir, uluslararası platformlarda görünür hale getirilir. Daha sonra ise bu insanlar kendi halklarının sözcüsü gibi sunularak emperyalist planların uygulayıcısı haline getirilir.
En acı olan ise şudur: Bu süreçlerin sonunda bedel ödeyenler hiçbir zaman bu planları kuranlar değildir.
Bedel her zaman bölge halklarına ödetilir.
Emperyalizmin Kullandığı Yöntem
Emperyalist siyaset, tarih boyunca aynı taktikleri kullanmıştır: böl, parçala ve yönet.
Bu strateji yalnızca askeri müdahalelerle uygulanmaz. Aynı zamanda psikolojik, siyasi ve sosyal araçlarla da yürütülür. Yerel aktörler üzerinden yürütülen bu siyaset, çoğu zaman halkların kendi içinden çıkan bazı kişiler aracılığıyla gerçekleştirilir.
Bu kişiler çoğu zaman “lider”, “temsilci”, “özgürlük savunucusu” gibi kavramlarla sunulur. Ancak gerçekte yaptıkları şey, bölge halklarını büyük güçlerin stratejik hesaplarının içine sürüklemektir.
Bu durum özellikle Kürt meselesi etrafında defalarca yaşanmıştır.
Kürt halkı, yüzyıllardır bu coğrafyanın doğal ve kadim bir parçasıdır. Anadolu’da, Mezopotamya’da ve İran coğrafyasında yaşayan Kürtler bu toprakların tarihini birlikte paylaşmışlardır.
Ancak emperyalist güçler, bu gerçekliği çoğu zaman kendi planları için kullanışlı bir araç olarak görmüşlerdir.
Defalarca aynı senaryo sahneye konmuştur.
Kürtlerin içinden bazı gruplar desteklenmiş, silahlandırılmış, eğitilmiş ve ardından bölge ülkelerine karşı kullanılmak istenmiştir. Bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan sonuç ise çoğu zaman trajedi olmuştur.
Çünkü büyük güçlerin kurduğu masalarda küçük halkların kaderi yazılmaz.
O masalarda yalnızca çıkar hesapları yapılır.
Türkiye Gerçeği ve Ortak Kimlik
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, etnik ayrım üzerine değil ortak vatandaşlık anlayışı üzerine kurulmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bu anlayışın en açık ifadesidir:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Bu cümle çoğu zaman yanlış yorumlanır veya bilinçli şekilde çarpıtılır. Oysa bu söz etnik bir üstünlük veya etnik bir kimlik dayatması değildir.
Tam tersine bu söz, bir vatandaşlık tanımıdır.
Atatürk burada “Türk milleti” kavramını bir etnik kategori olarak değil, ortak bir devletin eşit vatandaşları olarak tanımlamıştır. Bu tanımın içinde Anadolu’da yaşayan herkes vardır.
Bu anlayışın temelinde ortak bir kader ve ortak bir vatan fikri bulunur.
Bu nedenle Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar da, diğer tüm vatandaşlar gibi eşit haklara ve özgürlüklere sahiptir. Bu gerçek, emperyalist planların en büyük engellerinden biri olmuştur.
Çünkü emperyalist stratejiler çoğu zaman toplumları birbirine düşürerek başarıya ulaşır.
Türkiye’de ise bu planlar büyük ölçüde başarısız olmuştur.
Kürtlere Açık Bir Uyarı
Burada özellikle Kürt kökenli kardeşlerimize açık ve samimi bir uyarı yapmak gerekir.
Tarih açıkça göstermiştir ki büyük güçlerin kurduğu oyunlarda kullanılan halklar hiçbir zaman kazanan taraf olmamıştır.
Bugün ABD ve İsrail’in bölge politikalarına bakıldığında aynı senaryonun yeniden sahneye konmak istendiğini görmek zor değildir.
Bölgedeki bazı grupların silahlandırıldığı, eğitildiği ve çeşitli siyasi projeler için hazırlandığı bilinen bir gerçektir.
Ancak bu tür projelerin sonunun nereye vardığı Irak’ta da görülmüştür.
Suriye’de de görülmüştür.
Ve tarihin farklı dönemlerinde başka yerlerde de görülmüştür.
Büyük güçlerin kurduğu masalarda verilen sözlerin çoğu zaman hiçbir değeri yoktur.
Bugün destek verilen yapılar, yarın bir pazarlığın konusu haline gelebilir.
Bugün verilen vaatler, yarın unutulabilir.
Bu nedenle Kürt halkının kendi geleceğini emperyalist planların üzerine kurması son derece tehlikeli bir yoldur.
Hiçbir halk, başka devletlerin stratejik projelerinin aracı haline gelerek gerçek özgürlüğe ulaşamaz.
İran ve Bölgesel Tehlike
Bugün bölgede yeni bir gerilim hattı İran üzerinden kurulmaya çalışılmaktadır.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hukuki meşruiyeti tartışmalı saldırıları bölgeyi yeni bir çatışma ortamına sürükledi.
Bu ortamda bazı silahlı grupların yeniden devreye sokulması ihtimali de konuşulmaktadır.
Tahminlere göre on bin civarında silahlı unsurdan oluşan bazı yapılar, dış istihbarat servisleri tarafından desteklenmekte ve bölgesel krizler için hazır tutulmaktadır.
Eğer bu tür gruplar İran halkına karşı bir çatışma ortamı yaratmaya kalkarsa, bunun sonuçları yalnızca bu gruplarla sınırlı kalmayacaktır.
Ne yazık ki İran’da yaşayan masum Kürt vatandaşlar da bu gerilimin hedefi haline gelebilir.
Bu nedenle İran’daki Kürt kökenli vatandaşların da aynı sağduyuyu göstereceklerine inanmak gerekir.
Hiçbir halk, başkalarının planladığı bir savaşın parçası olmamalıdır.
Orta Doğu’da Gerçek Barış Nasıl Sağlanır?
Bugün Orta Doğu’da kalıcı barışın önündeki en büyük engellerden biri dış müdahalelerdir.
Bölge halklarının kendi kaderlerini kendilerinin belirleyebilmesi için dış güçlerin askeri ve siyasi müdahalelerinin sona ermesi gerekir.
Eğer ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hukuka aykırı saldırıları püskürtülür, bölgedeki yabancı askeri varlıklar sona erer ve bölge ülkeleri kendi güvenlik mimarilerini kurabilirse, Orta Doğu’da yeni bir denge kurulabilir.
Bununla birlikte İsrail’in elinde bulunan nükleer silahların uluslararası denetime açılması ve Birleşmiş Milletler gözetiminde bölge dışına çıkarılması da kalıcı güvenlik için önemli bir adım olacaktır.
Nükleer silahların gölgesinde barış inşa edilemez.
Orta Doğu’nun ihtiyacı olan şey yeni silahlar değil, yeni bir güvenlik anlayışıdır.
Atatürk’ün Öngörüsü
Mustafa Kemal Atatürk, Dünyada ve Orta Doğu’daki dengeleri son derece iyi okuyan bir devlet adamıydı.
Bölgenin tarihsel ve stratejik gerçeklerini dikkatle analiz eden Atatürk, dış müdahalelerin ve yapay devlet projelerinin bölgede kalıcı sorunlara yol açabileceğini çok erken bir dönemde dile getirmişti.
Bugün Orta Doğu’da yaşanan pek çok kriz, aslında bu öngörülerin ne kadar isabetli olduğunu göstermektedir.
Bölge halklarının iradesi dışında oluşturulan siyasi projeler, çoğu zaman uzun vadeli istikrarsızlıklara yol açmaktadır.
Bu nedenle Orta Doğu’nun geleceği ancak bölge halklarının ortak iradesiyle şekillenebilir.
Emperyalist Masalara Açık Mesaj
Bugün bazı çevrelerin hâlâ emperyalist güçlerin masalarına oturarak siyaset yapabileceklerini düşündükleri görülüyor.
Ancak tarih bu tür girişimlerin sonunun çoğu zaman hüsran olduğunu göstermiştir.
Bölge halkları artık geçmişteki hataları daha net görmektedir.
Kimlerin gerçekten halkların çıkarlarını savunduğu, kimlerin ise başka güçlerin projelerine hizmet ettiği giderek daha açık hale gelmektedir.
Hiçbir halk sonsuza kadar kandırılamaz.
Hiçbir toplum sonsuza kadar manipüle edilemez.
Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.
Son Söz: Bu Coğrafyanın Sahibi Halklardır
Bu kadim coğrafya binlerce yıllık bir tarihe sahiptir.
Bu topraklarda sayısız medeniyet doğmuş, gelişmiş ve iz bırakmıştır.
Ancak bu coğrafyanın gerçek sahibi hiçbir zaman dış güçler olmamıştır.
Bu toprakların gerçek sahibi burada yaşayan halklardır.
Eğer bu halklar birbirine karşı değil, birbirleriyle birlikte hareket ederse emperyalist planların başarı şansı kalmaz.
Bugün yapılması gereken şey geçmişin hatalarından ders almak ve geleceği ortak akıl ile kurmaktır.
Hiçbir halk başka güçlerin satranç tahtasında piyon olmamalıdır.
Hiçbir toplum başkalarının kurduğu masalarda kendi kaderini aramamalıdır.
Bu coğrafyanın geleceği Washington’da, Londra’da ya da başka başkentlerde yazılmayacaktır.
Bu coğrafyanın geleceği Ankara’da, Tahran’da, Bağdat’ta, Şam’da ve bu topraklarda yaşayan halkların iradesinde şekillenecektir.
Ve günün sonunda tarih şu gerçeği bir kez daha yazacaktır:
Bu toprakların kaderini, ancak bu toprakların insanları belirler.
Ne mutlu Türküm diyene
Ünal GÜL



