TARİHİN GÖLGESİNDE BUGÜNÜ OKUMAK Tarih bazen bir kitap değildir; bir uyarıdır. Okumayanı cezalandırır,
BAĞIMSIZLIK MI, BAĞIMLILIK MI? TARİHİN GÖLGESİNDE BUGÜNÜ OKUMAK
Tarih bazen bir kitap değildir; bir uyarıdır. Okumayanı cezalandırır, ders almayanı tekrar tekrar aynı uçuruma sürükler. Bugün Türkiye’nin önünde duran tabloya baktığımızda, bu uyarının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Bir zamanlar Kurtuluş Savaşı’nda karşımızda olan güçler… Sonrasında her kritik dönemeçte Türkiye’nin karşısında saf tutanlar… Bugün yine sahnede. Değişen sadece yöntemler. Dün işgal ordularıyla gelenler, bugün üsler, anlaşmalar ve “çok uluslu yapılar” üzerinden aynı hedefe ilerliyor.
Bu bir tesadüf mü?
Hayır.
Bu bir süreklilik.
TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?
1914’te yaşanan bir olay, bugün adeta yeniden canlanıyor. Goeben ve Breslau… Osmanlı’ya “katılan” ama kontrolü hiçbir zaman Osmanlı’da olmayan savaş gemileri… Türk bayrağı çekildi, ama kararlar başkasına aitti.
Ancak mesele sadece bu da değildi.
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Osmanlı Devleti’nin parası halktan toplanan bağışlarla (Donanma Cemiyeti) ödenmiş olan Sultan Osman ve Reşadiye adlı iki büyük zırhlıya İngiltere tarafından el konulmuştur.
Bu olayın anlamı şuydu:
Parayı siz ödersiniz,
ama gücü başkası elinizden alır.
Tarih nettir:
Gemileri teslim almak üzere 1300 bahriyeli ve kurmay heyet 9 Temmuz 1914’te İngiltere’ye ulaştı.
Ancak sadece haftalar sonra, 3 Ağustos 1914’te İngiltere bu gemilere el koydu.
Bu bir gasp değil miydi?
Bu bir müttefiklik miydi?
Yoksa açık bir güç gösterisi mi?
Aradan 100 yıldan fazla zaman geçti.
Peki bugün ne yaşıyoruz?
Aynı senaryonun modern versiyonunu.
Türkiye’nin parasını ödediği halde teslim edilmeyen uçaklar…
F-35 Lightning II programı…
Türkiye bu projenin ortağıydı.
116+18 adet F-35A siparişi verilmiş, yaklaşık 11 milyar dolarlık bir taahhütte bulunulmuştu.
Sonuç?
Parayı ödedik.
Projede yer aldık.
Ama uçakları alamadık.
1914’te gemiler…
Bugün savaş uçakları…
Aynı zihniyet.
Aynı yöntem.
Aynı sonuç.
Ve daha da vahimi:
Türkiye’nin hava savunması söz konusu olduğunda, kendilerini “müttefik” olarak tanıtan ülkeler, kritik sistemleri vermemekte ısrar ediyor.
Bu ne anlama gelir?
Bu, bir ülkenin savunmasız bırakılmasıdır.
Bu, bağımlı hale getirilmesidir.
Bu, gerektiğinde baskı altına alınabilmesi için hazırlık yapılmasıdır.
Ve tarih bize şunu söylüyor:
Bu tür süreçlerin sonu çoğu zaman diplomasiyle değil, çatışmayla sonuçlanır.
Bugün yaşananlar sadece birer kriz değil…
Yarın açık bir savaşa dönüşebilecek gelişmelerin habercisidir.
Sonuç?
Osmanlı, istemediği bir savaşa sürüklendi.
Ve ardından gelen felaket: işgal, parçalanma, yıkım.
Bugün Cem Gürdeniz’in “Yavuz ve Midilli hatası tekrar ediliyor” uyarısı bu yüzden sıradan bir yorum değildir. Bu, tarihin içinden gelen bir çığlıktır.
NATO ADI ALTINDA NE KURULUYOR?
İstanbul Boğazı gibi dünyanın en kritik geçiş noktalarından birinde NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulması…
Güneydoğu’da çok uluslu bir NATO kolordusu planı…
Bunlar sadece askeri kararlar değildir. Bunlar jeopolitik yön tayinidir.
Ve şu soruyu sormak zorundayız:
Bu yapıların kontrolü gerçekten Türkiye’de mi olacak?
Yoksa 1914’te olduğu gibi, görünürde bizim ama gerçekte başkalarının yönettiği yapılar mı oluşacak?
TÜRKİYE KİMİN SAVAŞINA SÜRÜKLENİYOR?
Bugün dünya açık bir güç mücadelesi içinde. ABD, Rusya, Çin ve bölgesel aktörler arasında sert bir rekabet var. Bu tabloyu bazıları “3. Dünya Savaşı” olarak tanımlıyor.
Peki Türkiye bu denklemde ne yapmalı?
Cevap basit:
Tarafsız kalmalı.
Kendi çıkarını korumalı.
Kimsenin taşeronu olmamalı.
Ama alınan kararlar bu yönde mi?
Hayır.
Aksine, Türkiye’nin Rusya ve İran gibi ülkelerle karşı karşıya gelme riskini artıran adımlar atılıyor.
ÇELİŞKİLERİN ÜLKESİ Mİ OLDUK?
Bir yanda “İsrail’e karşıyız” söylemi…
Diğer yanda ABD ve NATO üzerinden İsrail’in çıkarlarıyla örtüşen askeri yapılanmalar…
Bu nasıl bir tutarlılıktır?
Bu nasıl bir stratejidir?
Devlet yönetimi söylemlerle değil, eylemlerle ölçülür. Ve bugün eylemler ile söylemler arasında derin bir uçurum vardır.
Üstelik mesele sadece çelişki de değildir.
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın, hiçbir şeyi saklama gereği duymadan, açık açık iktidar mensuplarıyla birlikte Türkiye’yi parçalanmaya götürebilecek çalışmalar yürütüldüğünü ifade etmesi kabul edilebilir değildir.
Bu nasıl bir pervasızlıktır?
Bu nasıl bir cürettir?
Ve daha da önemlisi: Buna neden sessiz kalınmaktadır?
Hiçbir egemen devlet, kendi topraklarında görev yapan bir yabancı temsilcinin bu tür ifadelerini görmezden gelemez.
Böylesi bir durum karşısında yapılması gereken açıktır:
Bu küstah tutum derhal karşılık bulmalı, ilgili kişi “persona non grata” ilan edilerek Türkiye’den gönderilmelidir.
Aksi halde bu sessizlik, zafiyet olarak okunur.
Ve tarih göstermiştir ki, zafiyet gösterilen her yerde baskı daha da artar.
EGE, AKDENİZ VE KIBRIS: GERÇEKLER ORTADA
Ege’de haklarımız tartışılıyor.
Doğu Akdeniz’de dışlanmaya çalışılıyoruz.
Kıbrıs’ta denge sürekli aleyhimize zorlanıyor.
Bu süreçlerde kimler karşımızda?
ABD, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail…
Ve şimdi aynı blokla askeri entegrasyon mu?
Bu, stratejik bir akıl değil; stratejik bir çelişkidir.
MECLİS NEREDE?
En kritik sorulardan biri de budur:
Bu kararlar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçti mi?
Eğer geçmediyse, bu durum sadece siyasi değil, aynı zamanda hukuki bir sorundur.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Bu söz bir süs değildir. Bir anayasal ilkedir.
TARİHİN EN BÜYÜK YANILGISI: “BİZE BİR ŞEY OLMAZ”
Her çöküşten önce aynı cümle kurulur:
“Bize bir şey olmaz.”
Osmanlı da böyle düşündü.
Birçok devlet böyle düşündü.
Hepsi yanıldı.
Türkiye’nin en büyük gücü coğrafyasıdır.
Ama aynı zamanda en büyük riskidir.
Bu coğrafyada hata yapma lüksü yoktur.
BU BİR UYARI YAZISIDIR
Bu yazı bir korku senaryosu değildir.
Bir hatırlatmadır.
Türkiye, tarih boyunca en büyük darbeleri dış güçlerden değil, yanlış iç kararlar yüzünden almıştır.
Bugün atılan adımlar, eğer dikkatle değerlendirilmezse, yarının geri dönüşü olmayan sonuçlarını doğurabilir.
SON SÖZ
Devletler dostluklarla değil, çıkarlarla hareket eder.
Kalıcı dost yoktur, kalıcı çıkar vardır.
Türkiye’nin çıkarı:
Bağımsız kalmaktır
Tarafsızlığını korumaktır
Kendi askeri ve siyasi iradesine sahip çıkmaktır
Bugün alınan kararlar bu üç ilkeye hizmet etmiyorsa, sorgulanmalıdır.
Çünkü mesele siyaset değil.
Mesele vatandır.
Ve tarih affetmez.
TARİHİN KAPISI YİNE ARALANIYOR
Bugün gelinen noktada artık mesele sadece bir dış politika tercihi değildir. Mesele, Türkiye’nin geleceğinin kim tarafından, hangi iradeyle belirleneceğidir.
Eğer bu gidişat sorgulanmazsa…
Eğer millet iradesi devre dışı bırakılmaya devam ederse…
Eğer “güvenlik” adı altında bağımlılık derinleştirilirse…
Bunun sonu bellidir.
Tarih bize bunun sonucunu defalarca göstermiştir.
Ve o sonuç her zaman ağır olmuştur.
AÇIK VE NET UYARI
Aksi takdirde aynen 112 yıl önce olduğu gibi, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtları vatanımızın ve milletimizin başını belaya sokarlar.
Ancak tarih şunu da göstermiştir:
Bu millet diz çökmez.
Ne zaman ki karanlık çöker,
ne zaman ki yanlışlar zirveye ulaşır,
işte o zaman içinden bir çıkış yolu doğar.
Tam bağımsızlıkçı Kemalist çoğunluk, yıkımdan sonra yine kurtuluşa giden yolu açar.
MİLLETİN SON KARARI
Asil Türk milleti…
Artık kaderini kendi eline alması gereken zamanın geldiğini mutlaka görecektir.
Çünkü hiçbir güç,
kendi kaderine sahip çıkmaya karar vermiş bir milleti durduramaz.
Ve o gün geldiğinde,
tarih bir kez daha yazılacaktır.
Ama bu kez…
Bedeli çok daha ağır olabilir.
Ünal Gül



