TCG Muavenet’in ABD uçak gemisi USS Saratoga tarafından 2 Ekim 1992‘de iki adet Sea Sparrow füzesi ile vurulmasının üzerinden 34 yıl geçmesine rağmen gizemini koruyor. “Acı bir kaza” denilerek geçiştirilmek istenen olayın “kaza olmadığını” ilk günden söyledik. Diğer yayın organları da sonradan bu görüşümüzü destekledi. Dava dosyasına “kanıt” olarak giren bu haberlerimizin kaynağı ne idi?
Kuzey Ege’de “Display Determination-92” (Kararlılık Gösterisi-92) adlı müşterek NATO tatbikatı sırasında DM-357 borda numaralı TCG Muavenet adlı gemimiz 2 Ekim 1992 tarihinde ABD uçak gemisi USS Saratoga‘dan (CV-60) fırlatılan iki füze ile vuruldu. Bugün üzerinden tam 34 yıl geçmesine rağmen olaydaki “sır perdesi” aralanabilmiş değil.
Bu vesile ile halen “neye kurban gittiğini” bilmediğimiz TCG Muavenet’i tekrar hatırlatırken, Gemi Komutanı Kurmay Yarbay Kudret Güngör’ü, Teğmen Alper Tunga Akan’ı, Telsiz Astsubayı Serkan Aktepe’yi, İkmal Çavuş Mustafa Kılınç’ı ve Topçu Er Recep Akan’ı bir kez daha analım, şehitlerimizi ve bu olayı unutmayalım.
İLK GÜNDEN İTİBAREN “KAZA DEĞİL” DEDİK
O tarihlerde Meydan Gazetesi’ndeydim. 3 Ekim sabahı, 07.30’da radyodaki haberi duyup, “Bu kaza değil” diye yataktan fırladığımı hatırlıyorum. Eşim, tepkime anlam veremediği için korkulu gözlerle beni süzüyordu. Olayı anlattım ve en az dört ya da beş kişinin hayatını kaybetmiş olabiileceğini, gemi komutanının da aralarında olabileceğini söyledim. (O sırada can kaybı konusunda henüz bilgi yoktu).
“KAYNAĞIN SAĞLAM MI?”
İzin günüm olmasına rağmen. Gazetenin Yazı İşleri’ni arayarak, “Bu kaza değil. Ben geliyorum ve neden kaza olmadığını yazacağım” dedim. “Emin misin, kaynağın sağlam mı?” şeklindeki soruyu da tereddütsüz “Evet” diyerek karşıladım.
Ertesi günü gazeteler “Dost ateşi ile vurulduk”, “Ege’de Ameriken Vahşeti”, “Talihsiz Kaza” gibi başlıklarla çıkarken biz olayı “Bu bir kaza değil” manşeti ile duyurduk. Haberde Sea Sparrow füzelerinin “yanlışlıkla fırlatılamayacağını” teknik yönleriyle aktardık. Neden şehit sayısının 5 ile sınırlı kaldığını köprüüstü grafikleriyle açıkladık. Dahası, neden bir başka gemi değil de TCG Muavenet’in hedef seçildiğini yorumladık.

Zira TCG Muavenet, kuzey denizi için “açık köprüüstü” olarak tasarlanan bir gemi idi. Donanmamıza katıldıktan sonra “açık köprüstü” kapatılmış, böylelikle kapalı köprüstünin önünde bağımsız bir koridor oluşmuştu. Gemi komutanı ile birlikte 4 personel bu “koridorda” görev yapıyordu.
Eğer başka bir gemimiz saldırıya hedef olsaydı, şehit sayısının 12 ya da 14’e yükselmesi kaçınılmazdı. Bu “zırhlı koridor” kayıp sayımızı sınırlamıştı. Besbelli, “nedeni belli olmayan” bu saldırıda belki de bu özellik kollanmış, tepkinin mümkün olduğunca “hafifletilmesi” amaçlanmıştı.

Devam eden günlerde diğer gazeteler ve TV’ler de “bunun bir kaza olmadığı” yolundaki haberlerle görüşümüzü desteklerken, biz bu kez “ABD bize gemi borçlu” manşeti ile çıktık. TCG Muavenet’in ulaşan fotoğraflarında hasarın “giderilebilir” göründüğünü ama bunun “yanıltıcı” olduğunu yine teknik verilere ve “uzman” görüşlerine dayanarak anlattık.
BASIN İLK KEZ DENİZ KURDU’NA DAVET EDİLİYOR
Şimdi filmi geriye saralım ve “uzmanın kim olduğuna” bakalım…
80’li yılların başında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, “kendini kamuoyuna ifade edebilmek” ve “şeffaflaşma” adına ilk kez gazetecileri “Deniz Kurdu” tatbikatına davet etme kararı almıştı. O tarihlerde Yeni Asır Gazetesi’nin İstanbul muhabiri idim. Yöneticilerim, denize olan tutkumu bildikleri için beni bu göreve yazmışlardı.
Hevesle ve heyecanla Gölcük Donanma Komutanlığı’na davet tarihinden bir gün önce gittim. Dolayısıyla Donanma Kurmay Başkanı ile sohbet fırsatı bulabildim.
Kurmay Başkanı, gemiye çıkacak gazeteciler konusunda “askeri gizlilik” açısından tedirgin görünüyordu. Ertesi gün üçerli – beşerli gruplar halinde dağıtıldığımız gemilerde de durum farklı değildi. Sadece belli bölümlere giriş iznimiz vardı. Silah, mühimmat, sistem hakkındaki sorularımıza ise son derece sınırlı cevaplar veriliyordu.
TATBİKATLARDA EDİNDİĞİM İZLENİM
Katıldığım üçüncü veya dördüncü Deniz Kurdu’nda bir farklılık hissettim. Diğer gazeteci arkadaşlarım, ikişerli, üçerli gruplar halinde gemilere dağıtılırken, ben bulunduğum gemide tek başımaydım.
Sonunda nedenini öğrenebildim. Denizi, askeri bahriyeyi sevdiğim, belli kurallara özenle uyduğum (örn. Gemiye binerken önce sancağı selamlama gibi) ve savunma sistemlerine ilgi duymam dikkat çekmişti.
Deniz Kuvvetleri kendini “Kapalı bir kutu” olarak tanımlıyor, günü geldiğinde onlarla “benzer dili konuşabilen” bir kişinin olaylara farklı yaklaşabileceğini düşünüyordu. “Kapalı kutu”nun kapağı kısmen de olsa açılmış, basınla değişik bir iletişim modeli “denenir” olmuştu.
YAYINLANAN HABERLER DAVA DOSYASINDA
Konuyu “Muavenet Olayı”na bağlayalım…
O yıllarda Deniz Kurdu tatbikatlarında Deniz Kuvvetleri’ndeki Meko sınıfı hariç hemen her gemisine binme fırtsatı buldum. 21 günlük seyir deneyimi yaşadığım DM-357 Muavenet de bunlardan biri idi… Aynı zamanda mayın dökme yeteneğine sahip olduğu için borda numarasının önünde “Destroyer-Mayın” anlamına gelen “DM” ibaresi yer alıyordu.
İşte bu “iletişim modeli”, sonucunu “Muavenet Olayı”nda gösterdi. Tatbikatlarda edindiğim bilgi ve izlenimlerle derlediğim haberlerin ABD’ye sunulan dava dosyasına eklendiğini sonradan öğrendim.
Birkaç yılın ardından ABD, hurdaya ayırdığımız TCG Muavenet’e karşılık tazminat olarak ilk etapta Türkiye’ye 4 adet Knox sınıfı fırkateyn hibe etti ve dosya böylece kapatıldı. Bu sayıya daha sonra 4 gemi daha eklendi, Ancak onların “hibe” değil “satış” olduğu ortaya çıktı.
Uzun yıllar “G” (Gabya) sınıfı olarak donanmamıza hizmet eden bu gemilerin 2019 yılında Gölcük Donanma Komutanlığı’ndaki karşılama törenine “Senin de bu işte büyük emeğin ve payın var” denilerek davet edilmem, gazetecilik yaşamımdaki önemli anılar arasında yerini aldı.
TURKSAIL Haber Linki İçin Tıklayın !
DemirHindi
4 Ekim 2026 – 19:46


