“Habemus Papam !” ”Bir Papamız Var !”

Papa 14. Leo bir kaç günlüğüne Türkiye’ye resmî bir ziyarette bulundu, bizler bütün gündemimizi bir yana bıraktık, varsa yoksa bu ziyaret konuşuldu. Ben her hangi bir başka konuda bu kadar çok “Komplo Teorisi” yazısı ve yorumu okuduğumu hatırlamıyorum. Toplumumuzun bilgisizlik düzeyi de inanılmaz boyutlarda.

Sorgulamak, gerçeği araştırmak ve öğrenmek, akademik verileri, belgeleri esas alarak yazmak çok uzun süredir toplumsal alışkanlığımız olmaktan çıktı. Varsayımsal, çoğunlukla bilgi, belge ve verinin yerini inançların aldığı bir toplumda yaşıyoruz ve bilgi her anlamda değerini yitirmiş durumda. Hal böyle olunca da aklınıza geleni aklınıza geldiği gibi yazın.

Bu durumda da “Enformasyon Toplumu” nun yerini pek tabii “Dezenformasyon Toplumu” alıyor. Şu ziyarete bir de “Komplo Teorileri”nin bir yana bırakarak bakalım. Italya’nın başkenti Roma’da yerleşik Vatikan Devleti 11 Şubat 1929’daki Laterano Antlaşması ile bağımsızlığını kazanmış 0,44 km2 yüzölçümüne ve Vatikan Pasaportu’na sahip 400, geçici oturma müsaadesine sahip yaklaşık 400 ila 600 kişiden oluşan ortalama 1000 kişilik nüfusu, resmî dilleri İtalyanca ve Latince olan bağımsız bir devlet, Papa da bu devletin Devlet Başkanıdır. Vatikan dünyanın da en zengin devletlerinden birisidir. Dünya geneli inanılmaz ölçülerde çok büyük bir mal varlığına sahiptir. Bu varlığın rakamsal olarak tam değeri bilinmiyor.

Papa hangi ülkeye giderse gitsin bu ziyaretlerdeki resmî kimliği “Vatikan Devlet Başkanı”dır, Katolik Dünya’nın Ruhanî Lideri değil. Dolayısıyla Papa da diğer tüm devlet başkanları gibi her hangi bir ülkeye resmî ziyarette bulunabilir, bu doğal, olağan bir durumdur kaldı ki Türkiye gibi tarihi olarak “Hristiyanlık Tarihi ve Mirası”nın çok kuvvetli olduğu bir ülkeyi ziyaret etmek istemesi, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istemesinden de daha doğal bir şey de düşünülemez.

Biz Türkler Anadolu’da kendi Resmî Tarih’imizi 1071 yılında, Malazgirt Savaşı ile başlattık. Bu durum aslında bu topraklarda kendi kendimize verebileceğimiz de en büyük zarardı çünkü tüm arkeolojik bulgular Anadolu Topraklarında Türk varlığının daha ilk yüzyıllardan başlayarak mevcut olduğunu da bugün kanıtlamış durumda. 1071 öyle bir beyinlerimize çakıldı ki bu tarihten önceki Anadolu Tarihi’ni hiç önemsemedik oysa ki bu topraklar üstünde kurduğumuz bütün devletler binlerce yıllık bir tarihin de mirasçısıydı.

Biz Roma’yı hep İtalya Roma’da aradık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Roma İmparatorluğu’nun asıl mirasçısı ve İstanbul’un da asıl başkent oldugunu bir türlü idrak edemedik. Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman gibi hükümdarlar bu durumun da gayet bilincindeydi öyle ki Kanunî bugüne ulaşmamış olan som altın 7 katlı bir taç da yaptırmıştı Roma İmparatorluğunun devamı olduğu hükmünde dünyaya siyasal mesaj vermek amacıyla. Bu insanlar kuşkusuz çağının vizyon sahibi, çok iyi yetişmiş çok büyük devlet adamlarıydı Osmanlı’nın Çöküş Dönemi hükümdarlarının aksine.

Atatürk Devrimi ve Türk Aydınlanması ile Ankara Üniversitesi Dil Ve Tarih Coğrafya Fakültesi (Kuruluş : 1935), Dil ve Tarih Kurumu gibi kurum ve kuruluşlarca bir parça “Tarih Bilinci” oluşturulmaya çalışılsa da maalesef Türk Toplumunda kalıcı ve etkin bir “Anadoluluk Bilinci” oluşamadı ve bunun da en önemli sebebi bilgi ve bilimin önüne gecen siyasal akım ve tercihler oldu, Türk Halkı üstünde yaşadığı ve “Vatan” dediği toprakların tarihine sahip çıkamadı.

Varsa yoksa 1071!

Hz. İsa’nın tüm yaşamı, eylemleri bugün İsrael topraklarında geçmiştir. Hz.İsa Aramîce konuşan, Yahudi gelenekleri ile büyümüş, etnik olarak Süryanî kökenli bir aileden gelmiş ve öğretisini de Yahudilik Kültürü içinde duyurmuştur. Onun herhangi bir başka din kurmak gibi bir amacı olmamıştır. Hz. İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilmesinden sonra adına Havari denen takipçileri Kudüs’te kendilerine uygulanan zulümden kaçarak Hz. İsa’nın öğretisini yaymak amacı ile önce Şam’a daha sonra Antakya’ya ve oradan da bütün dünyaya yayılmışlardır.

Antakya tarihte “Mesih İzleyeni” anlamına gelen “Hristiyan” sözcüğünün bu yeni inanışı tanımlamak için kullanıldığı ilk Hristiyan Topluluktur. Bu dinin ana kuramcısı da Tarsus’lu Aziz Pavlus’tur. Bugün “Hristiyanlık Dini” olarak bilinen dinin tüm temellerini, felsefesini Aziz Pavlus çeşitli Hristiyan Topluluklarına yazdığı mektuplarla olgunlaştırmıştır ve Hristiyanlık’ta ”İlk 7 Kilise” diye geçen (Kilise =Topluluk) ilk Hristiyan Toplulukları da Anadolu’da kurulmuştur. Bu 7 Kilise Efes, Smyrna (İzmir), Laodikeia (Goncalı), Sardis (Salihli), Bergama, Philadelpheia (Alaşehir) ve Thyateira (Akhisar)’dır. Yani Hristiyanlık Anadolu’da doğmuş, örgütlenmiş bir dindir. Bu sebeple de Türkiye bu inancın inananları için çok önemli bir Hac Merkezi’dir. Dolayısıyla Papa’nın, bırakınız her hangi bir başka gerekçeyi, sadece kişisel merakı ve Hac görevini yerine getirme arzusu dahi bir resmî ziyarette bulunması için fazlasıyla yeterlidir.

Bu ziyaretin bir başka amacı da İznik ziyaretidir. İznik ilk 7 Kiliseden birisi değildir ancak bu yıl 1700. yıl dönümü olan ve 325 yılında yapılan İznik Ekümenik Konsülü Hristiyanlık Tarihi’nin Teoloji anlamında mihenk taşlarından birisidir. “Ekümenik Konsül” denen bu Konsüller, ki Ekümenik “Dünyasal, Bilinen Dünyaya ait, o dönem Roma İmparatorluğu” demektir, dünyanın her yerinden gelen Hristiyan din adamlarının Hristiyan Teolojisine dair tartışmaları yaptığı ve kararlar aldığı toplantılardır. Bu Konsüllerden ilk sekiz tanesi İznik, İstanbul, Kadıköy olmak üzere 9 yy’a kadar Anadolu Topraklarında gerçekleşmiştir. Yani Anadolu Hristiyanlık Dininin Teolojik Felsefesi’nin de oluşturulduğu ilk merkezdir.

İznik Gölü’nün sularının çekilmesi ile ortaya çıkan kilise yapısı çok yeni bir arkeolojik bulgudur ve Papa’nın muhtemelen ilk Konsül’ün gerçekleştiği ve çok büyük bir tarihî öneme sahip bu bina kalıntısını görmek istemesinde de, orada ölmüşlerinin ruhuna bir ayin yapmasında da hiç bir olağan dışılık yoktur. Bu ayin çok eleştirildi oysa ki Türkiye Anayasal olarak “Laik” bir ülkedir ve herkesin din özgürlüğünü de garanti altına alır. Nihayetinde de özel izinle yapılmış bir ayindir bu, öküzün altında buzağı aramaya da gerek yok.

Papa Vatikan Devlet Başkanı sıfatı ile Ankara’da gerçekleştirdiği resmî programından sonraki program “Özel Program”dır. Bu program kapsamında Katolik Dünyanın Ruhani Lideri sıfatı ile ülkemizde zaten çok az sayıda bulunan, tüm hakları Lozan Barış Anlaşması ile uluslararası teminat altına alınmış Katolik Cemaat ile bir araya geldi, ayinlerini yaptı.

Bu programın bir bölümünde de Ekümenik (Dünyasal) Ortodoks Patriği ve Patriklik Yetkilileri ile bir araya geldiği programlardı ki Hristiyanlık Dininin iki tarihî mezhebinin liderinin bir araya gelmesi de yine çok olağan bir durumdur. Türkiye devlet olarak nasıl ki İslam Ülkeleri yetkileri ile bir araya gelir, İslam Ülkeleri Konferanslarının daimi katılımcısıdır, bu da benzer bir durumdur. Katolik ve Ortodoks kiliseleri 1054 yılından beri aralarındaki çeşitli teolojik ve uygulama farklılıkları sebebi ile ayrılmıştır ve yüz yıllardır bu iki mezhebin tek bir çatı altında toplanması da konuşulur ancak buna yönelik somut bir gelişme en azından kısa vadede yoktur. Ancak diğer yandan İsrael ile çok yakın ilişkide bulunan Trump’ın da dahil olduğu Evanjelist Kilise, ki ne Ortodoks ne Katolik Kilisesi bu mezhebi kabul etmiyor ve din dışı görüyor, dünya siyasetinde çok etkili olmaya başladığı için aralarında bir dayanışma ve güç birliği ile Evanjelistlere karşı bir siyasal yapılanmayı geliştirme ve genişletme hedefleri de kuşkusuz vardır. Türkiye de bu yeni yapılanma içinde destek almayı umdukları bir ülkedir jeopolitik, siyasal, ekonomik, tarihsel önemine istinaden.

Papa’nın seçildikten sonra ilk resmî ziyareti Türkiye’ye yapması dünyaya verilmiş önemli bir mesajdır ve bu bizlerin lehine bir durumdur tabii ki Anayasamız, Devlet varlığımız, Lozan, Montrö gibi uluslararası teminatlarımız, Misak-ı Milli gibi olmazsa olmazlarımızdan taviz vermediğimiz sürece !

Müge Ataman