Esir pazarları

Eser gerçekten çok güzel çizgileri olan sade bir tablo.

Reşit olmayan kız çocuklarının cinsel istismarıyla anılan Jeffrey Epstein’e ilişkin skandal dosyalar açılınca,1846 yılında yasaklanan esir pazarları günümüzde farklı bir şekilde devam ediyor mu diye düşünmeden edemedim. Sizler için Osmanlı’dan günümüze esir pazarlarını güncellemek istedim.

Bu hikayeye, Hayat /Tarih Dergisinin Eylül 1965 tarihli 8.sayısında Esir Pazarları isimli bir yazı ile başlamak istiyorum.

Aşağıda okuyacağınız yazı ,1850 yıllarında İstanbul’a gelen İngiliz hanımı Miss Pardoe’nun meşhur seyahatnamesinden tercüme edilmiştir. Türkiye’de esirlik o sıralarda yasaklandığı için, yazar, İstanbul esir pazarının son yıllarını bize tasvir ediyor demektir. Bu yıllarda, esirlik birçok devletlerde henüz ilgi edilmemişti. Mesela Rusya halkının dörtte birinden fazlası esirdi. Birleşik Amerika ve Brezilya gibi ülkelerde de milyonlarca esir yaşıyordu. Türkiye’deki esirlerin durumu, aşağıda okuyacağınız gibi, diğer ülkelerdekinden çok daha iyiydi.

Yazan: Miss Pardoe

“İstanbul’daki esir pazarları hakkında birçok yazılar yazılmış bir o kadar da resim yapılmıştır. Yazılar arasında hatalı olanlar bir hayli yekûn tutmaktadır. Bu tip yazılar, Avrupalıların dehşet hislerini tahrik etmiştir. Oysa, bütünü ile ele alınırsa, Türkiye’deki esir pazarlarının hiç de öyle anlatıldığı gibi olmadığı anlaşılır.

İstanbul’daki bu pazarların durumu elbette münakaşa edilebilir. Fakat bizim mevzumuz bu değil. Benim için asıl önemli olan, bazı yazarların tasvir ettikleri gibi olmayan esir pazarlarının, daha gerçek, daha doğru cepheleriyle anlatılması ve bu çeşit yazıların bıraktığı kötü intibaların silinmesidir.

Bir kitapta, dokunaklı bir üslupla kaleme alınmış bir bölüm görürsünüz. Evinden, sevdiklerinden zorla alınmış bir genç kızı anlatır. Bunlar hayali tablolardır.

Esir pazarlarında, çoğunlukla güzel Gürcü ve Çerkesler bulunur. Bunlar beyaz muslinden elbise giyerler, önlerinden gelip geçenler bu güzel esirleri seyreder. Pazar büyük bir dikdörtgen şeklinde binanın avlusundadır. Bazen avluda oturup esirleri seyredenler de olur.

Bütün bunlara bakarak İstanbul’daki esir pazarları hakkında gerçek bir hüküm vermek oldukça zordur. Doğuya seyahat edenler, edindikleri tecrübelerden ve gördükleri şeylerden muhakeme ile bir netice çıkarmaktadırlar. İşte insanı şaşırtan da budur ve bu yüzden büyük yanlışlıklara düşmektedirler.

Türkiye, öyle muhakeme yoluyla kesin sonuçlara varılan bir ülke değildir. Sadece gördüklerini tasvir eden yazarlar hataya düşerler.

Dr.Walsh’ın İstanbul hakkında yazdığı bir eser vardır. Uzun yıllar İstanbul’da kalmış Türkleri ve Türk müesseslerini iyice incelemiş olan Dr.Walsh , bakın esir pazarları hakkında neler yazıyor.

“Bu pazarcıların dekoru hiç de öyle sanıldığı gibi insanın içini ürperttirecek gibi değildir. Ortasında dikdörtgen bir avlusu olan büyük bir binadır burası. Kenarlarında yüksekçe peykeler vardır. Burada zenci esirler bulunur. Daha kıymetli ve güzel beyaz esirler ise, binanın içindeki özel odalarında kalırlar. Odaların pencerelerinde saten perdeler asılmıştır.

“Bu odaların içi oldukça loştur, güzel Gürcü ve Çerkeş kızları kendilerini beğenen çıkıncaya kadar beklerler. Bununla beraber esir alım satımında bir haşinlik bir kabalık görülmez, her şey Doğu’nun kendine has inceliği içinde geçer.”

Dr.Wash’ın esir pazarlarını anlatan bu tasviri, gerçeği, öteki yazarlardan daha iyi anlatmaktadır. Hele kullandığı “her şey doğunun kendine has inceliği içinde geçer” deyimi çok yerindedir. Fakat aksi kanaati savunan bazı tarihçilerin yazılarına da sık sık rastlamışımdır.

Belik bir noktada bu görüşlerinde haklıdırlar. Esirlik, ne de olsa insanların hislerini tahrik edecek bir konu. Esaret fikri insan zihninde kötü tepkiler doğuruyor. Bir insanın para karşılığında satılması hiçte hoş bir hadise değil. Fakat bazı gerçeklerin zalimce ve faydasız bir şekilde kötü aksettirilmesine ne lüzum var?

Birçok Avrupalı bu hususu bilmedikleri için okudukları yazıların tesirinde kalmaktadırlar. Hâlbuki İstanbul’daki esir pazarları, Avrupalıların hayallerinde canlandırdığı esir pazarlarından çok farklıdır. Önce bu pazarlarda esirlere hiçbir surette kötü muamele edilmez. Hatta, bazen esirlerin kendi sahiplerini serbestçe seçmelerine bile müsaade edilir.

Bu ilk bakışta acayip görünen bir hareket. Ama sık sık tesadüf ettim. Esirlerin, arttırmaya girenler arasında bir tercih yapması belki de İstanbul esir pazarlarının bir özelliğidir.

Hanımlarına hizmet eden siyahi bir cariye Foto:H.A.Göksoy

Bir esir satın alınarak aile içeresine girince artık onun bir parçası olur. Ona ailenin bir ferdi olarak davranırlar. Genel olarak, konağın alt katında yatar, konağa gelen misafirler hizmet eder. Türkler ’in misafirlerine karşı gösterdikleri ilgi fazla olduğu için onlara ayrı bir hizmetkar tahsis etmeleri de tabi karşılanmalıdır. Bu esir hizmetkarlar, misafirlere özel itina ile yıkanmış ve kolalanmış çarşaflar, kenarları işlemeli havlulular hazırlarlar. Ellerinden iş gelen bazıları ise evin hanımının ince oyma işlerine yardım ederler.

Esir-hizmetkarların bu konaklardaki hayatı pek sadedir. Genel olarak evin hanımının can yoldaşıdırlar. Bazı Avrupalıların sandığı gibi Türk kadını kafes arkasında bir ömür sürdüğü hiçte doğru değildir.

Türk kadınları, tatil günleri ve bayramlarda gezintiye çıkarlar, yanlarında esir hizmetkarlar vardır. Bunlar hem hanımlarını korurlar hem de onların yardımcısı olurlar. Bazı güzel günlerde, süslü bir kayığın Boğaz’da yalı boyu yavaş yavaş seyrettiğini görürsünüz. Arka tarafta evin hanımı yanına hizmetkarlarını almış oturmakta, Boğaz’ın güzelliğini seyretmektedir.

Bazı günlerde diğer konaklara misafirliğe giderken yanlarında zenci esirler bulunur. Hanımlar sohbet ederler, hizmetkârlarda kendi aralarında öteden beriden konuşurlar.

İstanbul esir pazarlarında dikkatimi çeken bir husus da şu oldu. Bazı Çerkes ve Gürcü aileleri çocuklarını bu pazarlara getirip çocukları için iyi olacak kimselere onları bırakmaları. Kendi köylerinde pek iyi hayat şartı bulamayan bu gibi insanlar, İstanbul’un kibar konaklarında çocuklarının daha rahat bir ömür süreceklerini bildikleri için böyle davranmaktadır. Bu gönüllü diyeceğimiz esirler de ötekiler gibi ailenin bir ferdi olurlar.

Güzel Gürcü ve Çerkes kızlarının ufak yaşta bu şekilde alınarak yetiştirildiklerine sık sık rastlarsınız. Hatta bunlara daha özel ihtimam gösterilir.

Gönüllü esirlerin pazarlardaki yerleri bile ayrıdır. Kendilerine ayrılmış özel bir odada otururlar, yanlarında daimî iki muhafız bulunur. Bunlar sadece esirleri seyretmek için dolaşanların bakışlarından tecrit edilmişlerdir.
Bu çeşit gönüllü esirlerin odalarında daha başka bir sükûnet vardır. Kendilerini alacak ailelerin gelip beğenmesini beklerler.
İstanbul’da ki esir pazarı genel olarak Çemberlitaş civarında bulunur. Biraz ilerde Nuruosmaniye camii vardır. Camiinin bahçesindeki ağaçların hışırtısı, esirlerin bulunduğu avluya kadar gelir. Onların gülüşmeleri ile karışır.

Bu sayfada Sadık Güleç’in Elbruz Aksoy ile yaptığı “Osmanlı’dan günümüze kölelik” çok güzel röportajını paylaşmak istiyorum. Yaşasın Cumhuriyet demek ne kadar güzel

İstanbul, 19. yüzyılın en büyük beyaz köle pazarıydı

Elbruz Aksoy’la İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Beyaz Köleler, Son Sesler’ kitabını konuştuk. Aksoy, “Osmanlı’da açık kölelik denen bir sistem var ve azatlık mekanizması üzerine kurulmuş” dedi.

Sadık Güleç röportajı

Kölelik resmi olarak tam ne zaman yasaklanıyor ?

1846 yılında İstanbul’daki köle pazarı kapatılıyor. Yani Tanzimat sürecinde padişah, ‘şehrin göbeğinde bu iş artık böyle alenen olmaz’ diyerek kapatıyor. Fakat sadece köle pazarı kapatılıyor, kölelik hiçbir zaman yasaklamadı. Kölelik, Şer-i bir kurum olduğu için dinin alanına müdahale etmediler. 1854 yılında Gürcülerin alınıp satılmasını yasakladı çünkü Gürcüler ağırlıklı Hristiyan bir topluluktu. Batı, Hristiyan köle ticaretine sıcak bakmıyordu. Batı ile ilişkiler açısından sakıncalı görüldü. Kırım Harbi’nde İngiliz ve Fransızların desteğine ihtiyaç vardı. Onlara hoş görünmek için Gürcü ticaretini yasakladılar.

Yine o yıllarda siyah köle ticaretini yasakladılar. Resmen yasaklandı ama el altından bu ticaret tabii ki devam etti. Fakat o dönemde bile Çerkes olduğu iddiasıyla satılan kölelere asla dokundurtmadılar. İngiliz sefiri ile paşaların konuşmaları var, bu bizim ailevi meselemizdir buna müdahale ettirmeyiz diyorlar. İngiliz sefirinin raporu var; ‘Bu meselede alan, satan, satın alınan memnun. Burada bizim anlamadığımız farklı bir iş var!’ diyorlar. Gerçekten farklı birçok iş var, neticede beyaz köleler içinde yer alan, Çerkeslere ait kölelerin alım satımı da resmi olarak 1909-1911 arasındaki süreçte yasaklandı.

Yasaklanmanın İttihat Terakki’nin etkin olması ile ilgisi var mı?

1909 yılında başladı tartışmalar, 1911’de tamamen yasaklandı. II. Meşrutiyet döneminde kurulmuş olan Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kölelik karşıtı faaliyetleri var. Bu dönemin Çerkes aydın, asker ve bürokratları Osmanlı aydınlanmasının da bir parçası. Batılı eğitim kurumlarında okumuş, birkaç dil bilen insanlar ve kölelik ile Çerkezliğin bir tutulmasından rahatsızlık duyuyorlar, bunu kabul etmiyorlar. Yani geleneksel Çerkes feodal yapısına karşı da bir tutum var tabii.

Çerkes Teavün Cemiyeti’ni kuranlar o dönemin aydınları. Kimi sarayda yetişmiş olsa da çoğunluğu bu işin tamamen ortadan kaldırılmasından yana. Yalnızca sarayda değil, konaklarda da bu ticaretin devam ediyor olmasından çok rahatsız oluyorlar. Türk, Arnavut ve Kürtlerin bile Çerkes köle diye alınıp satıldığını, bu sahtekârlık yüzünden farklı birçok halkın da acı çektiğini bakanlıklara yolladıkları dilekçelerde açıkça yazıyorlar. Tüm toplumu ilgilendiren bu duruma son verilmesi için de Osmanlı’daki kölelik karşıtı ilk sivil hareketi başlatmış oluyorlar.

300 bin civarında beyaz köle 19. yüzyılın ikinci yarısında bu coğrafya’da yaşıyordu’

Köleler ile köle sahipleri arasında çatışmalar var mı?

Her dönem var ama özellikle 1864’te Çerkeslerin sürgününden sonra bu sorun belirginleşiyor. 1856-1864 sürecinde 150 bin civarında beyaz köle ile giriş yaptıklarına dair kaynaklar var. Karpat, 1,2 milyon Çerkes’in sürgün ile Osmanlı topraklarına geldiğini bildiriyor, o zamanın nüfusunu düşündüğünüzde 150 bin büyük bir rakam. Bir o kadar beyaz kölenin de daha öncesinde bu topraklara getirildiğini varsayarsak 300 bin civarında beyaz köle 19.yy’ın ikinci yarısında bu coğrafyada yaşıyordu diyebiliriz.

Bu köleler Kafkasya’daki kapalı kölelik sistemi içinde, köle doğdun köle ölürsün algısıyla buraya geliyorlar ama buradaki açık köle sistemi ile karşılaşınca Osmanlı kölelik sistemine dahil olmak için sahiplerinden kaçıyorlar. Üç, beş, en fazla yedi yıl içinde özgürlüğünü kazanabileceği inancı on binlerce beyaz köleyi cesaretlendirmiş, bu süreçte çatışma, şiddet ve hür olabilme uğruna kaçmalar artmıştı.

Osmanlı köle sisteminde köleden doğan, köle mi oluyor?

Hayır. Osmanlı Şer-i sisteminde hür erkekten doğan çocuk, köle bir kadın tarafından doğurulmuş olsa da hür oluyor. Köle kadın da bu doğurduğu çocuk ile birlikte artık hür bir kadın haline geliyordu. Rus ve Kafkas tipi kölelikte ise çocuğun babası hür bir erkek de olsa, anne köle olduğu için doğan çocuklar da köle olarak kabul ediliyordu. Bu temel farklılık yüzünden beyaz köleler adeta Osmanlı kölelik sistemine dahil olmak için eski sahiplerinin elinden kaçıyordu.

Azatlık parası ödendiğinde köle hür oluyor mu?

Evet. Yani diyelim köle sahibi bir büyük günah işledi, o günahının bağışlanması için kefaret olarak bir köleyi azat eder. Bu İslam dininin azatlığı esas alan bir köleliği tanıyor olmasıyla ilgilidir. Osmanlı kölecilik sistemi de bu azat etme, hürleştirme üzerine kuruludur. Köle sahibi ile anlaşıp bir yerde çalışarak da kendi hürlüğünü satın alabiliyordu, bu da Osmanlı’da oldukça yaygındı.

Kölelik kültürü Cumhuriyet döneminde de sürüyor mu? Kitabınızda 1987 yılında geçen bir kız isteme olayını anlatıyorsunuz. Kız istemeye gelenler eski köle ailesi. Bu yüzden kız tarafındaki solcu ya da muhafazakâr herkes, kızın verilmesine karşı çıkıyorlar.

Köle sülalesi deyip kızı vermiyorlar. Bu benim bizzat yaşadığım bir olaydı. Sosyalisti, dindarı, milliyetçisi ‘olur mu öyle şey!’ diyerek karşı çıktı. Bu algıyı kapalı toplumlarda değiştirmeniz çok zor. 1987’de Samsun gibi aydın bir liman şehrinde bu hala bir meseleydi. Tabii ki kölelik eski klasik sistemi ile olmasa da bu bir leke olarak varlığını sürdürüyordu. Bu ‘leke’ anlatısı Osmanlı kölelik sisteminde ve toplumunda da yok. Siz üç yıl önce köle olarak girdiğiniz bir haneden onların damadı veya gelini olarak çıkabilirsiniz. Benim bahsettiğim Rus ve Kafkas tipi kölelikte feodallerin köleler ile evlilik ilişkileri kurması söz konusu olamaz.

En son köle satışı ne zaman, Cumhuriyet döneminde de köle satışı var mı?

Tabi, Cumhuriyet döneminde de var, kitapta 1923 sonrası döneme dair topladığım birçok hatıraya yer verdim. Şehirlerde istihdam edilenlerin çoğu Kafkasyalı bile olmayan ama Çerkes olarak satılan beyaz kölelerdi. Dış görünüşleri ile de yaşantıları ile de Avrupalılara benzeyen bu grup, şehirlerdeki büyük ailelerin konaklarında bir Çerkes olarak bilinerek, saygı görüp hürmet edilerek yaşayıp gittiler. Türkleşerek ya da Mısır örneğinde Araplaşarak zamanla tarih sahnesinden silindiler. 1940’lı yıllara gelindiğinde kırsalda beyaz köleler yaşamaya devam ediyordu. Bunlar da ağırlıklı olarak Çerkeslerin, Gürcülerin ve Abazaların köylerinin etrafında yaşadılar ve onlara karıştılar. Bugüne kadar gelen beyaz köle mirasının son temsilcileri bu kırsalda kalanlardır. Kitabın son bölümünde onların hürleşme deneyimleri ve 1923 sonrasına dair tanıklıklarına yer vermeye çalıştım.

Kölelik geçmişte kalan bir sistem midir? Son olarak Suriye savaşında Ezidilerin köle olarak satışına tanıklık ettik.

Eskiden kölelik, savaşlardan ve özellikle soykırımlardan arta kalan mağdurların dahil olmak ya da ölmek arasında seçim yaptıkları durumlarda ortaya çıkıyordu. 1567-1864 arası dönemde Kafkasya’da yaşana Rus işgali, savaşlar ve soykırım neticesinde yüz binlerce insan köleliğe dahil olmak zorunda kalmıştı. 1864 Çerkes Soykırımı’nı tüm bu siyasi ve toplumsal yönleriyle de anlamaya çalışmalıyız. Etnik temizliğe maruz kalmış bir halktan arta kalan savaş mağdurlarının köleleşmek durumunda kalması Çarlık Rusya’nın emperyal siyasetinin ve işgallerinin bir neticesidir. Tüm bu süreci, arka planını ve doğurduğu neticeleri kitapta detaylı şekilde ortaya koymaya çalıştım.

Bugün Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde yaşananlar başta Çerkesler ve Çeçenler olmak üzere tüm Kafkasyalı halklara da çok tanıdık geliyor. Bugün şartlar 150 yıl öncesine göre çok iyileşmiş olmakla birlikte, Rus işgallerinden kaçan savaş mağdurları gittikleri ülkelerde neyle karşılaşacak, nasıl bir travma yaşayacaklar? Erkeklerin savaşa katıldığı kadınların ve çocukların başka ülkelere kaçtığı durumlarda evinden koparılan, ailesini yitiren mağdurlar kim bilir ne acılar yaşayacak.

Suriye meselesinde de aynı acılar yaşandı. Yalnızca Ezidiler değil, Lübnan’da sahipsiz kalmış Suriyeli çocuklar da 3 bin-4 bin dolar köle pazarlarını hatırlatacak şekilde satıldı. Eskiden olduğu gibi Suriyeli çocuklar içinden de beyaz tenli, renkli gözlü ve sağlıklı görünenler daha yüksek fiyatlara alıcı buldu, bulmaya da devam ediyor…

2026 YILI

Esir pazarları kılık değiştirerek devam mı ediyor ?

Son dönemde bazı basın organlarında, Jeffrey Epstein’in “Lolita Express” adlı uçağıyla Türkiye’ye geldiğine ve Türkiye bağlantısına ilişkin çeşitli iddialara yer verildiği görülmektedir.

Reşit olmayan kız çocuklarının cinsel istismarı iddialarıyla gündeme gelen Jeffrey Epstein’e ilişkin dosyada, Türkiye ile ilişkilendirilen bazı haber ve yorumlar kamuoyunda tartışmalara yol açmıştır. SÖZCÜ Haber Merkezi’nin aktardığı bilgilere göre, Epstein’in 15 Temmuz 2010 ile 30 Eylül 2013 tarihleri arasında İstanbul Atatürk Havalimanı’na dokuz kez iniş yaptığı ileri sürülmektedir.

Çankırı Olay Gazetesinden alıntıdır;

EPSTEİN BELGELERİNDE TÜRKİYE DETAYI

Jeffrey Epstein dosyasında yer aldığı öne sürülen Türkiye bağlantısına ilişkin iddialar, uluslararası kamuoyunda çeşitli tartışmaları beraberinde getirmiştir. ABD Adalet Bakanlığı tarafından paylaşılan belgelerde yapılan bazı düzenlemeler ve görsel eksiklikleri, kamuoyunda farklı yorumlara neden olmuştur.

ABD’li iş insanı Jeffrey Epstein hakkında yürütülen soruşturmaya ilişkin yayımlanan belgelerle birlikte dosyanın uluslararası boyutu yeniden gündeme gelmiştir. Belgelerde Türkiye ile ilişkilendirilen bazı ifadelerin yer aldığı ileri sürülmüş, bu durum kamuoyunun dikkatini farklı bir yöne çekmiştir.

İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan belgelerde Türkiye bağlantısına ilişkin çeşitli iddiaların bulunduğunu ifade etmiştir. Çömez’in paylaştığı değerlendirmelere göre, belgelerde yer alan bazı notlar kamuoyunda endişelere yol açmıştır.

Söz konusu belgelerdeki ifadeler, bazı yorumcular tarafından dosyanın uluslararası bir boyut taşıyabileceği şeklinde değerlendirilmiştir. Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerle ilişkilendirilen anlatımlar, kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.
Epstein dosyası, yalnızca ABD iç siyasetinde değil, uluslararası alanda da tartışılan bir konu haline gelmiştir. Belgelerde yer alan bazı bölümlerin henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış olması, kamuoyunda çeşitli soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır.

Cumhuriyet Gazetesinden alıntıdır;

ABD Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein ile ilgili belgelerin bir bölümünü kamuoyuyla paylaşmıştır. Bazı haberlerde, belgelerde Türkiye ile ilişkilendirilen ifadelerin yer aldığı iddia edilmiştir. İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, bu iddiaların kamuoyunda ciddi endişelere yol açtığını belirtmiştir.

ABD Adalet Bakanlığı, cinsel istismar ve insan kaçakçılığı iddialarıyla anılan Jeffrey Epstein’a ilişkin binlerce sayfalık belgeyi kamuoyuna açıklamıştır.

Kongre tarafından çıkarılan yasa kapsamında tüm belgelerin yayımlanması öngörülmesine rağmen, şu ana kadar yalnızca bir kısmının paylaşılmış olması çeşitli çevreler tarafından eleştirilmiştir.

Belgeler; fotoğraflar, videolar, FBI raporları, ifade tutanakları ve soruşturma kayıtlarından oluşmaktadır. Adalet Bakanlığı, ilerleyen süreçte daha fazla belgenin paylaşılacağını açıklamıştır.

İyi Parti’li Çömez’den açıklama

İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, yayımlanan belgelerde Türkiye ile ilişkilendirilen bazı iddiaların yer aldığını ifade etmiştir. Çömez, bu iddiaların yetkili makamlar tarafından ayrıntılı şekilde araştırılması gerektiğini vurgulamıştır.

The post Esir pazarları appeared first on Denizcilik Dergisi.

DENIZCILIK DERGISI – Haber Linkine Gitmek İçin Tıklayın !
DemirHindi
24 Şubat 2026 – 10:27