Hürmüz’e ve Basra Körfezine Montrö Modeli

Hürmüz krizinden çıkışın en akılcı yolu, Montrö’nün denge yaklaşımının bölgeye uyarlanmasıdır.

28 Şubat 2026’da İran’a yönelik saldırılarla başlayan savaş, 8 Nisan 2026 ateşkesiyle yeni bir evreye girmiş olsa da kalıcı bir barış anlaşmasının yokluğu bölgeyi hukuken bir “harp sahası” olarak tutmaya devam etmektedir. Bu durum klasik anlamda bir ateşkes değil, çatışmanın düşük yoğunluklu ve kontrol altında tutulduğu bir ara rejimi ifade etmektedir. Bu nedenle mevcut tablo, Hürmüz Boğazı’nın uluslararası deniz trafiğine barış zamanındaki gibi serbest ve öngörülebilir biçimde açıldığı bir normalleşmeye değil, aksine barış dönemi “transit geçiş” rejiminin fiilen çöktüğü, yerine muharip devletlerin ve tarafsızların hukukunun iç içe geçtiği “seçici geçiş” uygulamalarının hâkim olduğu hibrit bir yapıya işaret etmektedir. Bu sürece diğer kıyıdaş Umman’ın da açık bir itiraz getirmemesi, hatta İran ile yeni bir geçiş rejimi oluşturma arayışına girmesi, krizin artık iki taraflı bir güvenlik düzenine doğru evrildiğini göstermektedir.

Bu krizin etkileri sadece bölgesel değil, küresel ekonomik sistem için doğrudan sistemik bir kırılma niteliği taşımaktadır. Günlük 20-21 milyon varil petrol ve küresel LNG ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu arterdeki aksama, enerji arz güvenliğini tehdit etmekle kalmamakta, aynı zamanda gıda üretimi, petrokimya, gübre, ulaştırma ve elektronik sanayilerinde zincirleme bir daralmaya yol açmaktadır. Boğazda mahsur kalan yaklaşık 1500 geminin oluşturduğu tıkanıklık, sadece fiziksel bir yoğunluk değil, sigorta primlerinden navlun fiyatlarına, teslim sürelerinden finansman maliyetlerine kadar uzanan geniş bir alanda çarpan etkisi yaratmaktadır. Özellikle Pakistan ve Bangladeş gibi enerjiye yüksek bağımlılığı olan ve stratejik rezerv kapasitesi sınırlı ekonomilerde bu durum doğrudan bir enerji krizine, oradan da toplumsal ve insani bir kırılganlığa dönüşmektedir. Daha da önemlisi, bu kriz “boğazlar her koşulda açıktır” varsayımını yıkarak, küresel ticaretin en temel güven varsayımlarından birini ortadan kaldırmıştır. Bu kırılma, yatırım modellerinden devletlerin stratejik rezerv politikalarına, enerji tedarik zincirlerinden sigorta sektörüne kadar geniş bir alanda kalıcı bir güven bunalımı yaratmaktadır.

Hukuk Boşluğunda Güç Mücadelesi

Hürmüz’de bugün ortaya çıkan tablo, uluslararası hukukun gri alanlarının istismar edildiği tipik bir “kontrollü geçiş” modelidir. Ortada derin bir hukuki paradoks bulunmaktadır. İran, taraf olmadığı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki (UNCLOS) bazı hakları referans alırken, ABD de yine taraf olmadığı aynı sözleşmeyi “örf ve âdet hukuku” üzerinden savunmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun bağlayıcı bir norm olmaktan çıkıp araçsallaştırıldığı bir zemini ortaya koymaktadır. İki aktörün aynı metni birbirine zıt biçimde yorumlayarak sahada fiili durum yaratması, hukuki bir düzenin değil, güç temelli bir düzenin belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir.

Buradaki temel mesele geçişin varlığı değil, bu geçişin hangi kurallarla, kimin denetiminde ve hangi güvenlik garantileriyle gerçekleştirileceğidir. Zira tarihsel tecrübeler açık biçimde göstermektedir ki savaş koşullarında hiçbir devlet için öncelik serbest geçiş değil, kendi güvenliğinin mutlak korunmasıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Danimarka’yı işgaliyle Danimarka Boğazlarını kontrol altına alması, İngiltere’nin Cebelitarık ve Süveyş’i Mihver devletlerine kapatması, “eşit geçiş hakkı” ilkesinin savaş şartlarında nasıl askıya alındığının açık örnekleridir. Bu örnekler, deniz hukukunun barış zamanında geçerli olan normlarının savaş koşullarında hızla aşındığını ve yerini güvenlik temelli uygulamalara bıraktığını göstermektedir.

İran’ın Savaş Zamanı Deniz Mekânsal Planlaması

İran, 8 Nisan ateşkesi sonrası geçici nitelikteki askeri kontrol uygulamalarını kalıcı bir düzene dönüştürmek amacıyla “deniz mekânsal planlama” kavramını stratejik bir araç olarak kullanmaya başlamıştır. Bu kapsamda savaş zamanı devam ederken yani silahlı çatışma hukuku yürürlükteyken ilan edilen yeni Trafik Ayrım Şeması (TSS), klasik bir denizcilik düzenlemesi olmanın ötesinde, askeri kontrolü kurumsallaştırmaya yöneliktir. Tehlikeli alanların genişletilmesi, belirli bölgelerin “tatbikat sahası” ilan edilmesi ve ticari gemilerin İran ana karasına, özellikle Keşm ve Larak adalarına yönlendirilmesi, savaş zamanı boğazı fiilen tahkim edilmiş bir askeri kontrol alanına dönüştürmüştür. Bu vatan savunmasındaki bir devlet için savaş zamanı meşrudur. Bu yapıda İran, hangi geminin hangi rotadan geçeceği, hangi hızla ilerleyeceği ve hangi koşullarda denetleneceğine karar vermektedir. Bu durum, İkinci Dünya Savaşında Almanya ve İngiltere’nin kontrol ettikleri boğazlara uyguladığı model ile aynıdır. Bu durum barış anlaşması imzalandıktan sonra güvenlik endişeleri tamamen karşılanmayan İran tarafından devam ettirilirse deniz trafiği öngörülebilirlikten uzaklaşabilir ve uluslararası ticaret için ciddi bir belirsizlik ortaya çıkabilir. O nedenle bölgede barış döneminde yeni bir rejime ihtiyç vardır.

Montrö ve Karadeniz Rejimi Örneği

Hürmüz ve Türk Boğazları, bağlandıkları Basra Körfezi ve Karadeniz ile birlikte yapısal olarak yarı kapalı deniz karakteri taşıyan, dolayısıyla sınırsız serbestliğin güvenlikten ziyade istikrarsızlık ürettiği dar su yollarıdır. Bu tür coğrafyalarda denge, ancak kontrollü ve kurallı bir serbestlik ile sağlanabilir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yaklaşık bir asırdır bu dengeyi başarıyla tesis etmiş, kıyıdaş devletin egemenliği ile uluslararası geçiş serbestisi arasında hassas bir denge kurmuştur.

Türkiye’nin Montrö çerçevesinde üstlendiği “geçit bekçisi” rolü, savaş gemilerine getirilen tonaj, tip ve kalış süresi kısıtlamaları sayesinde dış güçlerin Karadeniz’de sınırsız askeri yığılmasını engellemiş, böylece bölgesel güvenliğin korunmasına katkı sağlamıştır. Bu model, güvenliğin ancak kurallarla sınırlandırılmış bir serbestlik ile sürdürülebileceğini açık biçimde kanıtlamıştır.

Hürmüz krizinden çıkışın en akılcı yolu, Montrö’nün bu denge yaklaşımının bölgeye uyarlanmasıdır. Bu model dört temel unsur üzerine inşa edilmelidir. Birincisi, tonaj ve tip kısıtlamalarıdır. Bölge dışı aktörlerin özellikle uçak gemisi ve denizaltı gibi stratejik platformlarının sınırlanması, Basra Körfezi’nde askeri yoğunlaşmayı kontrol altına alacaktır. İkincisi, kalış süresi sınırıdır. Yabancı savaş gemilerinin uzun süreli varlığı engellenerek, fiili üslenme eğilimlerinin önüne geçilmelidir. Üçüncüsü, İran ve Umman’ın eş sahipliği ve kıyıdaş önceliğidir. Bu iki devletin Türkiye’ye benzer şekilde güvenlik önceliğine sahip olması, rejimin meşruiyetini artıracaktır. Dördüncüsü ise modern tehditlerin kapsama alınmasıdır. 1936 Montrö rejiminin ötesine geçilerek SİHA’lar, insansız deniz araçları ve hibrit harp unsurları da açık biçimde tanımlanmalı ve denetime tabi tutulmalıdır.

Hürmüz Rejiminde Paralı Geçiş ve Savaş Tazminatı

Hürmüz için önerilen yeni rejimde, Montrö’deki altın frank endeksli hizmet bedeli (seyir yardımcıları, sağlık hizmetleri vb.) yaklaşımı, İran’ın savaş sonrası toparlanma sürecini destekleyecek bir “savaş tazminatı” unsuruyla genişletilebilir. Diğer yandan savaşın ateşkes öncesi son iki haftasında sahada ortaya çıkan fiilî uygulamalar, bu modelin pratik bir dönüşüm sürecine girdiğini göstermektedir. İran’ın özellikle bazı tanker ve ticari gemilere yönelik geçişlerde alternatif ödeme kanallarını zorlaması, klasik sigorta–navlun–bankacılık zincirini kıran yeni bir deniz geçiş ekonomisinin doğmakta olduğuna işaret etmektedir. Diğer yandan fiili geçiş ücretlendirmesi (Toll), Hürmüz’ün halen hukuken bir harp sahası niteliği taşıması nedeni ile Montrö’den farklı olarak, geçiş rejimini salt “hizmet bedeli” anlayışının ötesine taşımaktadır. Son günlerde sahadan gelen veriler, özellikle İran kara sularına yakın seyreden gemilerin, doğrudan veya dolaylı biçimde “güvenlik katkı payı” ödemeye yönlendirildiğini göstermektedir. Bu uygulama klasik bir geçiş ücreti değil, fiilen “güvenlik sağlama karşılığı alınan prim” niteliğindedir. Bu durum, İran ve kısmen Umman’ın, deniz güvenliğini sağlayan aktörler olarak kendilerini “hizmet sağlayıcı” değil, “zorunlu güvenlik otoritesi” olarak konumlandırdığını göstermektedir. Son iki haftada en dikkat çekici gelişme, bazı sevkiyatlarda dolar dışı ödeme kanallarının öne çıkmasıdır. Özellikle Çin bağlantılı tankerlerde, ödeme zincirinin Yuan üzerinden kapatılması veya dolar sistemine girmeden netleştirilmesi yönünde güçlü işaretler bulunmaktadır. Bunun yanında, sigorta dışı veya yüksek riskli geçişlerde, taraflar arasında kripto varlıklar üzerinden mutabakat sağlandığına dair sektör içi iddialar artmaktadır. Bu durumda Hürmüz’de oluşan yeni rejim, sadece bir deniz güvenliği meselesi değil, aynı zamanda küresel finansal mimariye meydan okuyan bir ödeme sistemi deneyine dönüşmektedir. Diğer yandan doların deniz ticaretindeki mutlak hâkimiyeti ilk kez bu ölçekte sistematik olarak delinmektedir.

İran, bu durumda savaş tazminatı kapsamında yaptırımları aşan bir aktör olmaktan çıkıp, alternatif bir finansal akışın kurucu bileşeni haline gelmektedir. 28 Şubat–8 Nisan arasında yaşanan yıkım, İran açısından sadece askeri değil, büyük ekonomik ve altyapı tahribatı yaratmıştır. Bu çerçevede geçişlerden alınacak ek bir tazminat payı, sadece bir gelir kalemi değil; aynı zamanda savaşın maliyetinin uluslararası sisteme dağıtılması anlamına gelmektedir. Nitekim sahadaki fiilî uygulamalar, bazı gemilerin daha güvenli geçiş rotaları için daha yüksek bedeller ödemeye razı olduğunu göstermektedir. Bu durum, önerilen tazminat mekanizmasının teorik değil, zaten oluşmakta olan bir pratiğin kurumsallaştırılması anlamına geldiğini ortaya koymaktadır.

Bu modelin en kritik boyutu söz konusu geçiş ücreti, dolar dışı ödeme ve tazminat üçlüsü, Birleşmiş Milletler gözetiminde çok taraflı bir rejime dönüştürülebilirse; İran’ın bugün uyguladığı tek taraflı “seçici geçiş” sistemi, uluslararası meşruiyet kazanmış bir düzene evrilebilme yolunu açmasıdır. Aksi takdirde mevcut yapı, kontrolsüz bir biçimde genişleyerek sadece Hürmüz’de değil, Bab el-Mendeb ve Malakka gibi diğer boğazlarda da parçalı, çok para birimli ve güvenlik temelli bir geçiş karmaşası yaratacaktır. Dolayısı ile Hürmüz’de ortaya çıkan bu yeni model, sadece bir deniz rejimi tartışması değildir. Bu aynı zamanda, enerji jeopolitiği ile finansal egemenlik arasındaki bağın ilk kez bu kadar açık biçimde kırıldığı, deniz yollarının artık sadece ticaret değil, para sistemleri rekabetinin de sahası haline geldiği yeni bir dönemin habercisidir.

Uzun soluklu bir dönemde İran’ın dünyanın en kadim kuralı olan boğazların serbest geçiş rejimine karşı fiilen uyguladığı modeli devam ettirmesi ve geçişleri paraya bağlaması büyük bir uluslararsı direnç ile karşılaşabilir. Şu anda dünya kamuoyu İran’ı desteklemektedir. Vahşi bir saldırıya maruz kalmıştır. Yaşamsal çıkarları uğruna büyük bir direniş sergilemekte ve dünyanın takdirini toplamıştır. Ancak bu kalıcı olmayabilir. Türkiye 1936’daki Montrö müzakerelerinde ekonomik ranttan çok güvenliği öncelemişti. Türk boğazlarından geçişi sembolik hizmet ücreti ile sınırlı tutup karşılığında hem kendi güvenliği hem de Karadeniz’de deniz güvenlik dengelerinin anahtarını elde tutmuştu. Ancak küresel petrol akışının yaklaşık beşte birini kontrol eden İran, bu ölçekteki kontrol gücünü tamamen ücretsiz bir rejime döndürmeyebilir. Bu gücü ekonomik ve stratejik kaldıraç olarak kullanmaya devam edebilir. Zira İran ya da ABD/İsrail mevcut rejimleri devam ettiği sürece sonsuz barış mümkün değildir. Dünya kamuoyunun İran’a yönelik mevcut desteği de sonsuza dek kalıcı değildir. Enerji fiyatlarının artması ve arzın aksaması halinde, bugün destek veren aktörler hızla serbest geçiş talebine dönebilir. Bu durumda İran geçişi ücretsiz kılmak yerine kontrollü ve ücretli biçimde sürdürerek hem gelir hem de pazarlıklarda baskı unsuru üretmeye devam edebilir. Kısacası gelecekte İran, Basra Körfezinde ve Hürmüz Boğazı yeni rejiminde 1936’da Türkiye’nin ekonomik rant yerine güvenliği tercih ettiği model yerine hem güvenlik kısıtlamalarının olduğu hem de ekonomik rantın devam ettiği karma bir modele gidebilir.

Birleşmiş Milletler’in Rolü ve Gelecek

Bu yeni rejimin inşasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi, mevcut jeopolitik rekabetlerini ikinci plana iterek, küresel sistemin sürdürülebilirliği açısından kritik olan bu alanda ortak bir sorumluluk üstlenmelidir. BM’nin rolü sadece hukuki bir metin oluşturmakla sınırlı kalmamalı, Hürmüz Boğazı’nı küresel sistem için vazgeçilmez bir “güvenlik alanı” olarak tanımlayan bir çerçeve oluşturmalıdır. Bu yapılanmanın temel amacı geçişleri kısıtlamak değil, serbest geçişin sürdürülebilirliğini garanti altına alacak kriz yönetimi ve dengeleme mekanizmalarını hayata geçirmek olmalıdır. Aksi takdirde, bugün Hürmüz’de ortaya çıkan “seçici geçiş” uygulaması yarın Bab el-Mendeb, Malakka ve hatta Türk Boğazları gibi diğer kritik deniz geçitlerinde de emsal teşkil edebilir. Bu da küresel ticaret sisteminin parçalanmasına ve denizlerin güvenli bir ortak alan olmaktan çıkmasına yol açabilir. Sonuç olarak, denizlerin serbest ticaretin ana arteri olarak kalabilmesi, geçiş rejimlerinin tek taraflı güç kullanımından arındırılarak, Montrö ruhundan ilham alan çok taraflı, kurumsallaşmış ve bağlayıcı yapılara dönüştürülmesine bağlıdır. Bu dönüşüm sağlanamadığı takdirde, denizler küresel entegrasyonun değil, parçalanmanın sahası haline gelecektir.

Cem Gürdeniz