Türkiye-İsrail İlişkilerini doğru yorumlamak için önce İsrail’in 1948’den beri Devlet olarak varlığını üzerine inşa ettiği temel strateji, İsrail-İngiltere ve İsrail ABD ilişkilerini tarihsel alt yapısından başlayarak doğru anlamak ve irdelemek gereklidir. Önce bir İsrail Devleti’nin Uluslararası Hukuka göre kuruluş fikrin nasıl doğduğuna bir göz atalım.
Yahudilerin “Vaad Edilmiş Topraklar” da bir devlet kurulması fikrinin babası 19.yy’ın ikinci yarısında, Avusturya – Macaristan vatandaşı, Budapeşte doğumlu oyun yazarı, gazeteci, yazar, Yahudi Aydın Theodor Herzl’dir. Herzl Siyonizm’in kuramcısı, kurucusudur ve fikirlerini ” Der Judenstaat” “Yahudi Devleti” adlı kitabında toplamıştır. Temelinde o dönemdeki talep bir anlamda son derece de basit bir anlayışa sahiptir; “Avrupalılar bizi istemiyor. Şu halde biz Filistin’e göçüp Vaad Edilmiş Topraklarda kendimize bir devlet kuralım.” Bu fikir ilk anda Avrupalı Yahudiler arasında çok da ilgi görmemiş olsa da Herzl’in kararlı duruşu, kendisinin finanse ettiği “Die Welt” adlı gazete ile de “Siyonizm İdeolojisinin Avrupalı Yahudiler arasında yaygınlaşması ve taraftar bulması sonucunda 1897-1898 yılında İsviçre’nin Basel kentinde 1. Dünya Siyonist Kongresi toplanmıştır. Bu Kongre resmî olarak “Yahudi Milliyetçiliği” olarak da adlandırabilecegimiz “Siyonizm ve Siyonist Felsefe”nin kurumsallaşmasının başlangıcıdır.
Basel Kongresinden sonra oldukça hızlı bir şekilde tüm Avrupa Ülkelerinde kurulan çeşitli Yahudi dernek ve vakıfları aracılığı ile Siyonizm hızla yayılmaya, daha örgütlü bir siyasal olgu haline gelmeye başlamıştır. Ancak bu noktada bir sorun da vardır; Osmanlı Devleti. Daha önceki çeşitli makalelerimde de altını çizerek belirttiğim gibi Siyonizm de Antisemitizm gibi bir “Müslüman Dünya Olgusu” değil, her ikisi de Avrupa kavram ve tarihsel olgularıdır. Sadece Osmanlı Topraklarında da değil, örneğin Fas gibi Osmanlı Toprakları dışındaki Müslüman Ülkelerde “Yahudi Düşmanlığı” anlamına gelen “Antisemitizm” hiç bir zaman bu ülkelerde destek bulmadığı gibi Siyonizm de Müslüman Ülke Yahudileri arasında destek bulamamış, Osmanlı Yahudileri bu yeni siyasal akıma destek vermemişlerdir. Ne acı ki bugün tarih boyunca kendilerine destek vermiş olan Müslüman Halkları katlederek İsrail Avrupalı’ya olan öfkesinin acısını bu halklardan çıkartmaktadır.
Herzl, Osmanlı’nın “Kudüs Eyaleti” olan Filistin Topraklarına Avrupalı Yahudileri yerleştirmek amacıyla 17 Mayıs 1901 tarihinde Yıldız Sarayında 2.Abdülhamid ile bizzat görüşmüş, ondan Yahudiler için toprak talep etmiş , 2.Abdülhamid bu talebi reddetmiştir. Aynı yıllarda, daha sonra İsrail Devleti’nin kurucusu olacak olan bir Polonya Yahudisi, Polonya’da Yahudilere uygulanan katliam ve zorunlu göçten ( Pogrom) kaçarak Osmanlıya sığınan ve Osmanlı vatandaşı olan David Ben Gurion da İstanbul’dadır.
Ben Gurion ilk gençlik yıllarında Siyonist olmamakla birlikte İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduğu yıllardan başlayarak keskin bir Siyonist olmuş, üniversiteden mezuniyetinden sonra yasadışı siyasal Siyonist faaliyetleri sebebi ile Osmanlı vatandaşlığından çıkartılmış, Filistin’e bir anlamda sürgüne gönderilmiştir. Herzl’in başlattığı “Siyonist Girişim” ilk meyvesini 1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile vermiştir. Balfour Deklarasyonu, 2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, İngiliz Yahudi Toplumu Liderlerinden Siyonist Bankacı, Zoolog, Siyasetçi Lord Rothschild’e yazdığı mektupla, Filistin’de Yahudiler için bir “Ulusal Yurt” kurulmasını desteklediklerini açıkladığı belgedir. Bu Deklarasyon’a göre Osmanlı Toprakları olan Filistin’de “Yöneticileri Yahudi Olan ” bir devletin kurulması fikri bir devletin resmî makamı tarafından “niyet çerçevesinde” ilk kez onaylanmıstır ancak yine aynı Deklarasyon’da, Sanayi Devrimi ile her gecen gün önem kazanan petrol rezervleri ile gerek Osmanlı gerekse Araplarla ilişkilerini bozmak istemeyen İngiliz Hükümeti Filistin’de yasamakta İngilizce terim olarak “indigenous”, yani “özgün” halklarının da korunması gerektiğinin altı önemle çizilmiştir. 1926’da yayınlanan “2. Balfour Deklarasyonu” ise doğrudan Filistin ile ilgili olmamakla birlikte tüm Birleşik Krallık ve İngiliz Milletler Toplulugu Ülkelerinde yasayan halkların kendilerini tanımlama ve ifade etme özgürlüklerini yasalar çerçevesinde teminat alan bir Deklarasyon’dur ve o tarihte bir İngiliz Mandası olan Filistin Topraklarında yasayan Arapların ve diger tüm halkların da bu Deklarasyon tüm haklarını tanımaktadır. Yani bir “Yahudi Devleti” her iki Deklarasyon’da da tanımlanmamıstır. Balfour Deklarasyonu bugün İsrail Devleti’nin Uluslararası Hukuka göre kendince “Yahudi Devleti” nin kuruluşunu esas aldığı iddiasında bulundugu Evraktır oysa her iki deklarasyonda da bir “Yahudi Devleti” tanımlanmadığı gibi, bugün İsrail- Filistin Sorunu’nun en temeli de Filistinlilere İsrail tarafında uygulanan ağır “Hukuki Hak İhlali” dir. 
1.Balfour Deklarasyonu bir “Niyet Mektubu” dur, bir devletin kuruluşu ve tanınmasını teminat altına alan bir “Uluslararası Sözleşme ve/veya Antlaşma” degildir. İsrail Devletinin kendi kuruluşunu esas aldığı ikinci uluslararası belde de Versaille Antlaşması’dır. Versaille Antlaşması (28 Haziran 1919), I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile mağlup Almanya arasında imzalanan, Almanya’ya ağır toprak, askeri ve ekonomik yaptırımlar dayatan barış Antlaşmasıdır. Ancak bu Antlaşma da da Filistin’de bir İngiliz Mandası kurulması, durumun bölgede siyasal olarak stabil hale gelmesinin akabinde Filistin’de yasayan tüm halkların haklarını gözeten, tüm halkların katılımcı oldugu bir devletin kurulmasını öngören bir madde vardır. Yani Filistin’de bir “Yahudi Devleti” kurulmasını öngören, teminat altına alan ne bir söylem ne de bir madde vardır. Sonuç: Uluslararası Hukuk Tarihinde Filistin’de “İsrail” adında bir “Yahudi Devleti” nin kuruluşunu öngören hic bir yasal dayanak yoktur.
Bir başka deyişle Uluslararası Hukuka göre İsrail yasal bir devlet değildir. Diğer yandan İsrail’in resmî uddiası olan ” Holocust sebebi ile İsrail Devleti’nin kuruluşu yasaldır ve Holcaust İsrail Devleti’nin kurulusunu gerekli kılmıştır” iddiası da gerceklere aykırıdır çünkü özetlendigi gibi bir “Yahudi Devleti” kurma fikri İsrail’in kuruluş tarihi olan 14 Mayıs 1948’den yaklaşık bir asır öncesine dayanmaktadır. Burada küçük bir parantez açmak gerekirse Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin elinde bulunan Lozan Antlaşması’nın ne kadar büyük ve önemli bir Uluslararası Sözleşme olduğunun çok çok iyi idrak edilmesi gereklidir. Lozan’ı yok etmeye çalışmak demek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmaya, yok etmeye çalışmak demektir. Nitekim bir dönem Lozan’ın ve onun tamamlayıcısı olan Montrö Antlaşmasının yoğun şekilde hedef alınması, ki muhtemelen bu söylemler yabancı İstihbarat Servislerince Türk Milleti’nin gündemine getirilmiştir, boşuna değildir ancak bu stratejileri, bir dönem toplumumuzda oldukça ciddi bir polemik oluştursalar da başarılı olamamışlar, gerek Lozan gerekse Montrö Antlaşmaları konusunda bu vesile ile Türk Milleti bir “Bilinç Sıçraması” da yaşamış ve uluslararası platformlarda varlığımızın teminatı olan bu iki Antlaşma’ya Türk Milleti sahip çıkmış, oyunu bozmuştur.
Avrupalı Yahudiler 2. Dünya Savaşı ve Holocaust sonrası ağırlıklı olarak ABD, Güney Amerika Ülkeleri ve Filistin’e göçmüşlerdir. Birleşmiş Milletler 1945 verilerine göre Filistin’de Avrupa’dan göçmüş Yahudiler dahil Filistin’de toplam toplam 800.000 Yahudi yaşamaktaydı. İngiliz Mandası bu tarihte Filistinli (Yahudi, Müslüman ve Hristiyan) , Ermeni, Dürzi gibi yerleşik nüfuslar ve Göçmen Yahudiler arasında yoğun göç sebebi ile yaşanmaya başlanan gerginliklerin önüne geçmek amacıyla Avrupalı Yahudi Göçüne kısıtlamalar getirmeye, göçü kontrol altına almaya çalışmaya başladılar. Bunun üzerine Avrupalı Yahudi Göçmenler silahlanıp önce İngilizlerin bölgedeki egemenliğine son verdiler, daha sonra da Filistinlilerle savaşarak, Filistin Halklarının yerleşkelerine bugün de olduğu gibi el koyarak, işgal ederek, sürgün ederek ve maalesef sayısız katliam yaparak onların varlıklarına son vermeye çalıştılar. Bu katliamların kuşkusuz en büyük ve vahimi İsrail Devletiin kuruluşu olan 14 Mayıs 1948’den bir gün sonra gerçekleştirilen ve Arapça “An Nakba” yani “Felaket Günü” olarak adlandırılan ve toplamda 750.000 Filistinlinin katledildiği, sürüldüğü, bugün İsrail ve Lübnan’da “Filistin Mülteci Kampları” olarak bilinen BM yerleşimlerinin doğmasına yol açmış olan zorunlu göçün yaşandıgı, onbinlerce Filistinli’nin açlık ve susuzluk sebebi ile de yok edildiği, bu insanların evine, tarlasına, bağına, bahçesine el konulduğu An Nakba Soykırımı’dır. İsrail’in Filistin’i işgal ve yok ediş süreci resmî olarak 15 Mayıs 1948’de başlamıştır ve bu sebeple bugün “İşgal Edilmiş Topraklar” ifadesi kullanılmaktadır. İngililizlerin Bölgedeki etkisi bu şekilde azalırken eş zamanlı olarak ABD’ye göçmüş Siyonistler gerek ABD kamuoyundan gerekse ABD’nin kurumsal tüm yapılarından büyük bir destek almaya başlamanın yanı sıra yavaş yavaş ABD’nin tüm devlet sistemine de, kurdukları Siyonist Yahudi Düşünce Kuruluşları, Siyonist Dernek ve Vakıflar yani genel adıyla Siyonist Lobi Faaliyetleri ile sızıyor, yeni kurulmuş İsrail Devleti’ne öncelikli olarak da mali destek sağlıyorlardı. Gerekçeleri hazırdı ; Müslüman Araplara karşı Yahudi Devleti ile hem ABD, hem Hristiyanlıkın çıkarları korunacak, teminat altına alınacaktı. Yani ABD-İsrail ilişkileri daha o tarihten itibaren “Ortak Düşman” kurgusu ve stratejisine bağlanmıştı ve nitekim İsrail’in kuruluş gününden bugüne değin “Var olma Stratejisi” daima “Düşman Yaratma Stratejisi ile olmuştur. Filistinliler dışında ilk hedef alınan ülke Mısır olmuş, Suriye’de daha sonra ifşa olan ve idam edilen Mossad Ajanı Elio Kohen’in de rol aldığı bir Sahte Bayrak Operasyonu ile Mısır ve Mısırlı Yahudiler hedef alınmış, Tevrat Okulu bombalanmış, Mısır düşman edilmiş, Mısırlı Yahudilerin toplu halde İsrail’e göçü sağlanarak işgal altındaki Filistin Topraklarına yerleşmesi o tarihte İsrail Askeri İstihbaratı sayesinde sağlanmıstır. Ancak bugün bir Mossad Operasyonu olduğu en kesin olarak belgelenen “Toplu Yahudi Göçü” Irak hedef alınarak 50’li yıllarda gerçekleştirilmiştir ve yine Irak Yahudi Toplumuna karşı Mossad tarafından organize edilen çeşitli terör faaliyetleri, sahte bayrak operasyonları ile 130.000 Iraklı Yahudi İsrail’e göç ettirilmiş ve Filistinlilerin el konan evlerine, arazilerine yerleştirilmişlerdir. Diğer yandan da İsrail ve ABD destekli pek çok sözde “İslamî Terör Örgütü” yapılanmalarıyla “İslam =Terör” fikri , algısı gerek ABD gerekse Dünya Kamuoyu’nda sürekli işlenerek “Düşman ve Terör Algısı” sürekli canlı tutulmuştur. İsrail- ABD ilişkilerinin temeli de, Ortadoğu Ülkelerinin petrol, doğal gaz, altın vs gibi ağız sulandıran zenginliklerinin yanı sıra Süveyş, Hürmüz , Bab-ül Mendeb, ve Türkiye’nin Montrö ile egemenliği kabul edilmiş Boğazların jeopolitik ve jeostratejik konumu ve önemi sebebi ile de, Bölgenin tamamen ve her ne pahasına olursa olsun ABD ve İsrail kontrolüne geçmesi hedefine yönelik olarak “Düşmanlaştırma – Düşman Yaratma Stratejisi” üstüne kurulmuş, iki devlet arasındaki bu stratejik ortaklık bu şekilde 77 yıldır canlı tutulmuştur ve İsrail’in devlet olarak bundan başka bir stratejisi de yoktur. Bu strateji çökerse İsrail de çöker çünkü ABD – İsrail arasındaki temel finans hareketi de kesintisiz olarak bu “Düşman- Terör” algısı üstüne inşa edilmiştir. ABD her yıl İsrail’e 3.8 Milyar Dolar hibe etmektedir ancak bu hibenin ön koşulu bu paranın ABD Savunma Sanayi Şirketlerine yönlendirilmesidir. Yani ABD İsrail’e 3.8 milyar dolar verir. Bu para İsrail’in silahlanması için silah ve savunma sanayi üreticilerine tahsis edilir. İsrail’de sürekli bir silahlanma yaratılır ve bu silahların tüketilmesi gerekmektedir ki çark işlesin. Çarkın işlemesi için İsrail bir ülkeyi, bir halkı, bir devleti, bir örgütü düşmanlaştırır, bunu da bol bol “İslam Kimliği Çatısı” altında yapar, saldırır, silah stokları tüketilir, bir sonraki yıl ABD tekrar İsrail’e 3.8 milyar dolar tahsis eder. Yine ABD Silah ve Savunma Sanayi harıl harıl İsrail’e silah üretmek için çalışır, ABD kamu kaynaklarından 3.8 milyar doları elde eder, İsrail silah stoklarını yeniler ve bir başka sözde “İslami Terör Örgütü” bahanesiyle veya savunma hakkı gerekçesi ile tekrar silah stokları boşaltılır. Bu arada da vergi Mükellefi ABD Vatandaşı , kamu kaynakları İsrail ve ABD Savunma Sanayine aktarıldığı için örneğin sağlık sigortası olmadığı için yaşamını tedaviye erişimsizlik sebebi ile kaybeder, üniversite eğitimi için aldığı yüklü miktarda kredi borcunu yaşamı boyunca ödemek zorunda kalır veya evinin kredisini ödeyemediği için banka evine el koyar. Yani İsrail- ABD ilişkilerinde bir yandan kesintisiz Müslüman Kanı dökülürken diğer yandan tam 77 yıldır, ABD Vergi Mükellefi de borç batağından ömrü boyunca kurtulamaz. Bu sistemi kurgulayıp götürenler de ABD Kongre Üyelerini, ABD Medyasını bir anlamda satın alan AIPACK ( Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) gibi Siyonist Düşünce Kuruluşlarıdır ve ABD’de genel bir ifade olarak adına “Yahudi Lobisi” dediğimiz , ki bu doğru bir tanım değildir aslında çünkü Yahudi ve Siyonist iki farklı kavramdır , ama gerçekte Siyonist olan onlarca Vakıf, Dernek vs mevcuttur ve bu yapılanmalar gerek ABD gerek BM’de, gerek AB’de, tüm Uluslararası Kuruluşlarda ve hatta tüm devlet yapılanmalarında mevcutturlar ve amaçları her durumda alınan her uluslararası kararın mutlaka İsrail lehine sonuçlanmasını sağlamak, başta ABD olmak üzere tüm dünyada mevcut işleyiş ve sistemi korumak, medya yolu ile de beyinleri şekillendirerek Dünya Kamuoyunu da sürekli çıkarları doğrultusunda ikna etmektir . “Daimi Düşman” sa İslam Ülkeleri ve Müslüman Dünyadır. Dolayısıyla uluslararası karalarda sürekli olarak ifade edilen “Çifte Standart” tesadüfî bir durum değil, bilinçli bir tercihtir. Şaşılacak bir durum yoktur.
***
İlk iki paragrafla tarihsel süreci kısaca irdeledikten sonra şimdi artık İsrail’in “Düşmanlaştırma Stratejisi ” nasıl çalışıyor ona sırası ile madde madde bir bakalım; Madde 1. İsrail önce bir düşman belirliyor. Bugün Gazze Soykırımından sonra dünyada önemli ölçüde algı nihayet değişmeye başlamış olsa da kısa bir süre öncesine kadar Hamas dendiği zaman algı İsrail’in dayattığı “İslami Terör Örgütü” olduğu iddiasıydı. Oysa gerçek neydi ? Filistin Ulusal Yönetiminde seçimle belirlenmiş, direniş amaçlı silahlı gücü de olan , altını çizerek belirtiyorum, “Sunnî Temelli Yasal Bir Örgüt” “Bir Siyasal Parti” , yasa dışı bir yapılanma değil. Yine aynı şekilde Hizbullah da Şii temelli, Lübnan yasalarına göre tamamen yasal, yine kendi silahlı gücü bulunan, ki Lübnan’da her Etno dinsel kesimin ayrı bir askerî gücü de var Lübnan Ordusunun yanısıra, bir Siyasal Parti. Yani her iki örgüt de PKK gibi “Terör Örgütü” değil , tamamen yasal zeminden temel alan iki yapı. Ancak yıllarca, 7 Ekim’den çok daha önce bu iki yapılanma Dünya Kamuoyuna “İslami Terör Örgütü” olarak dayatıldı. Oysa işgalci güçler ne Hamas ne Hizbullah’dı, işgal eden İsrail’di ve direnenler de Hamas ve Hizbullah. Şu halde bu iki yapılanmayı kendi bulundukları bölgelerde “Ulusal Direniş Örgütü” olarak rahatlıkla tanımlayabiliriz ki her ikisinin de seçimle bölgelerinde iktidara geldiği de bir gerçektir.
Nitekim gerek 7 Ekim öncesi Hamas gerekse bugün, Lübnan’daki işgalden önce Hizbullah İsrail ile bir uzlaşı zemini sağlamak ve topraklarını korumak için her türlü sorunu siyasal olarak çözmek için ellerinden geleni de yaptılar ancak İsrail’in hiç bir zaman temel hedefi uzlaşmak , siyasal çözüm üretmek olmadığı gibi asıl amacı “Genişleme ve Toprak Kazanma” olduğu için, uzlaşmaya hiç bir zaman yanaşmadı. Nihayetinde Hamas 7 Ekim saldırısı ile savaş fazına geçti. Hizbullah da bugün Güney Lübnan’da direniyor. Yıllık 3.8 milyar dolarlık ABD-İsrail Finans Çarkı da işliyor. İsrail yine aynı sekilde İran’ı hedef aldı. Yıllarca İran rejimi sebebi ile şeytanlaştırıldı ve savaş başladı.
İran kendisinden hiç beklenmeyen bir performans sergileyerek Dünya Kamuoyunun büyük sempatisini kazandı ve Dünya Tarihin’de ilk defa ABD ve İsrail Politikalarının çok ciddi sekilde sorgulanmasına sebep oldu. Kısaca İsrail Stratejisi önce bir “Düşman Belirleme” , “Düsmanın Adını Koyma” ile başlıyor. Bugün İsrail’in tüm yetkili ağızları , başta Neyanyahu’nun kendisi olmak üzere İsrail Güvenlik Bakanı Ben Gvir, İsrail Birleşmiş Milletler Temsicisi Dan Danon, İsrail’in Eski Başbakanı, Eski Diaspora ve Savunma Bakanı Naftali Bennett gibi tüm yetkili ağızlar 7 Ekim’den başlayarak İran’dan sonra dünya için önemli tehdit ve tehlike olarak gördükleri ülkenin Türkiye oldugunu ısrarlı beyanatlarla duyuruyorlar. Bu beyantların en önemlisi kuşkusuz Naftali Bennett’in 17 Şubat 2026’da ABD’de AIPACK’de ve bu resmî ziyareti sırasında diger Yahudi Düşünce Kuruluşlarında yaptıgı ve Türkiye’yi gelecekteki en büyük tehlike ve tehdit olarak tanımladığı konuşmadır. Yani “Düşman” ın adı konmustur; Türkiye . Böylece “Klasik İsrail Stratejisi” nin birinci fazı tamamlanmıstır.
***
Madde 2 : “Dünya Kamuoyunu İkna Et! ” . İsrail’in “Düşmanlaştırma, Şeytanlaştırma” çalışmalarının ikinci fazı küresel olarak basta zaten her ülkede hemen tamamı bir Siyonist Sermaye Kuruluşu olan yaygın Medya , çeşitli Sosyal Dernekler, Vakıflar ve Sosyal Medya aracılığı ile adı konulmuş düşmanın , bu durumda Türkiye’nin , her anlamda itibarının sarsılmasını sağlamak. Bu çalışmalar aslında 2012 yılı itibariyle İsrail tarafından sistemli bir şekilde başladı. Gün geçmiyor ki özellikle Sosyal Medya’da Türkiye aleyhine iddialarda bulunan bir paylaşım olmasın. Bu alanda en çok işlenen konu da Türkiye’nin laik ve demokratik bir Cumhuriyet olma çizgisinden uzaklaşıp İslami bir tehdit unsuru haline geldiği iddiasıdır. Yani daha açıkça ifade etmek gerekirse Türkiye’nin “İslamî Bir Terör Devleti” haline dönüşmekte olduğu iddiasıdır.
Madde 3 : “Diplomatik Olarak Yalnızlaştır ” : 3 faz bir devletin , ülkenin veya siyasal yapılanmanın diplomatik olarak yalnızlaştırılması 1.ve 2. Fazlarla eş zamanlı gerçekleştirilen “Klasik İsrail Stratejisi” dir. Türkiye için bu süreç 1991 yılında Azerbaycan’ın İsrail’i tanıması ile başlamıştır. O günden bugüne İsrail- Azerbaycan ilişkileri öyle bir noktaya gelmiştir ki İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir, çok yakın geçmişte yaptığı bir basın toplantısında tam olarak şu ifadeyi kullanmıştır ; “İsrailliler için Tel Aviv kadar güvenli dünyada bir şehir daha var ; Bakü” . Diğer yandan Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın Güney Kıbrıs’ı tanımaları da Türkiye’yi diplomatik olarak Kuzey’de yalnızlaştırma stratejisinin bir parçasıdır. Türk Dünyası ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilişkileri sistematik olarak zayıflatılmaya, İsrail Türkiye’yi Kuzey’den kuşatmaya başlamıştır. Nitekim ben bu satırları kaleme alırken de İsrail Devlet Başkanı Herzog Kazakistan’a resmî bir ziyaret gerçekleştirmektedir. Diger yandan Aralık 2025’de Güney Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan arasında Akdeniz ve Ege’de kapsamlı askerî iş birliği öngören Kudüs Zirvesi Protokolü imzalanmıştır. Yani Yunanistan Batı’da ve Kıbrıs Adalar sebebi ile Akdeniz ve Ege’de “İsrail’in Vekil Gücü” haline getirilmiştir.
Bir kac gün önce de Fransız Devlet Başkanı Emmanuel Macron, neredeyse sebepsiz bir yere denecek şekilde bir açıklamada bulunmuş, gerek Fransa, gerek Yunanistan gerekse Türkiye’nin birer Nato Ülkesi olmalarına rağmen Yunanistan’ın Türkiye ile bir savaşa girmesi halinde Fransa’nın Yunanistan’ın yanında yer alacağını duyurmuştur. Toplumumuzun oldukça dikkatinden kaçan bir unsur da Pakistan’dır. Pakistan ezelden Türkiye’nin koşulsuz müttefikidir. Pakistan’da Gazneli bir Türk Soyundan gelen İmran Han yolsuzluk iddialarının gerekçe gösterildigi bir darbe ile iktidardan devrilmiş, yerine adeta ABD’nin atadığı Şahbaz Şerif iktidara taşınmıştır. Bu iddialar tamamen adilsizdir zira İmran Han dünyanın sayılı zenginleri arasındadır ve serveti yüzyılların birikimi olan Gazneli Soyundan gelmektedir. Yani bir “Yeni Zengin” değildir. Ancak ABD karsıtı ve Pakistan Halkı lehine güclü bir irade sergilemesi ona bu siyasal kumpasın kurulmasına sebep olmuştur ve bugün maalesef işkence de gördüğü bir hapishanede tutulmakta , Şahbaz Şerif ise ABD ve İsrail Politikaları doğrultusunda hareket etmektedir. Ancak bu pozisyon da Pakistan’ı korumaya yetmeyecektir çünkü Netanyahu ve İsrail ile olağanüstü yakınlaşmış olan Modi’nin her an, İsrail’in düşman, varlığına tehdit ve tehlike olarak gördüğü bir İslam Ülkesi olan Pakistan’a , işgalci arzuları sebebi ile de saldırması, Pakistan ve Hindistan arasında bir savaşın patlaması da oldukça mümkün görünmektedir. Bu durumda Türkiye Muhammed Ali Cinnah’tan itibaren kararlı bir şekilde her konuda koşulsuz kendisinin yanında olmuş en önemli müttefikini de maalesef kaybetme durumu ile karşı karşıya kalacaktır. Türkiye özellikle 7 Ekim itibariyle hız kazanan bir şekilde diplomatik olarak yalnızlaştırılmakta ve kuşatılmaktadır. Bunun önüne geçmek için İran, Çin, Rusya ile daha güçlü ilişkiler kurmalıdır. Görüldüğü üzere “İsrail Stratejisi” sistemli bir planlama ile çalışmakta, bir Türkiye- İsrail Savaşı için saat tıkır tıkır işlemektedir.
***
Madde 4 : ” Savaşı Başlatmak İçin Bir Gerekçe Yarat” : Dikkat ederseniz İsrail bir savaşı başlatmak için mutlaka bir gerekçe buluyor. Bir gerekçe olmasa dahi yaratıyor dünya devletlerinin ve kamuoyunun kendi tarafında yer alması için. Uluslararası Hukuku her alanda hiçe sayan İsrail savaş başlatmak konusunda son derece hassas. Nitekim 7 Ekim bahanesiyle Hamas’a karşı başlatılan “sözde savaş” gerçekte Gazze topraklarının işgali ve bölgenin Etnik Temizligi’nin sağlanması temel amacına hizmet etmiştir. Bu durum aynı şekilde İran ve Güney Lübnan icin de geçerlidir. Türkiye’nin şu an için en önemli “Koruma Şemsiyesi” NATO’dur. NATO’nun işleyiş kurallarına göre Türkiye’nin her hangi bir saldırıya maruz kalması halinde diger NATO Ülkeleri Türkiye’nin yanında yer almak zorundadır.
Ancak İsrail , Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında imzalanan Kudüs Zirvesi Protokolü, Macron’un Türkiye-Yunanistan arasında çıkacak bir savaşta Fransa’nın Yunanistan’ın yanında yer alacağını belirtmesi, Trump’ın ABD’nin NATO’dan çıkacağını sık sık ifade eder olması , NATO’nun da zaten Türkiye açısından her geçen gün daha da işlevsiz hale gelmiş olması göz önüne alınacak olursa yakın vadede NATO’nun da dağılması gündeme gelebileceğinden ve sistem çökeceğinden İsrail-Türkiye arası bir savaşın kaçınılmaz olarak gündeme gelmesi çok yüksek olasılıktır. İsrail’in önünden NATO engeli kalkacaktır.
***
Sonuç olarak İsrail’in ABD ile birlikte Türkiye’ye saldırmasının tüm zemini, bütün unsurları ile hazırlanmaktadır. İran’ın dik duruşu ve kararlı direnişi bu akış ve planlamadaki en önemli engel olmuştur. İsrail ve ABD İran için Irak, Libya, Suriye örneklerini esas aldıkları için yanıldılar. İran’ın bekledikleri gibi kısa sürede düşmemesi ve top yekün kararlı bir direnç göstermesi gerçekte Türkiye’ye de zaman kazandırdı ve ABD/İsrail – İran Savaşı daha aylarca da sürecektir çeşitli molalarla. Nihayi sürecin ben İsrail’in İran’a karşı kullanacağı bir Nükleer Silah ile geleceğini , İran’ın da bunu karşılıksız bırakmayacağını düşünüyorum. Çok kuvvetle muhtemel ABD’den sonra ilk Nükleer Silahı İsrail kullanacaktır İran’ın yaratacağı baskı sonucunda. Bugün Nükleere Silah kullanımının önüne geçebilecek etkili hiç bir uluslararası kurum veya kuruluş da yoktur. Ne Birleşmiş Milletler ne Nato buna engel değildir ve İsrail bir şekilde durdurulmazsa, zaten hiç bir biçimde Uluslararası Hukuka uymayan Ekstrem Siyonist bir Devlet olarak hiç bir kuralı da tanımayacaktır bugüne kadar olduğu gibi. İsrail mevcut hali ile her yönüyle dünyayı büyük bir kaosa sürükleyecek bir “Terör Devleti” dir. Diğer yandan Türkiye’ye yönelik hedefleri doğrultusunda sistemli bir şekilde her yönden çalışmaktadırlar ve hedef İran’dan sonra Türkiye’dir. Son aylarda İsrail Ordusu İDF’in eski generalleri sık sık İsrail Televizyonları ekranlarında boy göstermekte ve İsrail’in Türkiye ile bir savaşa girmesinin son derece yanlış olacağını vurgulamaktadırlar ancak Ekstrem Siyonizm , Radikalleşmiş Yahudi Milliyetçi Cephesinin tüm bu uzmanlara kulak aşacağı düşüncesinde değilim.
Diğer yandan da çok olası gördüğüm bir İsrail-Türkiye savaşında da “Kara Savaşı Deneyimi” hemen hiç olmayan , bugüne kadar düzenli bir ordu ile hiç çarpışmamış olan , 1967’dd 6 Gün Savaşları’ndaki dağınık Arap Koalisyon Ordusunu dikkate dahi almıyorum, İsrail Ordusunun ABD’nin desteği olsa bile NATO’nun 2. büyük , Global Firepower’ın (GFP) 2026 yılı verilerine göre dünyanın en güçlü 9. ordusu olarak belirlenmiş, uluslararası deneyim birikimi çok fazla olan Türk Ordusu karşısında çok uzun süre dayananbileceği görüşünde değilim. Bugün Suriye bir satranç tahtasıdır. Kuzey Suriye Türk Ordusunun denetimi, Güney Suriye ise İsrail’in işgali altındadır. Bu satrancın Suriye topraklarında oynanması ve ilk kıvılcımın da orada çakması çok büyük olasılıktır. İsrail kendisini Türkiye ile bir savaşa hazırlama sürecinin tam ortasındadır. Kasım ayında İsrail’de ve ABD’de yapılacak seçimlerle Netanyahu da Trump da kaybetse dahi her iki devletin de uluslararası politikaları bir hükümet değil devlet politikasıdır ve Hükümetlerden bağımsız olarak Türkiye “Hedef Ülke” olma konumunu bu iki devlet nezdinde sürdürecektir. Dolayısıyla tüm milli unsurlarıyla Türkiye İsrail ile bir savaş senaryosuna hazırlıklı olmalıdır.
Müge Ataman








