KURTULUŞ SAVAŞI’NI BİTİREN, “MAVİ VATAN” SAVAŞIMIZI BİTİREMEYEN LOZAN

Lozan’a “Mavi Vatan” penceresinden bakmaya başlamadan önce sizi kısa süreliğine 1.000’li yılların Akdeniz’ine götürmek istiyorum. I. Haçlı Seferi’nin başladığı 1096 yılından itibaren Fatih Sultan Mehmet’in 1455 yılında Bozcaada’yı fethetmesine kadar geçen 360 yıllık süreçte Doğu Akdeniz’in hâkimiyeti yalnızca Katolik devletlerindeydi, Yunanlıların egemen olduğu tek bir kıyı, tek bir ada yoktu. Ayrıca, atalarımızın Marmara Denizi’nde 1453’e kadar süren 150 yıllık savaşlar silsilesi, Türk Boğazları ve Marmara Denizi’nin Osmanlı Devleti’nin bütünleşik bir iç denizine dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Yine atalarımız, 15. ve 17. yüzyıllar arasında Venedikliler, Cenevizliler, Saint Jean (Hospitalier) Tarikatı Şövalyeleri ve onları destekleyen Katolik dünyası ile (Yunanlılarla değil) yüzbinlerce şehit vermemize yol açan pek çok savaştan sonra Doğu Akdeniz’in tüm sularına, kıyılarına ve adalarına egemen olmuşlardır. Doğu Akdeniz’i Yunanlılardan değil, Katolik dünyasından aldığımızı özellikle vurgulamak istedim. Ama 18. yüzyıldan itibaren denizde zayıflayan atalarımız, 1830-1913 arasındaki 83 yıllık dönemde, atadan miras Doğu Akdeniz “Mavi Vatanı”nı kıyı ve adalarıyla birlikte parçalar hâlinde devreden antlaşmalar imzalamışlardır.

Benzer şekilde, 321 yıl boyunca titizlikle koruduktan sonra, 1774, 1807, 1829, 1833, 1856 Antlaşmalarını imzalayan atalarımız; Türk Boğazları geçiş rejimi üzerindeki inisiyatifini de kademeli olarak kaybetmişlerdir. Bu durumun tarihsel altyapısından özetle bahsetmeliyim. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte, Türk Boğazları ve Marmara Denizi, bütünleşik bir Türk iç denizine dönüşmüştür. II. Bayezıt döneminde Karadeniz’in fethedilmemiş hiçbir kıyısı kalmayınca Karadeniz de Türk Boğazları’nın devamı niteliğinde bir iç denize dönüşmüş ve bu durum 1774 yılına kadar kesintisiz olarak sürdürülmüştür. Yani, Türk Boğazları ve Karadeniz, 1774’e kadar Osmanlı Devleti’nin yüksek vergiler karşılığı imtiyaz tanıdığı devletlerin kullanımına izin verilen kapalı bir deniz statüsüne sahip olmuştur.

21 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 11. maddesi, Rusya’ya vergisini ödeyerek Türk Boğazları’nı ve Osmanlı limanlarını kullanma serbestisi vermiştir. Aslında, 1774’te Boğazlar’ın statüsü olağanüstü bir değişikliğe uğramamış ve Karadeniz’in kapalılık durumu devam etmiştir. Çünkü bu antlaşmayla Osmanlı Devleti’nin daha önce İngiltere, Fransa ve Hollanda’ya vermiş olduğu ticaret gemilerini ücreti karşılığında Boğazlar’dan geçirme hakkını Rusya’ya da tanımıştır.

Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 5 Ocak 1809 tarihinde imzalanan Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması’na göre Türk Boğazları’ndan savaş gemilerinin geçişi yasaklanmıştı. Antlaşma’nın gizli maddesine göre Fransa, Osmanlı Devleti’ne saldırırsa İngiliz Donanması, Karadeniz’e kadar Osmanlı sahillerini koruyacaktı. İşte Osmanlı Devleti’nin Türk Boğazları’ndaki geçiş rejimini tek taraflı düzenleme yetkisinin ilk defa delindiği antlaşma, 1809 Çanakkale Antlaşması’dır.

20 Ağustos 1829 tarihinde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Edirne Antlaşması, Rus ticaret gemilerinin Türk Boğazları’ndan geçişlerine ve taşıdıkları malzemelere müdahale edilmesini yasaklamıştır. Ayrıca, Osmanlı Devleti, barış hâlinde olduğu bütün devletlerin ticaret gemilerine Türk Boğazları’nı açmıştır.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Fransa ve İngiltere’nin desteğiyle ayaklanınca Osmanlı Devleti ile Rusya 8 Temmuz 1833’te 8 yıl geçerliliği olan Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşmanın 6 açık maddesinin yanındaki gizli maddesine göre; herhangi bir savaş durumunda Türk Boğazları Rus savaş gemilerine açık olurken diğer devletlere kapanacaktı. Böylece Rusya, kendisine Akdeniz’den gelebilecek tehlikelere karşı Türk Boğazları’nın kapatılmasını sağlamıştır.

Mısır’daki Kavalalı İsyanı Sorunu’nun Uluslararası Müdahale ile çözülmesinden sonra imzalanan 13 Temmuz 1840 Londra Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Osmanlı Devleti, barışta hiçbir devletin savaş gemisini Türk Boğazları’ndan geçirmemeyi taahhüt etmiştir. Bu antlaşma ile Türk Boğazları, Avrupa’nın büyük devletlerinin toplu garantisi altına alınmıştır.

Kırım Savaşı’nı sona erdiren ve Osmanlı Devleti’nin Avrupalı Devletler arasına kabul edildiği -ya da Osmanlı Devleti’nin kendini Avrupa Birliği’ne girmiş kabul ettiği- 1856 Paris Barış Antlaşması ise Karadeniz’i Osmanlı Devleti ve Rusya dâhil tüm savaş gemilerine kapatmıştır. 1915’te İtilaf Devletleri’nin kendi aralarında imzaladıkları gizli paylaşım antlaşması, Türk Boğazları’nın Rusya’ya bırakmıştır. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması, Türk Boğazları’nı tüm İtilaf Devletleri’ne açmış, bu durum İstanbul’un işgali ile sonuçlanmıştır.

Özetleyecek olursak, iç boğazlarımızın ve iç denizimizin yavaş yavaş uluslararası su yoluna dönüşmesine engel olunamamış, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra bu paha biçilmez jeopolitik alan, emperyalizme teslim edilmiştir. Bu teslimiyet, Osmanlı Padişahı Vahdettin adına Sadrazamı Tevfik Paşa’nın 10 Ağustos 1920’de Sevr’de imzaladığı utanç belgesi ile kalıcılaştırılmak istenmiştir. Temelde Türkleri 289.000 kilometre karelik bir alana sıkıştıran bir sömürge antlaşması niteliği gösteren Sevr Antlaşması’nın Türk Boğazları ve Marmara Denizi’ni elimizden ne ölçüde aldığı konusunu da bir miktar açmak istiyorum. Onaylanmadığı için yürürlüğe girmeyen ve ölü doğmuş bir antlaşma olduğu düşünülen 433 maddelik Sevr Barış Antlaşması’nın 37. maddesinde, Türk Boğazları ve Marmara Denizi’nin barış ve savaş zamanları dâhil tüm devletlerin ticaret ve savaş gemileriyle sivil ve askerî uçaklarına açık tutulması öngörülmüştür. Sevr’in 43-46 arasındaki maddeleri, Türk Boğazları’nda uygulanmak istenen hükümlerin denetimi için geniş yetkilere sahip Boğazlar Komisyonu’nun kurulması ile ilgilidir. Sevr Antlaşması’nın 38. maddesi Çanakkale Boğazı’nın Avrupa sahilini Yunanistan’a bıraktığı için Yunanistan ve Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki yetkilerinin Boğazlar Komisyonu’na devredilmesini öngörmekteydi. Sevr’in 40. maddesi, Osmanlı Devleti’ne Milletler Cemiyeti’ne üye olması durumunda Boğazlar Komisyonu’na girme hakkı vermiştir. Sevr madde 40’a göre; Komisyon yetkilerini tamamen bağımsız kullanacak ve kendine özgü bir sancağı ve bütçesi ile teşkilatı olacaktı. Yani, emperyalizm atadığı elemanlarından oluşan bu komisyonun bağımsız olduğuna inanmamızı istiyordu. Sevr’e göre Boğazlar’ın egemenliği kâğıt üzerinde Osmanlı Devleti’ne ve Yunanistan’a ait olmasına rağmen, bölge silahsızlandırılacak; askerî amaçlarla yalnızca İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından kullanılabilecekti. Böylece, İstanbul’u da içine alan Türk Boğazları, fiilen bu 3 ülkenin işgal bölgesi hâline gelmekteydi. İtilaf Devletleri tarafından işgal edilen Türk Boğazları, aynen Sevr’de yazdığı şekilde çok uluslu emperyalist bir komisyonun kontrolüne alınarak fiilen Türk egemenliğinden çıkarılmıştır.

Burası önemli, tekrar belirtmeliyim, onaylanmayan Sevr, resmen yürürlüğe girmemişse de, İtilaf Devletlerince işgal ettikleri bölgelerde fiilen uygulanmış bir antlaşmadır. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde örgütlenen Türk Milleti, Anadolu’da emperyalizme ve taşeronlarına direnerek çok güçlü bir cevap vermiştir. Bu durum karşısında, İngiltere ve Fransa, Türkiye’yi Karadeniz’e sıkıştırarak taşeronlaştırmaya çalışmanın uygulanabilir bir proje olmadığını anlamışlardır. Bunun üzerine İngiltere, gönüllü taşeronu Yunanistan’ın aşırı yıpratılması pahasına Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu’nun içlerine taşırken; buna karşılık Karadeniz üzerinden Millî Ordumuza yapılan lojistik nakliyatı engellememeyi tercih etmiştir. Bu yolla İngiltere, Türk-Yunan Savaşı’nın uzun sürmesini istemiş ve buna bağlı olarak savaş kaynaklarını tüketecek Türkiye’yi kendiliğinden Sevr’e razı etmeyi planlamıştır. Emperyalizmin Karadeniz’in güney kıyılarında birbirleriyle daimî gerilimleri nedeniyle zayıf düşürülecek Türkiye, Yunanistan ve Ermenistan’ı gütme projesi şeklinde özetleyebileceğimiz Sevr bağlantılı bu proje, Mustafa Kemal Paşa’nın dehası ile çökertilmiş, Büyük Taarruz ile dengesi sürpriz bir şekilde bozulan Yunan Ordusu imha edilmiştir. Hızlı gelişen bu durum karşısında inisiyatifini kaybeden emperyalizm, kendini Sevr yerine Lozan’da bulmuştur.

“Mudanya”dan gelen Kurtuluş Savaşı galibi Türkiye ile “Mondros”tan gelen I. Dünya Savaşı’nın galibi emperyalist devletlerin barış görüşmeleri niteliğindeki Lozan Konferansı, her iki tarafın da birbirine mağlup muamelesi yapması nedeniyle tarihte ender rastlanan bir olaydır. Lozan Konferansı’nda, başta İngiltere olmak üzere emperyalist devletlerde Türklere diz çöktürememenin asabiyeti; Türkiye’de ise 11 yıldır aralıksız devam eden, büyük kayıplara ve yıkımlara yol açan savaşlar silsilesini askerî gücünün son bir gayretle erişebildiği bu noktada sonlandırma çabasının yanında, bağımsızlığından ve bir an önce başlatmak istediği devrimlerden emperyalizmi uzak tutma kararlılığı gözlenmiştir.

Müzakere yöntemi açısından da Sevr ile Lozan arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Sevr, Osmanlı temsilcilerinin görüşlerinin dikkate alınmadığı “Al bunu, fazla konuşmadan imzala bakalım.” tarzı bir belgeydi. 20 Kasım 1922-24 Temmuz 1923 tarihleri arasında kesintisi nedeniyle iki aşamada gerçekleşen ve Türk Heyeti ile Ankara arasında karşılıklı olarak 1.600 telgraf çekilen Lozan Konferansı’nda özellikle “Kapitülasyonların kaldırılması”nı Batılı devletlere kabul ettirmek hiç kolay olmadı, Batı büyük direnç gösterdi. Hazır Lozan-Ankara arasındaki 1.600 telgrafın çekildiğinden bahsetmişken, bu konuda Atatürk devrimleriyle pek barışık olmayan bazı kesimlerde Lord Curzon’un hatıralarına dayanarak “Telgraf yazışmaları İngilizlerin eline geçmişti ve İngiliz istihbaratı çok kısa sürede şifreleri çözüp konferanstan istediklerini diledikleri gibi alıyorlardı.” şeklinde İsmet Paşa’yı küçümsemeye çalışan bazı ifadeler dikkat çekmektedir. Aslında, telgraf yazışmalarının İngilizlerin elinde geçtiği ve şifrelerinin çözüldüğü kısmı doğru. Çünkü, 1830’lu yıllarda dünyaya yayılmaya başlayan küresel telgraf hatları, 1877’de bile o güne kadar karalara döşediklerinin yanında denizlerin altına döşediği 103.063 kilometre telgraf hatları ile tüm dünyadaki iletişimin sahibi İngiltere’ydi. Hatta 1891’de İngiltere, denizlerin altına telefon kablosu da döşemeye başlamıştı. Günümüzde tüm internet ve uydu haberleşmesinin emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde olduğunu düşünürsek, 1922’lerin 1923’lerin en güçlü emperyalisti olarak İngiltere’nin tüm haberleşmeye hâkim olduğunu sizce Ankara Hükûmeti bilmiyor ve aldatma tedbirlerini uygulamıyor muydu? Zaten telgraflara bakıldığında, yapılan yazışmaların talimat istemekten ziyade gelişmeleri rapor etme ve heyetin elinde olmayan bilgiyi sorması niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Sevr sayesinde emperyalistlerin neyin peşinde olduklarını önceden bildikleri için dirençli ve iyi bir asker olan İsmet Paşa, Ankara’da Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte hazırladıkları planla birlikte Lozan’a gitmiş ve planı uygulamıştı; prensipte telgrafla talimata gereksinimi yoktu zaten. Lozan hazırlıkları sırasında, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın, birlikte kararlaştırdıkları ilk prensip şuydu: “İtilaf Devletleri, kapitülasyonlar, Ermenistan’a toprak talebi ve Türkiye’de bir Müslüman azınlık oluşturma (yani Kürdistan) konularını dayatırlarsa, konferansı devam ettirmek için enerji harcamaya gerek yok. Bu konularda paçamı emperyalizme kaptıracaksam, antlaşmak zaten faydasız, bırakalım gittiği yere kadar savaş devam etsin.”di ve bu harfiyen uygulandı.

Lozan’la ilgili bu kısa bilgi ve yorumlardan sonra, gerilimli çeşitli diplomatik görüşmelerin sonrasında imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın siyasi bağımsızlığımızı tanıyan, Anadolu’da Yunan varlığına son veren, Türk-Yunan kara sınırını belirleyen, emperyalizmin adli ve ticari sömürü mekanizmalarını (yani kapitülasyonları) ortadan kaldıran, Osmanlı borçlarını Osmanlı’dan ayrılan devletlere pay edecek şekilde yeniden yapılandıran (ki yapılandırılmış hâli bile 107 milyon liraydı ve ödemeleri 1954’e kadar devam etti) ve 3 yıllık bir geçiş sürecinden sonra gümrük bağımsızlığını elde etmemizi sağlayan hükümleri, Türkiye için memnuniyet verici sonuçlar olmuştur. Peki, anlaşmazlık yaşanan güney sınırlarımızın sonraya bırakıldığı, hatta alınan borçlar karşılığında Almanya’ya teslim edilen 5 milyon liralık altın ile İngiltere’nin Osmanlı Devleti için inşa ettiği, ama parasını aldığı hâlde 1914’te el koyup teslim etmediği 4 milyon lira değerindeki Sultan Osman ve Reşadiye adındaki dretnot tipi savaş gemilerinin bile Türkiye’ye geri verilmeyip savaş tazminatı olarak İtilaf Devletleri’ne bırakıldığı Lozan’da, dev bir anlaşmazlık konusu olan “Mavi Vatan” için ne yapıldı?

Açıkçası, Lozan’a “Mavi Vatan” çıkarları için mücadele edecek bir deniz kuvveti olmadan giden Türkiye, kara savaşını sürdürme yeteneği varsa da bir deniz harekâtı yapma olanağından %100 olarak yoksundu. I. Dünya Savaşı’na teknolojisi eski (Yavuz ve Midilli hariç), zayıf ve az sayıda savaş gemisiyle giren Osmanlı Donanması’ndan batmayıp arta kalan gemiler, 20 Kasım 1918’den itibaren İtilaf Devletleri’nce Haliç’te (Yavuz ve Zuhaf Tuzla’da) enterne edilmişler, top mühimmatları ve torpidoları ile top kamaları ve nişangâhları sökülerek İngiliz ve Fransız askerlerinin kontrolündeki depolara teslim edilmişlerdi. Haliç’teki “Tersâne-i Âmire” de İtilaf Devletleri’nin işgalinde olduğundan Osmanlı savaş gemilerine gerekli bakımların yapılmasına izin verilmemiş, yani 5 yılda çürütülmüşlerdir. Hatta, Lozan’dan sonra geri alınarak uzun süren ve yüksek maliyetli onarımlarla hurda hâle gelmekten kurtarılabilen Turgutreis ve Hamidiye zırhlı fırkateynleri 1924’te, Mecidiye kruvazörü 1928’de ve Yavuz zırhlı muharebe gemisi ise ancak 1930’da faal hâle getirilebilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin sahil güvenlik maksatları için İtilaf Devletleri’nden izin alarak 1919 başlarında Karadeniz’e gönderdiği Preveze ve Aydınreis gambotları, daha sonra İstanbul’un emirlerine uymayıp Ankara’daki TBMM Hükûmeti’nin emrine girmişse de, ateş gücü zaten çok zayıf olan bu gemiler, Lozan sürecinde Türk Boğazları’ndaki İtilaf Donanması’nı aşamayacaklarından Karadeniz’de mahzur kalmışlardı. Yani, savaşı Türk Boğazları’na, Marmara Denizi’ne ve Adalar Denizi’ne taşıyabilecek tek bir savaş gemisi bile bulunmayan TBMM Hükûmeti’nin deniz çıkarlarımızı korumak adına Lozan’da, eli bomboştu. Bu durum, Türkiye’yi Lozan’da “Mavi Vatan” anlaşmazlıklarında deniz kuvvetimizin güç kazanacağı gelecek dönemleri düşünen ve gelecek dönemlerde inisiyatifli duruş sergilememizi kolaylaştıran formüller geliştirmeye sevk etmiştir.

Özetle, Türkiye, yapılacak antlaşmanın “Mavi Vatan”la ilgili kısımlarından çok memnun kalmayacağını bilerek Lozan’a gidiyordu ve ileride tadil edilebilir bir antlaşmanın peşindeydi. “Lozan’da ve Lozan sonrasında “Mavi Vatan”la ilgili neler yapıldı?” birlikte bakalım.

İlk Türk Boğazları ile başlayalım. 24 Temmuz 1923’te Türkiye, Bulgaristan, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Romanya, Sovyet Rusya, Yunanistan ve Sırp-Sloven (Yugoslavya) tarafından Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak Lozan Boğazlar Sözleşmesi de imzalanmıştır. Sovyet Rusya, Türk Boğazları’nın rejiminin Karadeniz ülkeleri tarafından belirlenmesini savunduğundan, konferans sırasında imzaladığı bu sözleşmeyi daha sonra onaylamamış ve Boğazlar Komisyonu’nda temsilci de bulundurmamıştır.

1923’te Lozan’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’ni birazcık açıklamalıyım. Bu sözleşmenin 1 ve 2. maddelerine göre, Türk Boğazları’nda savaş ve barış zamanında ticaret gemisi ve uçakları ile savaş gemisi ve uçakları için geçiş serbestliği ilkesi kabul edilmiştir. Yani, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin savaşan olmadığı her durumda tüm dünya devletlerinin savaş ve ticaret gemileri, Boğazlar’dan geçiş hakkına sahiptirler. Türkiye savaştaysa, yalnızca tarafsız devletlerin savaş ve ticaret gemileri ile askerî olmayan uçakları, Boğazlar’dan serbest geçiş hakkına sahiptirler.

Bu geçiş güvenliğinin sağlanması için;

(Madde 4 ile) Boğazlar’ın her iki kıyısı da Çanakkale Boğazı’nda 20 kilometre, İstanbul Boğazı’nda 15 kilometre uzaklıktan geçen çizgiye kadar ve Marmara Denizi’ndeki adalar askersiz hâle getirilmiş, bu bölgelerde tahkimat yapmak, üs kurmak ve asker bulundurmak yasaklanmış,

(Madde 8 ile) Sadece İstanbul ve çevresi için 12.000’e kadar asker bulundurmaya izin verilmiş,

(Madde 10 ve 16 ile) savaş gemilerinin ve askerî uçakların sözleşme hükümlerine uyup uymadıklarını denetlemek ve Milletler Cemiyeti’ne rapor vermek için bir Türk temsilci başkanlığında, sözleşmede imzası bulunan devletlerin temsilcilerinden oluşan bir “Boğazlar Komisyonu” kurulmuş,

(Madde 18 ile) Bölgenin güvenliği Milletler Cemiyeti’nin garantisi altına konulmuş; savaş veya savaş tehdidi gibi Boğazlar’ın güvenliğini tehdit eden herhangi bir gelişmede sözleşmenin taraflarını Milletler Cemiyeti’nin kararlaştıracağı önlemleri almakla yükümlü kılmıştır.

Birazdan Lozan’da askersizleştirilen adalar konusunu da değineceğim ama, Türk Boğazları ile ilgili olduğu için önceden kısaca ifade etmeliyim; Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesiyle bazı Ege Adaları, özellikle de Çanakkale Boğazı’nın güvenliği açısından çok önemli olan Limni ve Semadirek adaları, Boğazlar Rejimine ilişkin Sözleşme’nin 4. maddesine göre askerden arındırılmak koşuluyla Yunanistan’a verilmiştir.

Lozan’da Boğazlar’ı özetlersek, deniz kuvveti bulunmadan gidilen Lozan’da Türk Boğazları ile ilgili olarak kötünün iyisi bir sonuç alınmıştır. Yani, Türk Boğazları’ndaki kıyıların emperyalist işgalcilerden arındırılması başarılırken, askersizleştirilme kuralı uygulanmak zorunda kalındığından bu kıyılara egemen olunamamış, başkanlığını yaptığımız çok uluslu ve emperyalist karakterli bir komisyonun denetiminde askerî/ticari gemilerin serbest geçiş rejimi esası kabullenilmek zorunda kalınmıştır.

Şimdi, bu noktada “Batı’nın “Şark Meselesi” Sevr’le zafer mi kazandı? Lozan’la yenilgiye mi uğratıldı?” sorularına çok kısaca değinmek istiyorum. 1821’de başlayan Yunan İsyanı devam ederken 1822’de yapılan Verona Görüşmeleri sırasında ortaya atıldığı iddia edilen “Şark Meselesi”, Türklerin 1071’den önceki coğrafi konumuna geri itilmesi olarak anlatılır. Katolikler, Endülüs’te Beni Ahmer Devleti’ni yıktıkları 2 Ocak 1492 tarihini “Yeniden Fetih” anlamındaki “Reconquista” olarak görürler, hatta İspanya’da 2 Ocak tarihi Müslümanlardan ve Musevilerden kurtuluş günü olarak günümüzde bile kutlanır. Katolik Avrupa’nın tarih boyunca Doğu’ya bakışı Doğuluları daha doğuya itmek değil, Doğu’da yaşayan Müslümanları, Ortodoksları (yani Yunanlıları ve Rusları), Musevileri, Hintlileri, Çinlileri vs. sömürmek ve yağmalamak olmuştur. Bu yağma düzeni de hep denizler ve okyanuslar üzerinde kurulmuştur. Yağmalayacakları yeri işgal etmezler, önce deniz ticaret yollarını ele geçirirler, deniz ticaret yolları üzerinde garnizonlar ve üsler kurarlar, garnizonlar ve üslerin bulunduğu bölgelerdeki iç çatışmaları kullanarak siyasi yönetimi kuklaya dönüştürürler, sonra sömürüye ve yağmaya başlarlar, en sonunda da birbirlerinin sömürü alanlarına göz diktikleri için kendi aralarında savaşırlar. Batı’nın tarihi, denizler üzerinden yürüyen sömürü düzeni üzerinden kurgulanmış bir paylaşım anlaşmazlıkları tarihidir. Batı, sömürüsüne direnebilecek Doğu toplumlarına ustaca yaklaşır, Doğu toplumlarının kendi aralarındaki gerilimli noktaları suistimal ederek gerilimin taraflarını kendisi için tamponlaştırarak kullanmaya başlar, sonra tamponu güçlenmesin diye onun bölünmesini sağlar, sonra bölünen her parçayı ebedi düşmanlığa iter, daha sonra onları da tamponlaştırır ve böyle gider durur. Tarihte, Doğu Akdeniz’de Osmanlı Devleti, Yunanistan, Rusya birbirlerine karşı kullanılan Batı tamponları olmuşlardı. Çarpıcı olsun diye söylüyorum, tarihte Batı’nın bu tuzağına düşen Almanya, Japonya, İran gibi devletler de vardır. Sevr haritasına bakacak olursak emperyalizme karşı direnen Sovyet Rusya’nın karşısına Yunanistan, Türkiye ve Ermenistan Batı’nın tamponları olarak kullanılmak üzere Karadeniz’de konumlandırılmışlardır. Lozan’da bir miktar yumuşamakla beraber, emperyalizmin sıkı sıkıya tutunduğu alanın Türk Boğazları olduğu açıktır. Unutulmamalıdır ki, Türk Boğazları, Türkiye’nin en büyük jeopolitik gücüdür.

Şimdi Lozan sonrası, Atatürk döneminde kaldığımız yerden devam edelim… Dış politikasını, Lozan’da çözüm bulamayan anlaşmazlıkların, inisiyatif kazanılabilecek diğer zamanlarda çözülmesine uygun şekilde kurgulayan ve -henüz zayıf da olsa- Cumhuriyet Donanması’nı ayağa kaldırmayı başaran Atatürk, aradığı inisiyatifi 1933-1936 arası dönemde yakalamıştır. Türkiye, 1933’te Londra Silahsızlanma Konferansı’nda ve 1935 Milletler Cemiyeti Kurulu’nda Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesini gündeme getirmiş, 11 Nisan 1936’da da Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin imzacı devletlerine birer nota göndererek Türk Boğazları’ndaki geçiş rejimini yeniden belirlemek için bir konferans toplanmasını talep etmiştir. 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde yeni bir konferans toplanmış, tartışmalı müzakerelerden sonra 20 Temmuz 1936’da 29 madde, 4 ek ve 1 protokolden oluşan Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır. Bulgaristan, Fransa, İngiltere, Japonya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye tarafından imzalanan bu sözleşme 9 Kasım 1936’da yürürlüğe girmiştir. Gereksinimleri nedeniyle Türk Boğazları’nı ilk elden kontrol etmeye çalışan, Sevr’de askeriyle, Lozan’da Komisyonu’yla yerleşen emperyalizmin, yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın baskısıyla yeniden saflaşmasından yararlanıp Türk Boğazları’nın askerî egemenliğini yeniden Türkiye’ye bırakmaya mecbur bırakan Atatürk’ün dehâsını görüyorsunuz, değil mi? Tek bir mermi bile atılmamış, Lozan’ı imzalayan bütün devletler, Yunanistan dâhil %100 diplomatik yöntemlerle, tıpış tıpış Montrö’ye gelip bir ara rejim olarak gördükleri, yeni Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamışlardır. Özetlersek, Lozan’dan sonra kurulan inisiyatif sayesinde Atatürk, Lozan’ın değiştirilmesi için bir konferansın toplanmasını, 20 Temmuz 1936 tarihinde 20 yıl süreli olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türk Boğazları’ndaki kıyılarda askersizleştirme ile geçiş rejiminin bir komisyonun denetimi altında olması kurallarının kaldırılmasını ve geçiş rejiminin belli kurallar içinde kısmen denetimimiz altına alınmasını sağlamıştır. Bir parantez açarsak, Türk Boğazları’ndan sonra, benzer bir biçimde Hatay konusunda da çıkarlarımıza uygun bir inisiyatif yakalanacak ve 1939’a kadar Hatay için de barışçıl bir çözüm bulunacaktır. Tekrar Montrö’ye dönecek olursak 20 yıllık geçici bir sözleşme olan Montrö, “Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenliği”ni amaçlayan bir sözleşme olmuştur. Bugüne kadar geçerli kalmasının altındaki neden, Türkiye, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve üçüncü ülkeler için de makul ve uygulanabilir bir çıkar dengesi oluşturmasıdır. Ayrıca, Türkiye’nin bu sözleşmenin uygulanmasında hep katı bir titizlik içinde olmuştur ve hiçbir zaman esnetme çabası içine girmemiştir.

Montrö Sözleşmesi, ticaret gemilerinin, İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi’nin gemi trafiğine ayırdığımız bir bölümünü kapsayan Türk Boğazları’nda, hukuki bakımdan “iç sular” rejimine tabi olacak şekilde “geçiş ve seyrüsefer serbestisi”nden yararlanmasını sağlar. Yabancı ticaret gemilerinin Türk Boğazları’ndan geçişi, “zararsız geçiş”e benzeyen kendine özgü bir rejime tabidir. Marmara Denizi’nin bir iç deniz olması, Türk Boğazları’nın bir uluslararası su yolu olmasına engeldir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan devletler arasında askerî bakımdan çok hassas bir denge de kurduğundan, bölgede barış ve istikrarın devamına büyük katkı sağlamıştır.Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bir yandan askerî gemiler için Karadeniz’de sahildar devletlerin çıkarlarını gözetecek şekilde sayı, tonaj ve süre kısıtlamaları ile bir geçiş rejimi kurarken, diğer devletleri sınırlandırmış, bir yandan da Türkiye’nin savaşa taraf olup olmamasına göre farklı kurallar getirerek Türkiye’nin çıkarlarını korumuştur. Konu harici olduğundan, Montrö’nün temelde Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin uçak gemisi ve denizaltı geçirememesi, 2 hafta öncesinden bildirim yapmak koşuluyla, Karadeniz’deki kıyıdaş olmayan askerî gemi toplam tonajının 45.000’i geçememesi ve 21 günden daha fazla kalamaması üzerine hazırlanmış bir belge olduğuna değinmekle yetineyim.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 20 yıllık yürürlük süresi 9 Kasım 1956’da bitmiştir. Anlaşma’nın 28/2. maddesine göre imzacı devletlerin 2 yıl öncesinden bildirmek kaydıyla sözleşmenin feshedilmesini talep etme hakkı bulunmaktadır. Bugüne kadar böyle bir talepte bulunan olmamıştır. Fesih sürecinin başlatılması hâlinde, Türkiye 1945 BM Bildirgesi ve 1975 Helsinki Bildirgesi gereğince Türk Boğazları üzerindeki tam hükümranlık içeren duruma geri dönme yetkisine sahiptir. Yani ne Sevr’e ne de Lozan’a dönüş söz konusu değildir. Montrö’nün feshi, Sevr’den de Lozan’dan da Montrö’den de daha fazla bir hükümranlık anlamına gelmektedir. Özetleyecek olursak, Montrö feshedildiği taktirde, Türkiye Cumhuriyeti, Van Gölü’nde ne tür bir yetkiye sahipse Türk Boğazları üzerinde de aynı yetkiye sahip olacaktır. Unutulmaması gereken şey, Türk Boğazları’nın bir “Uluslararası Boğaz” olmadığı, ama bir “Ulusal Boğaz” olduğudur.

Şimdi özetleyelim, Türk Boğazları konusunda Lozan’ın kazanımı, “Boğazlar’ı emperyalist işgaline ve geçiş kontrolünü emperyalist komisyona yaptıran” Sevr’i yırtıp atması ve “Boğazlar’da hiç kimsenin askerinin bulunmamasına ve geçiş kontrolünü de bir Türk’ün başkanlığındaki emperyalist komisyona yaptırmaya” razı gelinmesi olmuştur. Peki, Montrö? Geçici ve süreli bir antlaşma olan Montrö’nün kazanımı, “Boğazlar’da hiç kimsenin askerinin bulunmamasına izin vermeyen ve geçiş kontrolünü de bir Türk’ün başkanlığındaki emperyalist komisyona yaptıran” kalıcı ve süresiz Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni kaldırıp yerine “Boğazlar’a Türkiye’nin istediği kadar asker yerleştirebilmesi” olurken, geçiş rejimi konusunda, Türkiye’ye tam bir serbestlik tanınmamış, Türkiye’nin değiştiremeyeceği, ama Karadeniz’e özgü hazırlanan özel bir uluslararası kurallar cetveli üzerinden Türkiye’ye denetim hakkı tanınmıştır.

Göreceğiniz üzere, Lozan’a göre çok daha iyi olmakla beraber, dünyada benzeri olmayan Türk Boğazları’nın coğrafi gücünden özellikle barış zamanında sağlayabileceğimiz faydayı sınırlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hesaplanmış şekilde 20 yıl süreli olma durumu, Türk Boğazları’nın jeopolitik gücüyle tam olarak bütünleşecek güçlü bir Türk deniz kuvvetini oluşturma süresi olarak algılanmalıdır. NATO’ya girişimiz Türk Boğazları’nın sağladığı bu jeopolitik gücü tek elden kullanma sürecinin sürekli ertelenmesi sonucunu doğurmuştur. Mavi Vatan’ın en güçlü coğrafyası olan Türk Boğazları’nda geçiş rejimini uluslararası kurallar yerine ulusal çıkarlara göre belirlemek için NATO’dan çıkılması ve Montrö’nün fesh edilmesi için gerekli inisiyatifin oluşmaya başladığı bir döneme girilmiştir. Fırsatı bulunduğunda iyi değerlendirilmelidir. Atatürk bugün sağ olsaydı, Montrö’yü 40 kere kaldırmıştı, Kemalizm 1930’lu yılları bire bir uygulamak, 1930’lara takılıp kalmak demek değildir. Kuruluş felsefemizdeki devrimci ruhu, aynı 1920’lerde, 1930’larda olduğu gibi iyi kullanmak zorundayız. Yıl 2022 ve Cumhuriyet’in devrimci ruhunu günümüze yansıtma konusunda başarılı olduğumuzu söylemek pek gerçekçi olmaz.

Şimdi, Atatürk’ün dış politikasında Lozan’dan Montrö’ye gidiş yöntemini dikkatinize sunmak istiyorum. Lozan Barış Antlaşması’nın değiştirilmesi anlamına gelen bu süreç, Lozan’ı imzalayan devletlerin yine bir konferansta toplanmasıyla ve barışçı bir ortamda gerçekleşmiştir; bir emrivaki denenmemiştir. Bir barış antlaşmasının maddelerini değiştirmenin yolu, ya Atatürk’ün başarıyla uyguladığı barışçı konferanslar yöntemidir ya da savaşı göze almaktır.

Kurtuluş Savaşı’ndan mağlup ayrıldığı hâlde, Lozan’a dipdiri ve güçlü bir deniz kuvveti ile gelen Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde kayıplara uğramadığını söylemeliyiz. Ama Adalar Denizi’nde daha önce yapılan antlaşmaların tekrarı niteliğinde olan ve kendisi için yüksek kazanımlı olan Lozan’dan memnun kalmayan Yunanistan, değiştirmek istediği Lozan için konferans yöntemini benimsememekte, savaşa yol açabilecek ciddiyette krizlere dayalı salam politikasını tercih etmektedir.

Lozan’ın 4. maddesi ile Limni ve Semadirek adaları, askersizleştirilmesi koşuluyla; yine Lozan’ın 13. maddesi ile Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları, üzerinde sadece ölçülü miktarda polis ve jandarmanın bulundurulması, ayrıca hiçbir deniz üssü ve istihkâm kurulmaması koşuluyla; Menteşe Adaları (Oniki Ada) ve Meis Adası ise, 1947 Paris Barış Antlaşması ile (Türkiye’nin rızası alınmadan- İtalya’dan alınarak) üzerinde sadece asayişe yetecek kadar polis/jandarma bulundurulması şartıyla Yunanistan’a verilmiştir. Bakın, Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi ile 13. eki, Menteşe Adaları’nın en ileri şekilde askersizleştirilmesini çok detaylı bir şekilde tanımlamış, buralara konuşlanabilecek az sayıdaki jandarma askerinin hafif silahlar dışında silah taşımasını bile yasaklamıştır. Mutsuzluk çektiği Lozan’ın ilgili maddelerini değiştirmek üzere konferans toplamayı talep edeceği yerde Lozan’ı tanımaz davranışlar sergileyen Yunanistan, kıyılarımızın dibindeki bu adaları, 1960’lardan itibaren üst düzey askerî yeteneklerle donatmıştır. Hatta geçen yıl, basını davet ederek Meis’e feribotlarla asker nakliyatı şovu bile yapmıştır. 

Yunanistan, bu hukuksuz davranışını Boğaz Önü Adaları için, “rebus sic stantibus” ilkesini yani, antlaşmaların yapıldığı sıradaki koşulların köklü biçimde değişmiş olması gerekçesini öne sürerek savunmaya çalışmaktadır. Yani, Lozan’da Türk Boğazları askersiz statüdeyken 1936 Montrö ile silahlandırıldığı için bu sistemin bir parçası olarak gördüğü Boğaz Önü Adaları’nın da silahlandırılabileceği görüşündedir. Hâlbuki, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Yunanistan dâhil tüm Lozan imzacılarının rızası ve imzası ile yapılmış bir düzeltme sözleşmedir ve Yunanistan’ın elindeki Boğaz Önü Adaları ile ilgili tek bir kelime bile edilmemektedir. Yunanistan Menteşe Adaları’nı silahlandırmasını ise Türkiye’nin 1947 Paris Antlaşması’nın tarafları arasında yer almadığını, bu nedenle de hak ve yükümlülükleri bulunmadığını iddia etmektedir. “1947 Paris Barış Antlaşması, Yunanlılara Menteşe Adaları’nı askersizleştirmeyi Uzaylılara zarar vermemesi için mi şart koşmuş?” “Objektif bir statü” yaratan Paris Antlaşması, taraf olmasa bile elbette ki Türkiye’yi de ilgilendirmektedir ve elbette ki Antlaşma koşullarının uygulanmasını isteme hakkını vermektedir. Bu noktada, Lozan Barış Andlaşması’nın 15. maddesi 1947 Paris Barış Antlaşması’nı geçersiz kılacak niteliktedir. Çünkü, Lozan’ın 15. maddesinde tam ifadesiyle “Türkiye, Menteşe Adaları ve Meis Adası üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçmiştir.” Bakın, İtalya yararına vazgeçmiştir. Lozan’da ustalıkla kaleme alınan bu ifadeye göre Türkiye, bu adalarda İtalya dışındaki devletlerin egemenliğine razı olmadığını ve geri isteyebileceğini ifade etmiştir.

Bu noktada, Meis’in öneminden bahsetmek istiyorum. Yunanistan, Adalar Denizi’nde değil de Akdeniz’de bulunan 500 nüfuslu, Türkiye’ye yalnızca 2,17 kilometre uzaklıkta bulunan, Yunanistan ana karasının 580 kilometre uzağındaki Meis Adası’nı bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışmakta ve yalnızca 10 kilometrekare yüzölçümü olan bu küçücük adadan Akdeniz’de Türkiye’nin ekonomik deniz alanı üzerinde 40.000 kilometre karelik bir münhasır ekonomik bölgeyi çalma çabası içindedir. Derinlikli bir konu olduğu için sadece bahsetmekle yetineyim.

Yunanistan, kendisine barış antlaşmaları ile barışmanın koşulu olarak şartlı verilen adaların askersizleştirilmesi (bakın askersizleştirmeyi özellikle vurgulayarak söylüyorum, bazıları silahsızlaştırma diyor, askersizleştirme silahsızlaştırmayı da kapsadığı için daha büyük bir zararsızlaştırmayı sağlar.) şartını bizim rızamız olmadan bozuyorsa, bunun anlamı çok nettir. Şart bozulduğuna göre bu adalar artık Yunanistan’ın değildir. Yapılacak şey, aslında çok basittir. Bir nota verip “3 ay, 6 ay veya 1 yıl gibi makul bir süre içinde bu adaları Lozan ve Paris Barış Antlaşmalarına uygun şekilde askersizleştir; yapmazsan ben bu adaların egemenliğini size verilmemiş kabul ediyorum.” diyerek askerî güç kullanma hazırlıklarını başlatmaktır. Bu kadar basit.

Yunanistan, Lozan’ın eskimiş ve hükmünü yitirmiş bir anlaşma olduğunu iddia etme hakkına da sahip değildir. Bu durumda ben de 1912 Uşi Antlaşması daha eski deyip askıya alırsam, bu durumda Menteşe Adaları otomatik olarak benim egemenliğime geçer. Yunanistan’ın savaş koşullarını sona erdiren antlaşmalara aykırı hareket etmesi, bana da onun toprak bütünlüğünü tanımama hakkını verir.

Tekrar Lozan’la devam edelim. Lozan Antlaşması’nın 16. maddesi, Türkiye’ye “antlaşmalarla geleceği saptanmayan toprak ve adaların sahipliğinden vazgeçmeme” hakkını vermiştir. Nitekim Türkiye, 1994’te yaşanan Kardak Krizi sırasında, Adalar Denizi’nde 4.000 kadar formasyonun arasında bulunan ve egemenliği Lozan’dan önce yapılan antlaşmalarla devredilmemiş, çoğu insan yaşamına elverişli olmadığı için henüz kullanıma açılmamış durumdaki 152 ada, adacık ve kayalığa Yunanistan’ın el koyma girişimine izin vermemiştir. Lozan’ın taraf ülkelerini egemenliği devredilmemiş bu formasyonlar konusunda konferansa davet etmekten özellikle kaçınan Yunanistan, savaşı tetikleyebilecek tehlikeli bir krizi yönetme çabası içindedir.

Bazı algı operatörleri, Lozan’ın 12. maddesine göre Anadolu’ya yalnızca 3 mil uzaklıktaki adaların Türkiye’nin olduğunu ve diğer tüm adaların Yunanistan’a ait olduğunu Türkiye’nin kabullenmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Tutanakları incelendiğinde Lozan’ın 12. maddesinde 3 mil içindeki adalara özel bir vurgu yapılmasının altında yatan neden, Lozan görüşmeleri yapılırken, 3 milin içindeki adaların tamamının Yunan işgali altında olmasıydı, hepsi bu. Ama, Lozan’da “3 milin dışında kalan ada ve adacıkların tümü Yunanistan’a bırakılmıştır.” diye bir ifade de yoktur ve Yunanistan 3 milin ötesindeki adaların kendisine bırakıldığını kurnazlıkla fikir yürüterek iddia etmektedir. Lozan’da I. Dünya Savaşı öncesi deniz sınırlarının teyit edilmesi mantığı vardır, bu nedenle hep daha önceki antlaşmaların tekrarı maddeler vardır. Lozan’ın 16. maddesinde yer alan feragat ifadeleri, Libya, Tunus, Mısır, Kıbrıs, Kızıldeniz, Basra Körfezi’ne gibi deniz alanlarına yönelik daha önceki maddelerde geçen coğrafyalardan feragat anlamını taşımaktadır.

Evet, Lozan’ın 12. maddesine göre Anadolu’nun 3 deniz mili içindeki adalar, Türkiye’nindir, ama geri kalan formasyonlardan 152’si dışında kalan 3.600 kadar formasyon Yunanistan’ındır. Sorunu sadeleştirmek ya da sorundan kurtulmak adına bize deniz yetki alanı sunacak bu çok küçük kara parçalarından vazgeçmek büyük hata olur. Bazı algı operatörleri de egemenliği devredilmemiş bu alanları gri alan olarak tanımlamaya ve diğer sorun alanları için pazarlık kozu olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Sui generis (kendine özgü) bir yapıya sahip Adalar Denizi’nde EGEAYDAK dediğimiz bu coğrafya alanlarındaki egemenlik hakkımız nettir. Kamuoyuna tutturabilirsem alırım veya ikili görüşmelerle Yunanistan’ı razı etmeye çalışmalıyım havasında yaklaşımları benimsetmeye çalışmak bizi hedefimizden uzaklaştırır, hakkımızı alamayacak duruma düşürür… Türkiye, egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş bu 152 ada, adacık ve kayalık gruplarına sahip çıkma konusunda bugüne kadar hep çekingen davranmış, iyi komşuluk ilişkilerine sadakat ilkesi çerçevesinde diplomatik bir duruş sergilemekle yetinmiştir. Buna son verilmeli; Yunanistan’a toprağımdan çık, toprağımdan uzak dur denmeli; çıkmıyorsa askerî tedbirler uygulayarak zorla çıkartılmalı, zorla uzaklaştırılmalıdır.

Yazımın başında Yunanistan’ın kuruluş aşaması olan 1821-1830 dönemine de değinmiştim. Bu dönemde Mora Yarımadası’nın yanı sıra, Adalar Denizi’ndeki Sakız, Sisam ve İpsara adalarında yüzbinlerce Türkü katleden ve Türklerin hayatta kalabilmek için Anadolu’ya göç etmelerine yol açan Yunanlı teröristler, emperyalist donanmaların 20 Ekim 1827’de savaş ilan etmeden Osmanlı Donanması’nı imha etmeleri sayesinde devlet kurmuşlardır. Deniz kuvvetlerinin gücünü görüyor musunuz? Aynı şeyi, 45 yıldır emperyalimin melez savaşçısı PKK da yapmaya çalışıyor. 191 yıl önce başarıldı ya, tekrar başarılacağını sanıyorlar. 1821 ve 1822 katliamları o kadar feciydi ki, İstanbul ve İzmir’deki Türk kayıkçılar, katliamlara duyarsız kalamadılar, Osmanlı Donanması’na gönüllü kalyoncu yazıldılar. Bence, atalarımıza soykırımcı diyecek kadar saçmalayan bu Yunanlı teröristlerin torunlarına, atalarının yaptıklarını hatırlatacak şekilde dev bir “soykırım anıtı” hazırlanıp Adalar Denizi’ndeki egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada ve adacıklardan bir tanesine dikilmeli. Mesela, TRT1’de yayınlanan ve danışmanlığını yaptığım Barbaros dizisinde geçen Koçbaba Adası’na soykırım anıtını dikip her yıl 20 Ekim’de Anadolu’dan kalıp gelen binlerce teknenin katılımıyla bir tören düzenleyip Yunanlılara ve hizmetinde oldukları emperyalistlere güçlü mesajlar verilmeli.

Son olarak kara sularından da bahsetmeliyim. Çünkü Lozan’ın Adalar Denizi’ndeki kara sularını belirleyici bir etkisi de vardır. Kara sularının genişliğine ilişkin ilk somut adımı İtalyan diplomat Galiani atmıştır. O dönemlerde top menzilinin en çok 3 deniz mili olması nedeniyle, Galiani, 1782’de kara suları genişliğinin 3 deniz mili olmasını önermiştir. Ancak teknolojinin ilerlemesiyle ülkelerin kara sularının ekonomik zenginliklerinden yararlanma talepleri, devletleri yeni genişlik arayışlarına yöneltmiştir. Uluslararası ortamda 6 mil kara suları genişliği 1930’lu yıllarda, 12 mil de 1970’li yıllardan sonra gündeme gelmiştir. Bugün kara suları genişliği 3 ila 12 mil arasında değişmektedir. Ancak, dünyanın çeşitli bölgelerinde bu konuda uzlaşmazlıklar yaşanmaktadır. 1923’te imzalanan Lozan’ın, dönemine uygun olarak 3 mil kara suları genişliğine göre kurgulandığını unutmamak gerekir. Her ne kadar antlaşma hükümlerinin hiç birisinde Türkiye ile Yunanistan’ın kara suları genişliğiyle ilgili doğrudan bir ibare yer almamışsa da; anlaşmanın kimi hükümleri ve konferansın tutanakları dolaylı bir şekilde her iki devletin kara suları genişliğini 3 mil olarak kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Yani, Adalar Denizi’nde 3 milin ötesinde uygulanan kara suları, barış ortamını bozmaya yönelik bir davranış olarak yorumlanır. Yunanistan, Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandıktan çok kısa bir süre sonra, 17 Eylül 1936 tarihinde yayınladığı bir kanunla tek taraflı olarak kara sularını 3 milden 6 mile genişletmiştir. Faşist İtalya’nın Doğu Akdeniz sularında, özellikle Menteşe Adaları’nda askerî faaliyetlerini yoğunlaştırmasını gerekçe olarak sunan Yunanistan’ın bu kararına, Türkiye’nin Hatay Meselesi nedeniyle Fransa ile arasının gerilmeye başladığı ve II. Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde, 1934’te kurulan Balkan Paktı’nın bir Türkiye-Yunanistan krizi ile sarsılmasını istemeyen ve iyi giden devletçi kalkınma programını bir savaşla sekteye uğratmaktan kaçınan Türkiye, -sorunu II. Dünya Savaşı sonrasında çözülmek üzere- ötelemiştir. Ama daha II. Dünya Savaşı başlamadan Atatürk, hastalanarak aramızdan ayrılmış, 1964’e kadar Adalar Denizi’nde kara suları bakımından Yunanistan 6 mil uygularken, Türkiye 3 milde kalmıştır. Kıbrıs Sorunu nedeniyle Yunanistan’la aramızda gerilimin arttığı 1964 yılında, çok ilginçtir, Türkiye bu krizi fırsata çevirip Yunanistan’ı yeniden 3 mile zorlamak yerine 15 Mayıs 1964 tarihli bir yasayla kara sularının genişliğini 6 mile çıkarmıştır. Büyük hata yapılmıştır. Hele hele daha sonraki dönemlerde, Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde tek taraflı genişleme politikasına karşı Türkiye’nin genel sessizlik politikası izlemeye devam etmesi, sorunu azaltacağı yerde kronikleştirmiş, Türkiye’nin üstü kapalı olarak durumu kabullendiğinin zannedilmesine ve Yunanistan’ın çıtayı daha da yükseltmesine yol açmıştır. 6 milin bile Lozan’a aykırı olduğu ve deniz çıkarlarımız açısından kabul edilemez olduğu Adalar Denizi’nde Yunanistan, 1970’lerden beri kara suları genişliğini 12 mile çıkarma niyetini açıkça sergilemektedir. Bırakın 12 mili, 6 mil bile savaş nedenidir. Türkiye ne 1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri’ne ne de 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmadığı için, yani bu iki antlaşma da hukuki açıdan Türkiye’yi bağlamadığından, Türkiye kendisine deniz alanı bırakmayacak şekilde yayılmacı davranan komşularına bırakın 12 mili, 3 milin üstündeki rakamları uygulatmama hakkına sahiptir. Esasında, Türkiye ile Yunanistan’ın Adalar Denizi’ni kara suları üzerinden olmasa bile münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yarı yarıya paylaşmalarını sağlayacak hakkaniyetli bir model üretmek göründüğü kadar zor bir şey değildir.

“Canım herkes 12 mile çıksın işte ne var yani, ne gerek var böyle savaş çığırtkanlığı yapmaya!” diyenler oluyor. Ne için savaşacağımızı söyleyeyim. Kara suları genişlikleri 3 mil iken, Adalar Denizi’nin %80’i açık deniz, %15’i Yunanistan kara suları, %5’i Türk kara suları idi. Şimdi uygulanan 6 mil kara suları genişliğinde açık deniz %51’e düşmüş, Yunanistan karasuları %41’e, Türk kara suları %8’e çıkmıştır. Eğer 12 mile çıkılırsa; açık deniz, %19’a düşecek, Yunanistan kara suları %71,5’a, Türk kara suları ise %9,5’a çıkacak. Sizce, 12 milde savaş kaçınılmaz değil mi? Bence 6 mil bile Adalar Denizi’ni Yunan Gölü’ne çevirmiş durumda ve Türkiye’nin açık denizlere erişimini son derece güçleştirdiği için bir savaş nedeni… Daha açık konuşmak gerekirse Türkiye, Yunanistan’ın 6 deniz mili kara suları uygulamasına bugüne kadar geçici olarak tolerans göstermiştir. Bu toleransı göstermemeliydik ve bu toleransı daha fazla göstermek zorunda değiliz. Ya her iki ülke de Lozan dengesine, yani 3 mile dönecek ya da Yunanistan ezilecek.

Basit bir mukayese modeli olmakla beraber, “Global Fire Power”ın yaptığı çalışmaları esas alırsak 2022 Küresel Potansiyel Ateş Gücü sıralamasında; Türkiye 13., Yunanistan 27. sıradadır. Bir fikir vermesi açısından “Global Fire Power”ın verilerini kullanarak mukayese edecek olursak TSK; Yunanistan Silahlı Kuvvetleri’nden %130 daha kuvvetlidir (yani 2,3 kat), -ki nitelik değerlendirmeleri yaparsak 5 kat demeliyiz. Yunanistan, bu farkı, sırtını ABD ve AB’ye dayayarak kapatmayı denemektedir. Diğer taraftan, bölgeye Yunanistan lehine nüfuz etmeye çalışan tüm ülkeler bilirler ki Türkiye ile savaşmak çok can acıtıcı olur.

Neticede; Adalar Denizi’nin -Lozan üzerinden- eşit paylaşımı için Yunanistan masaya oturmaya zorlanmalıdır. Bu belki savaşa kadar gidecek bir süreçtir. Bugüne kadar uygulanan barışçı politikaların hiçbiri işe yaramamıştır. Yunanistan’la ikimizin NATO’ya girdiği 1952 yılından beri 70 yıldır, zaman zaman askerî gerilimleri bile tetikleyecek seviyelerde sürekli bir kriz içindeyiz. Bu konularda Yunanistan devlet aklı iyi çalışmıyor, Yunan üst aklı niteliğindeki Yunan Kilisesi’nin son 200 yıldır “Megali İdea” adlı dinsel milliyetçi bir ideolojinin etkisiyle kendine yok edilmesi gereken düşman olarak Türkleri ve Türkiye’yi seçmesi nedeniyle, karşımızda şaşırtıcı derecede tutkulu bir düşman vardır. Bu nedenle, kalıcı ve uzun süreli gerilimlerden beslenen emperyalizm, Türk-Yunan sorunları üzerinden çok ekmek yemiştir ve daha, çok ekmek yiyeceğe benzemektedir.

Daha önce de belirttiğim şekilde, Yunanistan Lozan’a rağmen uzun süreli krizler üzerinden Türkiye’nin direncini kırmayı hedefleyen bir politika yürütmektedir. Türkiye ise, dışardan müdahaleye niyetli görünen aracılara (Son günlerde ABD, Fransa, Mısır ve İsrail mesela) rağmen krizi sürdürebileceğini ve isteklerini de fiilî durumla elde edebileceğini düşünmektedir.

Şunu da unutmamak gerekir; dünyada deniz yetki alanları konusunda anlaşmazlık içine düşmüş komşu ülkeler sadece Türkiye ve Yunanistan değildir. Dünya denizleri üzerinde bugüne kadar 420 tane deniz sınırı anlaşmazlıkları yaşanmış, bunlardan 180’i mahkemelerle veya antlaşmalarla çözülmüş, gerisi -barışı bozmadan gergin bir bekleyiş içinde hâlen devam etmektedir. Deniz sınırı anlaşmazlıklarında ses yüksek çıkar, ama savaşa yol açmaz. Gelecekte Türkiye-Yunanistan anlaşmazlıkları, bunun bir istisnası olabilir. Çünkü, bizim deniz anlaşmazlığı ile toprak anlaşmazlıklarımız iç içe geçmiştir. Bu arada, şunu da belirtmekte fayda var, Türkiye Yunanistan’la olan tüm deniz yetki alanlarının çözümü için Uluslararası Adalet Divanı’na gitmek istemektedir. Ama, davayı kaybedeceğinin farkında olan Yunanistan, rezervasyon koyduğundan mahkeme yolunu kapatmıştır. Deniz yetki alanları sorunlarının Uluslararası Adalet Divanı’nda çözülebilmesinin ön şartı, iki tarafın da birlikte mahkemeye başvurmalarıdır. Yunanistan’ın mahkemeye gidilmesini önlemesi bile, Türkiye’nin hukuken haklılığını gösteren bir durumdur.

Türkiye ile Yunanistan arasında birbirlerini dinledikleri istikşafi (yani zemin yoklayıcı) görüşmeler de yapılmaktadır. Ama âdeta sağırlar diyaloğu diyebileceğimiz alt düzey toplantılardan başka bir şey değildir. İki taraf da, bir karbon kağıdından çıkmışçasına diğerinin kopyası olan bu toplantılarda birbirlerini dinliyormuş gibi yapıyor. 2002’nin Mart ayından bu yana, yani 20 yıldır bugüne kadar yapılan 64 istikşafi görüşme zaman kaybından başka bir şey olmamıştır.

ABD, 2020’de Dedeağaç’ta 1 hava indirme tugayı konuşlandırdı, şimdi kolordu oldu. Dikkat çekici başka üsleri de var. ABD, neden son günlerde Yunanistan topraklarında üslenmeye ve Yunanistan’ı silahlandırmaya başladı? Öncelikle, güvenlik ikilemlerinin uluslararası ortamı anarşikleştirdiğini ve bölgesel askerî yetenekleri de tetiklediğini belirtmeliyim. Bu durum küresel hegemonya, yani emperyalist merkezler için bir nimet, bir güç kaynağıdır. Emperyalizm ya da hegemonya, ne şekilde isimlendirilirse isimlendirilsin uzun süren gerginliklerden, huzursuzluklardan, bölgesel savaşlardan/çatışmalardan beslenir ve bunları kullanarak güçlenir. Amerikan emperyalizminin dünyada beslendiği gerginlik liglerinden biri de Türk-Yunan gerginlikleridir. Adalar Denizi’nden başka, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs da Türk-Yunan gerginlerinde başroldedirler.

Daha önce de belirttiğim şekilde Lozan’dan mutsuz olan Yunanistan, barışçı konferanslar yerine, sırtını kriz tetikçisi, emperyalist ABD’ye dayamak istiyor. ABD ise, Yunanistan’ı da Türkiye’yi de tamponlaştırmış olmanın mutluluğuyla, Türk-Yunan gerginliklerinin on yıllarca daha sürmesinin taşlarını döşemekle meşgul. Lozan’ı “Mavi Vatan” üzerinden günümüze taşıdığım bu yazımın sonuna yaklaşırken Yunanistan’a bir soru sormak istiyorum: “Sırtını ABD’ye dayayan hangi kukla, aradığı mutluluğu buldu?”

Lozan Barış Antlaşması tam 99 yıl önce bugün evet Kurtuluş Savaşı’nı bitirmişse de, “Mavi Vatan” Savaşı bitmemiştir. Yunanistan’la aramızdaki Mavi Vatan Savaşı, 191 yıldır -en dolaylı yöntemleriyle ve tüm şiddetiyle- devam etmektedir. Bu savaşı lehimize bitirmenin en önemli gereksinimi, denizcileşmek, denizcileşmek, daha çok denizcileşmektir.

Halil Özsaraç