Anglosakson jeopolitiğine bağımlı kalarak Ege ve Doğu Akdeniz sorunları çözülemez

Yunanistan 1830 yılında Londra Borsasında kuruldu. 1821 sonrası Mora’da Türk katliamı ile başlayan isyan sonrasında Yunanistan’ın kuruluşuna destek için Londra, geçici Yunan Hükümetine 3 milyon pound borç vermiş ve Londra borsasında bu amaçla 1824 ve 1825 yıllarında hisse senetleri çıkarılmıştı. 1827 Eylül ayında karada isyanın bastırılması önemli bir aşamaya gelince ve hisse senetleri değer kaybetmeye başlayınca İngiliz, Fransız ve Rus Büyükelçiler, Babıali’ye bir nota vererek Ege’de deniz güvenliğinin kalmadığını ve Avrupa deniz ticaretinin bundan zarar gördüğünü belirterek Yunan Devletinin kurulmasına ve savaşa son verilmesini talep ettiler. Halbuki deniz ticaretine zarar verenler Yunan deniz haydutlarıydı. İlerleyen günlerde Batı Akdeniz’de ortak bir filo oluşturuldu ve üç devletin savaş gemileri 24 Ekim 1827’de Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etmeden, Osmanlı yüksek komutanlığının aymazlığından da yararlanarak Navarin Limanının içine girerek ani bir baskınla kara harekâtına destek sağlayan Osmanlı Mısır ortak donanmasının 60 gemisini yaktı. 6000 denizci kaybedildi. 3 yıl sonra 1830’da Yunanistan bağımsız bir devlet olarak ilan edildi. Adı Helen (Hellas) Devleti idi. Biz Türkler Perslerden kalma alışkanlıkla bu devlete Yunanistan dedik. (Grekçe konuşulduğu için Atina Helen Devleti ile hiçbir ilişkisi olmadığı halde tamamen Anadolu kültürü ve tarihine bağlı İyonya’dan esinlenerek Yunan dedik. Bu çok büyük bir hata idi. Grekya denilebilirdi.)

BATININ TAMPON DEVLETİ

Birinci Sanayi Devrimini tamamlayarak makine gücüne geçen Anglosakson hegemonya, Londra liderliğinde Hristiyanlık, Roma Hukuku ve Yunan Felsefesinin sac ayakları ile oluşturdukları batı dünyasına, yarattıkları yeni devleti (Hellas) eklemişlerdi. Kapitalizmden emperyalist aşamaya geçilen dönemde kurdukları kukla devletin başına bir Alman soylusu olan Otto isimli kral getirildi. Böylece Yunanistan’ın bağımsızlığı ile deniz ticaretinde zaten tamamen Yunan/Rum ticaret filosuna bağımlı olan Osmanlı‘nın Akdeniz’deki deniz gücü varlığı onarılması çok güç, büyük yara aldı. Daha sonra Mora’da başlayan isyan kuzeye yayıldı ve büyük Türk katliamları yaşandı. Ege’de Kiklat Adaları kaybedilmiş, adaları geri alacak ve koruyacak donanma olmadığından 15. Yüzyılda başlayan mutlak Türk egemenliği adalar cephesinde ilk darbesini yemişti. Yunanistan daha sonra kademeli şekilde kuzeye, güneye ve doğuya sürekli büyüdü.

BATIYA KADERİNİ TESLİM ETMİŞ BİR DEVLET

Tarihsel süreçte arkasındaki emperyalist desteği, Pan HelenizmOrtodoks Hıristiyanlık inancı ve Türk düşmanlığı ile şekillendiren Atina, milli yüksek stratejik hedefi olan Megali İdea’ (Büyük Fikir) 1830’dan günümüze kadar kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Milli güçleri ile ters orantılı söz konusu hayalperest ülküsü, Atina’yı batının her daim kullanışlı vekiline dönüştürdü. Böylece tarih boyunca kaderlerinin batı tarafından şekillendirilmesine izin verdiler. Zamanı geldi Anadolu’da üzerimize sürüldüler, zamanı geldi Anglosakson yüksek çıkarları uğruna İkinci Dünya Savaşı sonunda iç savaşta birbirlerini kırdılar. Bugün de ABD’nin 51. Eyaletine ve ileri askeri üssüne dönüşmüş durumdalar.

KARACI DOĞU İLE DENİZCİ BATI ARASINDA SINIR DEVLETİ

Anglosakson hegemonya Yunanistan’ı deniz jeopolitiği perspektifinde doğu ve kuzeye yönelik tampon devlet olarak kullandı. Öncelikle Uzak Asya’dan gelerek Anadolu’yu yurt edinen ve imparatorluk kurma becerisini gösteren Türklere karşı Avrupa garnizonunun doğudaki sınırını oluşturdular. Donanmasız Osmanlının jeopolitik körlüğünü kullanarak Ege Denizini ve binlerce ada, adacık ve kayalıkların varlığını tampon olarak kullandılar. Türkler kıtadan/karadan denize çıkmamalı ve Akdeniz’e/batıya yönelmemeliydi. Nitekim İtalyan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşında donanmamızı Ege’ye çıkarmadılar. Bu deniz Anglosakson hegemonlar için Avrasya’da güçlenerek denize çıkacak diğer güçlere de kapanmalıydı. Londra, denize çıkacak güç kendi çıkarlarına uyum sağlıyorsa buna kısmi izin veriyordu. Aksi halde silahla müdahale ediyordu. Londra, 93 (1877) Türk Rus harbi sonrası II. Abdülhamit döneminde Yeşilköy’e dayanan Rus Çarının ordusunu Kraliyet Donanmasını İstanbul önlerine göndererek durdurmuştu. Ancak çok değil 30 yıl sonra Avrupa’da kendine büyük rakip olarak yükselen ve denize çıkmak isteyen Almanya’yı engellemek için aynı Rusya’yı, 1908 Reval Görüşmesinde Hasta Adam Osmanlıdan toprak vaadiyle yanında savaştırmaya ikna etmişti. Aynı Londra bu kez İkinci Dünya Savaşında can düşmanı komünistlerle birlikte müttefik olarak Hitler Almanya’sına karşı savaşıyordu. Sovyetler İkinci Dünya Savaşından büyük bir zaferle çıkınca kısa sürede tekrar en büyük düşmana dönüştürülüyor ve okyanus ötesindeki yeni hegemon ABD ile NATO’nun kurulmasına önderlik ediliyordu. Amaç Sovyetlerin okyanus ve denizlere çıkışının ve aynı zamanda Avrasya’da tam hakimiyet sağlayacak bütünlüğü sağlamasını engellemekti. Temel kural buydu.

LONDRA’DAN DEVRALINAN MİRAS: DENİZ HAKİMİYETİ

Amerikalı stratejistler, 1947’de Truman Doktrini ve ardından ilan edilen George Kennan’ın Çevreleme Doktrini ile İngiltere’nin 200 yıllık jeopolitik felsefesini kendilerine uygulamışlardı. Artık yeni hegemon onlardı. Avrasya’nın güçleri okyanuslarda ABD’ye meydan okumamalı ve hiçbir güç tek başına dünya adasına hâkim olmamalıydı. Avrasya adası İzlanda’dan başlayarak Çin’e kadar güneyden ve batıdan kenar kuşakla çevrilmeli ve Sovyetlerin İkinci Dünya Savaşı sonunda doğu ve orta Avrupa’da elde ettikleri Varşova Paktını içeren etki alanı ne olursa olsun yıkılmalıydı. 1952’de Yunanistan ve Türkiye aynı zamanda NATO üyesi yapılarak kenar kuşak jeopolitiğinde Sovyetlerin nefes borusu tıkanmış oldu. Türk Boğazları düşerse, NATO ilerleyen Sovyet deniz gücünü Ege Denizinde durdurmalıydı. O nedenle Yunanistan ile Türkiye 1947 sonrası daima ABD yanlısı jeopolitik bütünlük içinde değerlendirildi. Böylesi önemli ve büyük bir stratejide gerçekte bir birine düşman iki hükümetin jeopolitik satrançta ayrı kutuplarda olması düşünülemezdi. O nedenledir ki ABD, 1947’de ilan edilen Truman doktrini sonrası her iki ülkenin de Sovyet etki alanına çekilmesini önlemeye çalışmış, bu uğurda darbeler dahil kendi lehinde olacak hükümet değişikliklerini her zaman desteklemiştir.

ATİNA’NIN KOMÜNİZMDEN UZAKLAŞTIRILMASI

Atlantik cephenin Yunanistan’ı Sovyet etki alanından çıkarma gayretleri İkinci Dünya Savaşının sonunda başladı. Churchill, Yalta Konferansından 4 ay önce, 9 Ekim 1944 günü Stalin ile Moskova’da buluştu. Burada ‘’Yüzdeler Anlaşması’’ olarak bilinen Balkanlardaki etki alanlarına yönelik görüşmeyi gerçekleştirdiler. Yunanistan Anglosakson etki alanında kaldı. 1944 yılında Nazi işgalinden kurtulan Yunanistan’da Anglosakson yanlısı George Papandreu, Milli Birlik Hükümetini kurmak için görevlendirildi. Halbuki aynı zaman diliminde Yunanistan’da iç siyasete komünistler hakimdi. Kara jeopolitiğine hâkim Stalin komünistleri feda etmişti. Onun için Vistül Nehri ile Karpatları birleştiren hattın batısındaki tampon bölge Ege Denizindeki yarımada devleti Yunanistan’dan daha önemliydi. Napolyon ve Hitler’in Rusya istila rotaları Ege’den ve Türk Boğazlarından değil, batıdan geçmişti. Yunanistan, Nazilere karşı kurtuluş savaşını komünistler sayesinde kazanmış bir devlet olarak daha sonra iç savaşa sürüklendi. 1949’da Anglosakson jeopolitiğinin etkisindeki kralcılar savaşı kazandılar ve Yunanistan 1952’de NATO üyesi oldu. Ancak komünistler siyasette her zaman güçlüydüler. Sovyet Akdeniz Eskadronu 1964 yılından itibaren Ege’de Kithira adası yakınlarında demirleme; Girit’ten akaryakıt tedariki ve ayrıca Şıra adasındaki Neorion tersanesinde yardımcı savaş gemilerinin bakım onarımı için Yunan Hükümetlerinin desteğini alınca 21 Nisan 1967’de aşırı sağcı, anti komünist Albay G. Papadopoulos liderliğinde ülkede Amerikancı bir darbe yapıldı ve 1974 yılına kadar Albaylar Cuntası krallığı ilga ederek ülkeyi yönetti.

12 EYLÜL VE KENAR KUŞAK KONSOLİDASYONU

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında milli refleksle NATO’nun Askeri kanadından ayrılan Yunanistan çok değil 6 yıl sonra Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra Amerikalı karar vericilerin baskısı ve Türkiye’deki Washington uyumlu yüksek askeri komutanlığın oluru ile NATO’nun güney kanadına ve dolayısı ile kenar kuşaktaki vekil rolüne tekrar geri döndü. Böylece Ege Denizinde Sovyet denizgücüne karşı Türk Boğazlarından sonraki ikinci tamponun konsolidasyonu sağlanmıştı. Türkiye 12 Eylül’ün yüksek askeri komutanlığı ve sonradan iktidara gelecek Özal rejimi ile ABD’nin gönüllü ve istekli vekili olmaya çoktan soyunmuştu. Gerek 1979’da İran’ın kaybı gerekse 1980’de Afganistan’ın Sovyet işgalinin yarattığı büyük şoklar ABD ve kenar kuşak için en azından güney kanatta atlatılmıştı. Çok değil 10 yıl sonra 1989’da Berlin Duvarı yıkılacak ve Sovyetler tek kurşun atmadan dağılacaktı. Bu süreçlerde ortaya çıkan Türk – Yunan egemenlik sorunları Anglosakson jeopolitiği için yönetilebilir krizlerdi. Zira hem Türkiye hem de Yunanistan’da iktidara getirilenler her zaman Anglosakson jeopolitiği emrinde hizmet edecek şekilde formatlanmıştı. Krizlere göz atalım.

EGE/KIBRIS KRİZLERİ VE ÇÖZÜMSÜZLÜK

1952 ile 1989 arasında yani Ege’nin iki komşusunun NATO’ya girişi ile Soğuk Savaşın bitmesi arasında geçen 37 yılda Türkiye ve Yunanistan arasında ilk olarak 1955’te silahsız statüdeki 23 adanın anlaşmalara aykırı şekilde silahlandırılması sorunu ortaya çıktı. Sonuç, Türkiye için bugüne kadar geri adım, Yunanistan için sınırsız arsızlık olarak tecelli etti. Daha sonra Kıbrıs’ta 1963 Kanlı Noel’i ile Türkiye ilk kez 60 mil güneyindeki soydaşlarının katliamını önleyememe sorunu ile karşılaştı. 1964 Haziran’ında adaya askeri müdahalede bulunmak istedi karşısına duvar gibi ABD ve Johnson mektubu çıktı. Şöyle diyordu Johnson: ‘’Soydaşlarınızı kurtarmaya adaya giderseniz sadece çok kan dökülmez, sizi bu zayıflıktan faydalanarak işgal edecek Sovyetlere karşı korumayız…Ayrıca bizim hibe ettiğimiz uçak tank ve gemileri adada kullanamazsınız.’’ Türkiye yine yutkundu. Mektubun ardından İnönü ABD’ye resmi ziyarette bulundu. 1967 Kıbrıs Geçitkale olaylarında da adanın üzerinde jetlerimizi uçurabildik ve yine kalıcı bir sonuç alamadık.  1974 Nikos Sampson Darbesinde adada durum farklıydı. Bu kez milletin bağışları ile yaratılan bir çıkarma filomuz ve en azından Türk çıkarlarını ABD çıkarları üzerinde gören Necdet Uran ve Kemal Kayacan gibi Amirallerimiz sayesinde geliştirilen bir amfibi gücümüz vardı. Neticede 20 Temmuz 1974’te adaya müdahale ettik. Müdahale başlangıçta adada çok güçlenen komünistlerin ve üçüncü dünyacı (bağlantısızlar grubu) Makarios’un tasfiyesine dolaylı katkı sağladığı için Amerikan Hükümeti tarafından engellenmedi. Ancak Türk ordusu ikinci harekatta durmayınca ve geri çekilmeyip 1983 yılında KKTC kurulunca ABD, kendi jeopolitiği için bu varlığın Doğu Akdeniz’de en büyük tehditlerden birisi olduğuna karar verdi. Ermeni terörü ve Türkiye’de 12 Eylül 1980’e kadar devam eden iç savaş ortamının yaratılması sağlandı. Yani Türkiye’nin jeopolitik refleksi Anglosakson cephe tarafından ağır şekilde cezalandırıldı.

YENİ KRİZLER VE ÇÖZÜMSÜZLÜK

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Ege’de Yunanistan ile 1975 yılında Ege Kıta Sahanlığı ve müteakiben 1982 yılında Ege Karasuları sorunları çıktı. Kıta Sahanlığı krizi 1987’de tekrarladı. Bu krizlerde iki ülkenin donanma ve hava kuvvetleri karşı karşıya geldi. Ancak krizler bir savaşa dönüşmedi. Zira tüm krizlere ABD büyük siyasi baskılarla taraflara müdahale etti. Krizlerin hiçbirinde yüksek askeri komutanlık ve siyasi irade ortaya çıkan sorunu askeri tedbirler ile sonlandıracak iradeye ve kararlılığa sahip olamadı. Bu krizlerin dışında Hava Sahası (6/10mil), Arama Kurtarma Sahası (SAR), FIR sahası gibi tali sorunlar 1951 yılından bu yana devam etmekte. Tekrar edeyim, hiçbir Türk Hükümeti bu saydığım krizlerin yönetiminde askeri güç kullanma aşamasına gelmemiştir.

KARDAK KRİZİ VE ABD MÜDAHALESİ

Askeri çatışma potansiyeli açısından en kritik kriz soğuk savaş sonrası 25 Aralık 1995 günü başlayan Kardak krizidir. Bu krizde iki donanma hızlı bir tırmanma sonucu savaşın eşiğine gelmiştir. Durum ve kuvvet üstünlüğü Türkiye’ye ait olduğu halde Amerikan Dışişleri Avrupa ve Kanada’dan Sorumlu Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, 31 Ocak 1996 günü Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Nüzhet Kandemir’i makamına çağırarak şunu söylemiştir: ‘’ Ege’de kesinlikle savaş istemiyoruz. Sorun ne olursa olsun barışçı yollarla halletmeniz gerekli. Ege’de ilk kurşunu atacak olanın başı ABD ile derde girer.’’ Richard Holbrooke, daha sonraki açıklamalarında Kardak krizi sırasında NATO ittifakı içinde istikrarın korunmasının önemini vurgulayarak her ikisi de NATO üyesi olan Yunanistan ile Türkiye arasındaki bir çatışmanın ittifakın bütünlüğüne ve genel güvenliğine zarar vereceğinin altını çizmişti. Holbrooke’a göre NATO, iki üyesi arasındaki çatışmaları kaldıramazdı. Yıllar sonra dönemin Yunan Dışişleri Bakanı Pangolos, bir TV programında şunları açıklamıştı: ‘’Holbrook, Ege’de bulunan ABD savaş gemilerinin ve uçaklarının Türk ve Yunan gemilerini izlediğini ve elektronik olarak bloke edebilecek bir teçhizata sahip olduğunu söyledi. Yani iki ülkenin biri füze atmaya karar vermiş olsaydı, füzeler denize düşecekti. 1996 yılında Kardak’ta bulunan ABD gemileri olası savaşın önlenmesi için her iki tarafın da silah sistemlerini bloke etmeye hazır, kararlı bekliyordu.

ANGLOSAKSON JEOPOLİTİK GÖLGESİ VE BAĞIMLILIK

Genel olarak Ege ve Doğu Akdeniz’de AB/ABD’ye ve NATO’ya tam bağımlı Türk ve Yunan Hükümetleri, Anglosakson jeopolitiği gölgesinde mevcut durumu sürdürebilir. Türkiye, ABD/AB’nin her zaman üçüncü sınıf sözde ortağı/müttefiki olarak Jeopolitik çıkarlarını kısa ve hatta orta dönemde çözme potansiyelini Ege ve Doğu Akdeniz’de kinetik enerjiye çeviremez. Önce 2008 sonrası başlayan Ergenekon ve Balyoz kumpasları ve ardından 15 Temmuz 2016’da yaşanan ABD/AB ve NATO destekli FETÖ darbe girişimi Ankara’ya Anglosakson jeopolitiği dışında hareket etmesinin bedeli olacağını gösterdi. Deniz ve Hava Kuvvetlerinde Türk milli çıkarlarına yönelik hareket eden tüm amiral ve generaller ile gelecek vadeden subaylar kendi iktidarımızın ve muhalefetimizin gözü önünde ve oluru ile alçakça ve hain kumpaslarla hapse atıldı ve tasfiye edildi. 2002-2013 arasında iktidar ve FETÖ iş birliği tamamen Anglosakson jeopolitiğine hizmet etmiş olsa da 17-25 Aralık 2013 olayları sonrası iktidar FETÖ ortaklığının kopuşu iktidar ile Anglosakson dünya arasında jeopolitik gerilimi başlattı. Zira FETÖ Anglosakson jeopolitiğinin bir enstrümanıydı. 2016 yılına kadar FETÖ iltisaklılar Türk dış ve savunma politikasında çok önemli rol oynadılar. İktidar partisinin 14 yıl süren FETÖ ortaklığında 2004’te KKTC’nin sonunu getirecek ANNAN Planına evet denmesi; Güneydoğuda denize çıkışı olacak Kürt kukla Kürt devletinin kuruluş aşamasına Çözüm Süreci adı altında yeşil ışık yakılması; Ulusal çıkarlarımız dışında Anglosakson jeopolitiğine hizmet edecek şekilde Libya ve Suriye iç savaşlarına Türkiye’nin taraf olması;  Güney Kıbrıs’ın Türk Mavi Vatanına tecavüz eden 2004 yılı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesine  müdahale edilmemesi tipik örneklerdir. 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe girişimi, iktidar partisinin FETÖ ve dolayısı ile Anglosakson baskılara hem devleti hem de kişisel çıkarlarını korumaya yönelik refleksinin galebe çalması sonucunda yaşandı.

15 TEMMUZ 2016 SONRASI DURUM

FETÖ darbesinin Türk milleti ile donanma, hava kuvvteleri ve ordunun Atatürkçü devlet yanlısı kadrolarının direnişi ile atlatılması sonucu Anglosakson Jeopolitik aklı yeni bir durum muhakemesi yapmak zorunda kaldı. Türkiye’nin 15 Temmuz gecesi FETÖ kontrolündeki hava kuvvetlerinin başkenti ve büyük şehirleri hedef almasının önlenememesi sonucu Rusya’dan S 400 hava savunma füzelerinin tedariği Anglosakson başkentlerini son derece kızdırdı. Bunun anlamı Türkiye ile Rusya’nın yakınlaşması ve iş birliğine gitmesi yani kenar kuşakta gedik açılması demekti. 2016 sonrası Türkiye’nin özellikle Boğazların NATO kontrolü dışına çıkması senaryoları ABD’de çalışılmaya başlandı ve Yunanistan’ın Ege geçitleri ve boğazları ile Rus deniz gücüne engel olacak şekilde kullanılması, güneye inecek Rus deniz gücünün iç hatlar konumunda tutulması için Dedeağaç ve Girit’te büyük yığınaklanmaya gidildi. Bu süreçte 2019 yılından itibaren Ankara’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın arsız deniz yetki alanları gaspına ve Anadolu’yu kıtaya iten Seville Haritasının her alanda pratiğe geçirilmesine manifesto olarak Mavi Vatan ile denizde yüksek profile geçmesi Anglosakson jeopolitik aklına büyük bir meydan okuma oldu. Zira bu akıl Türklerin denize çıkması ve Akdeniz’de aktör olmasına izin vermezdi. Mavi Vatan, ABD/AB yani Anglosakson jeopolitiğine bir tehdit idi. Cezalandırma 2020’de geldi. AB’nin Yunan Amiral emrindeki Irini Deniz Güvenlik Harekâtında Arkas Firmasına ait Türk bayraklı La Rosalie -A konteyner gemisine 22 Kasım 2020 günü Akdeniz’in açık deniz alanında Alman firkateynindeki deniz komandoları Ankara’dan izin almadan deniz haydutları gibi çıktı ve personeli donlarına kadar soyup, kafalarına namlu dayayarak manevi işkence yaptı. Hükümet bu hadsizliği maalesef hazmetti. Daha kötüsü bu mafya usulü tehdit sonrası hükümet baskılara dayanamayarak 2019 ve 2020 yıllarında, savaş gemileri, sismik ve sondaj gemileri ile çok yoğun olarak faaliyet gösterilen Ege ve Akdeniz’deki Mavi Vatandan Karadeniz’e çekildi.

EMPERYALİZM TÜRK YUNAN DOSTLUĞUNU İSTEMEZ

Anglosakson Jeopolitiği gölgesinde kaldığımız sürece Türk Yunan sorunları çözülemez. Benzer şekilde sadece Atatürk döneminde yaşanan Türk Yunan dostluğu benzeri bir yakınlaşma da istenmez. Atatürk’ün bunu başarmasının temel nedeni aynı dönemde hegemonyanın İngiltere’den ABD’ye geçiyor olması ve kenar kuşak jeopolitiğinin henüz devreye girmemiş olmasıydı. Tabi ki Atatürk’ün muazzam liderliği ve Yunanistan’a 1922’de yaşatılan büyük hezimetin de sonuçları söz konusu idi. Ancak bugün şartlar bambaşkadır. Bu çerçevede geçen hafta yaşanan Yunan Başbakanının Türkiye ziyaretinin sonuçları 1952 sonrası yaşanan karşılıklı onlarca ziyaretten farklı değildir. Senaryo aynıdır. Holbrooke’un 1996’da dediği gibi ABD, iki NATO müttefikini Ege’de savaştırmaz.

NE YAPMALI?

Türkiye, bağımsız savunma sanayi ile güçlü ekonomiye sahip olmadan; bloksuz dış politika uygulamadan Anglosakson dünyanın desteğindeki Yunanistan’ın arsız jeopolitik ihtiraslarını ve hayalperest iddialarını önleyemez. Bu faktörlere bir de içimizdeki iktidar ve muhalefetteki mandacıların teslimiyetçiliğini eklersek durumun karmaşıklığı ortaya çıkar. Başbakan Mitçotakis’in ziyareti 1952’de yazılan senaryo üzerinden oynanan bir tiyatronun değişik perdesidir. Çok kutuplu dünya düzeninin hayata geçtiği, Gazze vahşetinin çaktığı son çivi ile batının sahte kural temelli dünya düzeninin çöktüğü yeni dönemde Türkiye’nin bağımsız, bloksuz bir politika yerine, ısrarla Anglosakson jeopolitiğine dolayısı ile NATO ve AB’ye tam bağımlı kalmaya devam etmesi Yunanistan kaynaklı pek çok arsız sorunun çözümünü geciktirecektir. Bugün, Yunanistan’ın Anglosakson vekilliği ve ucuz kan olma ihtirası devam etmektedir. Anglosaksonizm Türk düşmanlığını koruyarak, teşvik ederek Yunanistan’ı yanına çekmeye devam edecek ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki rekabet üzerinden Yunan topraklarında üslenme ve gerektiğinde Yunanistan’ı vekalet savaşında kullanma seçeneğini her zaman elinde tutacaktır. Anglosakson jeopolitiğine bağımlı kaldığımız sürece, gerek Ege, gerekse Doğu Akdeniz/Kıbrıs sorunlarında çıkarlarımızı korumamıza ekonomik abluka, ambargo, yaptırım ve hatta silahlı müdahale tehditleri kullanılarak izin verilmeyecektir. Türkiye çıkarlarını korumak için askeri müdahalede bulunursa karşısında doğrudan Amerikan askerini görmeyecek ancak Ukrayna’da yaşandığı gibi Amerikan silah ve mali yardımı ile vekillerini görecektir. Süratle gerileyen Anglosakson jeopolitiğinin somutlaşmış temsilcisi NATO ve yarattığı yumuşak gücün kurumsallaşması üzerinden Türk medyası, akademi dünyası, STK’ları ve devlet kurumlarının önemli kısmı sözde kural temelli, kapitalist liberal düzeni vaz geçilmez görmeye devam ettiği sürece Doğu Akdeniz ve Ege’deki hayati çıkarlarımız aşınmaya devam edecektir. Ancak unutulmamalıdır ki, dünya hızla değişmektedir. Asya çok hızlı yükselmektedir. Kolektif batı her alanda gerilemektedir. Soğuk savaş sonrası yaşanan Anglosakson temelli müdahalelerde yaşanan vahşet ve kitlesel göçlerle, devam eden Gazze katliamı üzerinden hukuki ve ahlaki değerlerini ve liderliğini kaybeden Anglosakson dünya, yeni oyun kuracak ve küresel barış yaratacak durumda değildir.  Türkiye bu gerçekleri görmeli, tarihinden aldığı gücün ve en önemlisi milletinin gerçek gücünün farkına varmalıdır. Eminim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluşun başından itibaren karşı çıktığı İngiliz/Amerikan kısacası Anglosakson mandacılığına halkımız ve onun gerçek temsilcisi hükümetler bir gün mutlaka hayır diyecektir.

Cem Gürdeniz