ABD’nin sonsuz savaşları ve kaçınılmaz çöküşü

ABD askeri gücü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kore’den Vietnam’aIrak’tan Afganistan’a uzanan süreçte trilyonlarca dolar harcadı ama savaşlar sonucunda kalıcı bir zafer elde edemedi. Pentagon, artık kesin zaferler peşinde koşmak yerine, sürekli devam eden düşük yoğunluklu çatışmalarla varlığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu durum zafer ve siyasi kazanç yerine, sürekli savaş maliyeti üretiyor. Bugün Ukrayna ve Ortadoğu’daki doğrudan desteklediği savaşlarda da aynı döngü tekrarlanıyor. Askeri harcamalar artıyor, fakat stratejik sonuç elde edemiyor. ABD ekonomisi, askeri gücü ve en önemlisi iç cephedeki kaçınılmaz çöküşünü geciktirmek için her türlü önlemi alıyor. Ancak uygulanan şablon Roma İmparatorluğu veya Britanya İmparatorluğunun kaçınılmaz sonunu getiren şablondan farklı değil. Kontrol dışı askeri harcamalar, idame deneyeceği kadar askeri cephe açarak kaçınılmaz sona doğru ilerliyorlar. Örneğin 2025 için 885,7 milyar dolarlık Pentagon bütçesi denetimsiz biçimde faaliyet gösteriyor. Yurt içi ve dışında 5000’e yakın üsse sahip askeri yapı, 2018’den bu yana her yıl başarısız denetim raporları almasına rağmen Amerikan Kongresi, 2026 yılı için 1 trilyon dolarlık savunma bütçesini onayladı. Borç stokları 37 trilyon dolara erişen ABD artık doların gücünü dışarıya tahvil satışları üzerinden bile kullanamıyor. Ekonomik gerileme aşamasına giren ABD çareyi savaş ekonomisinde arıyor. ABD, 2017 yılında terörle küresel savaş paradigmasını terk ederek büyük güçler rekabet dönemini ilan etmesinden 2 yıl sonra Orta Menzil Nükleer Silahlar (INF) anlaşmasından çekildi. 5 yıl sonra Zelensky’i Rusya karşısında büyük bir zafere inandırarak Rusya Ukrayna savaşını adeta teşvik etti. 2022 yazında savaş başladıktan 5 ay sonra İstanbul Anlaşması ile ateşkes ve barış sürecinin başlama olasılığının arttığı bir anda komedyen tipli İngiliz Başbakanı tarafından barış sürecinin sabote edilmesine sessiz kaldı. 7 Ekim 2023 sonrası başlayan İsrail Hamas çatışması üzerinden Gazze’de yaşanan soykırıma sadece kayıtsız kalmadılar aksine hem siyasi hem de askeri yardım çerçevesinde destek oldular. Olmaya devam ediyorlar. 13 Haziran 2025 tarihinde başlayan İsrail İran çatışmasında her zamanki gibi donanma ve hava kuvvetleri unsurları ile Siyonizm’e tam destek verdiler. Daha da ileri giderek İran topraklarına fiilen saldırdılar.  Gazze’deki soykırımı meşrulaştırdılar ve böylece temsil ettiklerini söyledikleri sözde batı medeniyetini soykırım ve ölüm kültürüne ortak ettiler. Son 3 yılda yaşananlar ABD’deki neocon, Siyonist, Evanjelist ortaklar ile finans kapital emrindeki teknoloji oligarşisi, istihbarat ajansları, askeri endüstri, medya ve düşünce kuruluşları ortaklığının gerçekte hem ABD hem İsrail jeopolitiğine hizmet ederken aynı zamanda küresel finans kapitalin, savaş, borç, silah alım döngüsünü canlı tuttuğunu görmekteyiz. Bu arsız ve ahlaksız yapı Türkiye dahil her ülkede siyasetçileri, askerleri, akademisyenleri satın alarak döngünün devamını sağlamaya devam ediyor. Bu döngüde ABD ordusu, hegemonya üretmekten çok kendi bütçesi ile dost ve müttefiklerine maliyet üretiyor. Yani askerî müdahaleler, hedef ülkelere sözde özgürlük ve demokrasi getirmek yerine, o ülkeleri ve müttefikleri ABD’nin ekonomik ve askeri sistemine bağımlı hale getiriyor. Bu aldatma ve yalan süreci ABD ve peşindeki batı dünyasının güvenilirliğini yerle bir ediyor. Hele hele Umman’da İran ABD Nükleer Enerji görüşmeleri devam ederken bunun 13 Haziran 2025 İsrail ön alıcı İran saldırısını maskelemek olduğunun ortaya çıkması ABD’yi tarihte örneği görülmemiş derecede küçük düşürdü. Başta Moskova ve Pekin olmak üzere küresel güney ülkeleri Trump ve ABD’yi artık güvenilir bir muhatap olarak görmüyor. Liderlikte yaşanan bu zafiyetler ABD’nin gerileme sürecini hızlandırıyor. Kısacası Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu düzen artık yok. Sorun kurulmakta olan çok kutuplu düzende ABD’nin yerini nasıl alacağıdır. Bu çerçevede Ukrayna’daki Rus ilerleyişi, Avrupa’nın stratejik felci ve ABD’nin İsrail üzerinde zayıflayan baskı gücü, dünya siyasetinde yeni bir dönemin başladığını gösteriyor.

AVRUPA’NIN KAOS ORTAKLIĞI

Avrupa Ukrayna Savaşı başladıktan sonra Rusya’yı ancak Hitler rejiminin İkinci Dünya Savaşında yaptığına benzer şekilde şeytanileştirdi ve bu savaşın devam etmesi için her şeyi yaptı. 80 yıl önce amaç komünizmi ortadan kaldırmaktı. Bugün amaç tamamen farklı. Rusya’nın tamamen parçalanarak küçük devletlere bölünmesi ve sonsuz kaynaklarının finans kapital emrine verilmesi ve bunu yaparken ABD’nin kenar kuşak jeopolitiğine hizmet edebilmesi amaçlanıyor. Ancak Trump bu süreçte oyunu kısmen bozuyor. Zira Trump Avrupa’nın bunu kendi insan gücü ve finansı ile yapmasını istiyor. Ayrıca Çin cephesine hazırlık ve İsrail jeopolitiğine tam destek verebilmek için ciddi külfet paylaşımına ihtiyaç duyuyor. Trump 2025 Alaska zirvesinde Rusya’yı tekrar büyük güç olarak tanıdı ve Ukrayna Rusya savaşının sonuçlandırılması sorumluğunu Rusya’nın ateşkes yerine barış anlaşması tezine yanaşarak üzerinden atmaya gayret etti. Ancak muharebe sahnesinde tamamen lehinde olan koşullar devam ederken Rusya kesin siyasi sonucu yani Zelensky rejiminin tamamen tasfiyesine kadar savaşa devam edecektir. Bu durum ucuz Ukrayna kanı üzerinden Rusya’nın sürekli savaşta tutulması hedefini benimseyen Avrupa için de tercih edilen bir durumdur. Finans kapital ve 500 yıllık sömürgeci geleneği temsil eden Avrupa için savaşın durdurulmasının önemi yoktur. Önemli olan savaşın devam etmesidir. Bu sayede Almanya başta olmak üzere pek çok eski sömürgeci refah devleti silahlanmaya büyük bütçe aktarımı yaparak; mecburi askerlik sistemine geri dönüş de dahil olmak üzere savaş dönemine hazırlık tedbiri almaya gerekçe üretecektir. Sorun refah devletinden güvenlik devletine dönüşümdür. Örneğin bu kapsamda Almanya, 2011’de kaldırdığı zorunlu askerliği geri getiriyor. Her yıl 55.000 genç orduya çağrılacak. Lüneburg’da Avrupa’nın en büyük silah fabrikası açılıyor. Ayrıca hibrit tehditlere ve siber saldırılara karşı bir Ulusal Güvenlik Konseyi kurulacak. Başbakan Merz: “Bu, yalnızca ordu değil toplum reformudur” diyor. Almanya’nın “Zeitenwende” adını verdiği 100 milyar euroluk savunma fonu, bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Fonun çoğu Lockheed Martin ve Raytheon gibi Amerikan şirketlerine gidiyor ve böylece Alman endüstrisi değil Amerikan savunma endüstrisi kazanıyor. Aynı durum Polonya için de geçerlidir. ABD’den Abrams tankları, HIMARS sistemleri satın alıyor. Peki 2.Dünya Savaşı sonrası ABD’nin bir nevi sömürgesine dönüşen askeri düşünce yapısı dahi kontrol altına alınan piyasa ekonomisi, geniş refah ağı (sosyal güvenlik, sağlık, emeklilik), düşük askerî harcamalar ve NATO şemsiyesi altında güvenlik garantileri ile tipik bir refah toplumuna dönüşen Almanya tekrar militarizme dönebilir mi? Genelde toplum kimliğini refah ve demokrasi üzerine inşa eden Alman Hükümetleri yeni nesil gençleri askerliğe ve son tahlilde finans kapital dünyanın çıkarları uğruna savaşa ve ölmeye razı edebilir mi? NATO içinde şişirilen Rusya tehdidi üzerinden ABD’nin külfet paylaşımını Almanya’ya devretmesi, Berlin’i “Avrupa’nın güvenliğinin omurgası” olmaya zorlayabilir. Ancak bu kolay değildir. Alman gençliğinin zorunlu askerlik ve güvenlikçi söyleme vereceği tepki, bu dönüşümün kaderini belirleyecektir. Eğer halk direnirse, “güvenlik toplumu” söylemi devlet elitleriyle sınırlı kalabilir. Diğer yandan zaten ekonomisi küçülen enerjide ABD’ye bağımlılığı artan ve sanayisizleştirilen Almanya’da güvenlik harcamaları refah politikalarını kısarken, toplumsal huzursuzluğun artması planlanan militarizasyonu geciktirebilir. Bu arada Z kuşağı genelde askerliğe soğuk bakıyor. (%60 askerliğe karşı.) Bu koşullarda dahi Avrupa Ukrayna’ya barış gücü değil, saldırıya hazır caydırıcı güç göndermeyi planlıyor. Ancak bu gücü fiilen sahada oluşturacak durumda değiller. Ne Almanya ne İngiltere ne de Fransa Rusya onay verse bile (ki bu imkânsıza yakın) Ukrayna için hazır insan gücüne sahip değil. Avrupa, 20. Yüzyılda iki dünya savaşından sonra bu kez NATO içinde ABD’nin vekili olarak üçüncü kez kendi kendine zarar verme yoluna giriyor. Ancak Avrupa’nın ABD desteği olmasa da İngiltere desteği ile kışkırtabileceği sorun alanları menüsü hazır. Ukrayna’dan sonra, Transdinyester ve Gagavuz Cumhuriyeti üzerinden Moldova; ya da Kaliningrad oblastına yönelik bir kışkırtma üzerinden Litvanya yeni Ukrayna yapılmaya çalışılıyor. Ancak Avrupa ABD desteği olmadan kışkırtmaları başlatsa da sonuç alamaz.

OLASI ÇATIŞMA ALANLARI VE İRAN İSRAİL SENARYOSU

ABD savaş makinesi sürekli savaşlar üzerinden işleyen ve tüm devlet kurumlarında bağımlılık yaratan tüketim aracına dönüşmüştür. Bu yönü ile ABD’nin askerî gücü, dost ve müttefiklerini korumaktan çok onları sürekli savaşlar içine çekerek kendi sistemine bağımlı hale getiriyor. Bugünlerde ABD ve AB temsil ettikleri küresel finans ve askeri endüstrinin saldırgan militanı Netanyahu’nun son günlerdeki İran’a yönelik “rejimi devirelim” çağrısı, bölgede yeni bir sıcak çatışmanın işareti olarak okunuyor. Eylül 2025’e işaret eden senaryolara göre, olası bir saldırı hızla çok cepheli bir savaşa dönüşebilir ve Trump’ı istemeden savaşın içine çekebilir. Zira ABD dış politikasında İsrail faktörünün belirleyiciliği her açıdan artık somut gerçeğe dönüşmüştür. Trump‘ın çevresindeki kurmay heyetinin tamamına yakını her türlü önceliği İsrail’e vermektedir. Kongre ve Senatoda kendilerine sadık kişilerin çok yüksek oranda olması nedeni ile Netanyahu İran’a yönelik atacağı adımlarda bağımsız davranabilmektedir. Ancak bu duruma rağmen İsrail, İran füzelerine karşı hava savunma gayretlerine katkı sağlayan Amerikan uçak gemileri ile Aegis sınıfı muhriplerin Kızıldeniz ya da Akdeniz’de bulunmasını bekleyecektir. Diğer yandan yeni bir İsrail-İran savaşı hızla çok cepheli hale gelebilir; İsrail’in saldırısı Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Husilerin misillemesini tetikleyerek ABD’yi de çatışmaya çekebilir. İsrail’in bu yeni savaşta hedefi olasılıkla 12 Gün Savaşında eksik kalan, İran nükleer tesislerine ek zarar verme, Suriye’de geride kalan İran varlığının tamamen tasfiyesi, Lübnan Hizbullah’ına kalıcı darbe ile Golan çevresinde stratejik kazanımlarını ilerletmeyi hedefleyebilir. Ancak bu süreç, ABD’yi de uzun vadeli bir batağa sürükleyebilir. İsrail ilk günlerde 12 gün savaşında olduğu gibi İran’ın askeri ve nükleer tesislerine ağır zarar verebilecek kapasiteye sahip olsa da İran’ın asimetrik savaş kapasitesi devreye girdiğinde çatışma hızla çok cepheli hale gelir. Özellikle elindeki yoğun balistik ve hiper sonik füze kapasitesini İsrail’e çok büyük zarar verecek şekilde kullanabilir. İsrail bu süreçte elindeki hava savunma füze stoklarını eritebilir ve ABD’nin eline muhtaç olur. Ancak ABD’nin de özellikle THAAD, Patriot ve SM/2/3/6 stoklarının eksikliği bu durumu daha da vahim bir duruma sürükleyebilir.  Diğer yandan İsrail dünyada her geçen gün en çok yalnızlaşan ve nefret edilen parya bir devlete dönüşmektedir. Askeri alanda yaşayacağı zorluklar mevcut olan yalnızlığını daha da ileriye taşıyabilir ve yanında sadece ABD ve Almanya kalabilir. Diğer yandan bu satırlar yazılırken toplanan Şanghay İş Birliği Örgütü kurulduğundan bu yana eriştiği en yüksek katılımla Avrasya’da oluşan birliğin bir göstergesidir. Ancak ABD, İngiltere ve AB gerek sahte bayrak operasyonları gerekse farklı kışkırtma ve teşvikler ile Asya Pasifik’te nükleer güçlerin karşı karşıya geleceği Keşmir veya Himalaya bölgesi üzerinden Hindistan ve Pakistan çatışmasıTayvan üzerinden Çin, Japonya, Avustralya, Filipinler, ve Güney Kore çatışması ya da Kuzey Kore- Güney Kore çatışmasını tetikleyebilir.  Bu büyük kriz alanları dışında Myanmar’da Arakan Ordusu ve Rohingya gruplarıyla Myanmar ordusu çatışmaları tetiklenerek Asya’nın parçalanmış bir jeopolitik formasyona sokulması hedeflenebilir.

GÜVENLİKTEN ZİYADE KARMAŞA ÜRETEN NATO

Bir zamanların kolektif savunma örgütü NATO, giderek Washington’un ve finans kapital oligarşinin yönlendirdiği kışkırtma ve kriz üretme merkezi ve dolayısı ile silah pazarına dönüşmüş durumda. Daha da öte NATO, Trump’ın MAGA doktrinine karşı çıkarak adeta onun Avrupa’dan uzaklaşmasına en büyük engel çıkartan kurum durumunda. NATO genel Sekreteri Trump’a baba diyecek kadar alçalmış bir konumda ve Ukrayna’nın ne olursa olsun NATO üyesi olacağına inanmış gerçeklikten kopuk bir hayalperest durumunda. Selefi eski Genel Sekreter Stoltenberg gibi küresel finans kapital oligarşisinin bir temsilcisi olarak tek görevi onlar  için savaş üretmek, Rusya’nın kan kaybetmesini sağlamak ve bu uğurda masum sivillerin, gençlerin savaş makinesinde kurban edilmesini teşvik etmektir. Ukrayna’nın Rusya ile savaşa hazırlanmasında en büyük rolü oynayan aktörün NATO olduğunu ya da NATO’nun 1999 sonrası genişlemesinin temel nedeninin Amerikan savunma sanayi devlerinin Avrupa pazarına girmesi olduğunu söylememe gerek yok. NATO’ya katılan her ülke başta F 16 uçakları olmak üzere Amerikan silahları satın aldı. Böylece Transatlantik bağımlılık güçlendirildi. Günümüzde Trump bu bağımlılığı sadece askeri alanda değil enerji, ticaret ve doğrudan yabancı yatırımı şeklinde kullanıyor.  Başta Almanya ve Polonya olmak üzere AB yüz milyarlarca euroyu Amerikan şirketlerine aktarıyor. Daha kötüsü Avrupa NATO bağları nedeni ile kendi güvenlik stratejisini üretemiyor. NATO üzerinden Avrupa’ya güvenlik ihraç eden ABD karşılığında sadece büyük haraç almakla kalmıyor, Avrupa’nın savunma alanında büyümesini, kendi kimliğini oluşturmasını engelliyor. Bunu Yugoslavya krizinden bu yana yapıyor. Washington, Rusya’yı çevreleme stratejisiyle aslında kendi müttefiklerini maliyetli bir çatışmaya sürüklemeye devam ediyor. Kısacası 1949’daki kuruluş mantığından farklı olarak, NATO bugün giderek kolektif bir dev savunma bütçesi havuzuna ve mekanizmasına dönüşmüştür. Amaç Rusya’yı parçalamak, küresel finans kapital oligarşisinin önüne çıkan engelleri temizlemektir. Bu kapsamda NATO maskesi altında ABD, İngiliz istihbarat ajanslarının yoğun etkisi altındaki Romanya’nın Karadeniz’de yeni kışkırtmalar ile Türkiye’yi de içine çekebileceği oldu bittilere hazır olmak gerekebilir. NATO’nun Almanya’daki en büyük hava üssü olan Ramstein üssünden daha büyük bir üssün Romanya’da Kogalginescu üssünde hayata geçirildiğini ve üssün devasa inşaatının devam ettiğini hatırlatalım. NATO’nun bir diğer kışkırtıcı özelliği algı yönetimidir. Dışarıdan tamamen savunmaya yönelik bir algı yaratırken 1999 sonrası sürekli doğuya doğru genişleyerek ya da Karadeniz’de Montrö rejimi aleyhinde kışkırtmalara öncülük ederek yarattığı karmaşa, barış ve istikrarı bozan çabalarını örtebilmesidir. NATO’nun en büyük avantajı 32 ülkede silahlı kuvvetler içinde kurumsal örgütlenmesi üzerinden başta ABD (CIA) ve İngiltere (MI6) olmak üzere küresel finans oligarşisi ile Amerikan neocon sisteminin gizli yapılanmalarını (FETÖ gibi) canlı tutabilme ve Gladyo tipi örgütlenmelere imkân tanımasıdır. Diğer yandan Batı medyasının tek yönlü anlatı kurma ve algı yaratabilme olanakları tamamen NATO’ya hizmet eder.  Bu yaklaşım, kamuoyunun yanlış beklentiler geliştirmesine yol açarak hibrid savaşta NATO’nun emrine büyük olanaklar sunmaya devam etmektedir. Ancak tüm bu avantajlarına rağmen NATO 32 üyesi ile oy birliği ile karar almaktan uzak bir yapıdadır. Macaristan, Slovakya gibi hegemonya karşıtı ülkeler ile Türkiye gibi tarafsız kalmaya çabalayan ülkeler, İspanya, Fransa ve İtalya gibi daha bağımsız politikalar uygulamaya çalışan Akdeniz ülkeleri İngiltere, Almanya, Baltık Ülkeleri, İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi Amerikan vekilleri bloğu karşısında denge üretmekte ancak bu durum karar almayı imkânsız hale getirmektedir. O nedenle hegemonya kışkırtması veya sahte bayrak operasyonu ile başlatılacak olası bir Rusya NATO savaşında 5. Maddenin işlemesi kolay değildir.

YENİ CAYDIRICILIK ÇAĞI

21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, küresel savunma/güvenlik mimarisi değişmektedir. Bu değişim sadece yeni silah teknolojilerinin ortaya çıkması ile değil, jeopolitik gerçekler ve ittifak sistemleri ile kendini gösteriyor. Savunma mimarisinin değişimi küresel düzeninin temel paradigmalarını değiştiriyor. Bu çerçevede her jeopolitik hamle karşısında yeni bir karşı hamle ile karşılaşıyor. Amerikan kenar kuşak jeopolitiğinde İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması büyük bir kazanım olurken, Rusya’nın Arktik Okyanusunda Kuzey Deniz Yolunu (NSR) yıl boyunca küresel deniz ticaret ulaşımına açması onlar için büyük bir kayıp oldu. Ya da Rusya’nın kaybedeceği varsayımı ile silahlandırılan ve Minsk Anlaşmalarını reddeden Ukrayna Amerikan jeopolitiğinin mücevheri ve başlangıçta kazanımı iken bugün Amerikan jeopolitiğinin en büyük külfetine dönüştü. Teknolojideki değişimler de gerek caydırıcılığı gerekse tırmanma stratejilerini kökten değiştiriyor. Bu çerçevede Rusya’nın 20 Kasım 2024’te ilk kez Oreshnik (RS-26 modifikasyonu) füzesini Ukrayna’nın Dnipro kentindeki askeri hedeflere karşı kullanması bir dönüm noktası oldu. Böylece deneme aşamasında olan MIRV özellikli orta menzilli balistik füze (MRBM) tarihte ilk kez konvansiyonel başlıkla kullanıldı. Bu kullanımın Putin’in 24 Eylül 2024 ve 19 Kasım 2024 tarihlerinde yaptığı nükleer doktrin güncellemeleri ve uyarılarının ardından geldiğini hatırlatalım. Bu kullanımla Putin, batıya, Rusya’nın nükleer silah kapasitesini gerekirse konvansiyonel rolde kullanabileceği mesajını verdi. Bu hamle, tırmanma merdiveninde nükleer silah kullanımının hemen öncesindeki basamağa çıkıldığını gösterdi. Rusya tırmanma inisiyatifini böylece kendi kontrolüne almış oldu ve  kırmızı çizgilerinin zorlanmasına fiili karşılık verirken, Batı’nın konvansiyonel saldırı dozunu artırma stratejisini de sınırlandırmayı hedefledi. Kısacası Oreshnik, caydırıcılığın güvenilirliğini yeniden tesis etmeye dönük bir rest niteliğinde olup, aynı zamanda küresel tırmanmayı hızlandırıcı bir eşik işlevi gördü. Bu gelişmeler paralelinde Alaska Zirvesi öncesinde Trump’ın nükleer denizaltı söylemlerine karşılık Putin’in Oreshnik hipersonik füzesini seri üretime sokma kararı ve INF Anlaşmasından tamamen çekildiklerini deklare etmesi, aslında Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin tamamen sona erişini simgelemektedir. Bu mesaj aynı zamanda Ukrayna’nın İsrail taktikleri ile Rusya’nın içlerindeki stratejik hava üslerine yapılan saldırılara da bir cevap oldu. Böylece askeri alanda nükleer caydırıcılığın yanına konvansiyonel, ancak yüksek hassasiyetli MIRV başlıklı, hipersonik füzeler eklenirken, hukuki ve diplomatik alanda INF benzeri anlaşmaların yokluğunda Rusya kendi savunma paradigmasını yeniden belirlemiş oldu. Bu yeni mimari, bugüne kadar batının görmezden geldiği Rus güvenlik kaygılarına radikal bir yanıt niteliğindedir. Moskova artık karşılıklı güvenlik ilkesini rafa kaldırarak asimetrik caydırıcılık üzerine kurulu bir sistem inşa etmiştir. Bundan sonra Kaliningrad Oblast ve Belarus başta olmak üzere Rusya’nın kısa ve orta menzilli füze konuşlandırmaları normalleştirilirken, denizden havadan ve karadan ateşlenebilen yeni hipersonik silahlar NATO’yu nükleer olmayan ama stratejik caydırıcılıkla karşı karşıya bırakmaktadır. Diğer bir deyişle nükleer silahlar dehşet dengesi nedeni ile kullanılmaz statüde bir caydırıcılık sağlarken, Oreshnik kullanılabilirliğiyle NATO’nun karar mekanizmasını kilitleyen bir baskı unsuru haline gelmiştir. Avrupa’daki tüm NATO sahası artık nükleer olmayan ama ölümcül bir risk altındadır ve bu durum NATO’nun mevcut hava savunma şemsiyesini stratejik olarak değersiz kılmaktadır. Diğer yandan Moskova’nın hipersonik silahlar ve yeni caydırıcılık doktrini üzerinden kurduğu bu mimari, NATO’nun Avrupa’daki kâğıt üzerindeki konvansiyonel üstünlüğünü etkisizleştirme potansiyeline de sahiptir. Örneğin Oreshnik füzesi, Avrupa’daki tüm NATO hedeflerini birkaç dakika içinde vurabilecek kapasitede ancak NATO’nun mevcut hava savunma sistemlerinin hiçbiri bu tehdidi karşılayamıyor. Aynı asimetrik strateji Çin tarafından batı Pasifik’te ABD ve müttefiklerine karşı kullanılmaktadır. Çin DF 17-21 D-26 serisi hipersonik balistik füzeleri ile birinci ve ikinci adalar zinciri 2000 mili içine başta Amerikan uçak gemileri olmak üzere savaş zamanı su üstü gemilerini sokmayacak kapasiteye sahiptir. Husilerin 2023 Kasım ayından bu yana Kızıldeniz ve Bab El Mandeb Boğazında uyguladığı erişim engelleme ve alan yasaklama stratejisi karşısında ABD ve İsrail’in son 2 yılda kesin sonuçlu bir zafer elde edememesi askeri stratejide sürpriz, baskın ve siklet merkezi prensiplerinin Yemen tarafından etkin kullanımının bir sentezi olarak açıklanabilir. Ancak geniş çaplı ve büyük bir kara harekâtı ile başarılabilecek bu hedef halen hem ABD hem İsrail için büyük külfet gerektirecek durumdadır.

ABD ÇOKLU CEPHEDE NE KADAR DAYANABİLİR?

Soğuk Savaş sonrasında zafer sarhoşluğuna kapılan ABD, donanmasını küçültürken Çin ve Rusya teknolojik yatırımlarla hızla güç kazandı. 1989’da 580 savaş gemisine sahip olan ABD bugün 290 civarına gerilemiş, bakım-onarım kapasitesi zayıflamış ve yeni gemi inşa kabiliyeti sınırlı kalmıştır. 20 yıl süren “Terörle Küresel Savaş” döneminde trilyonlarca dolar harcanırken donanma ihmal edilmiş, bu süre zarfında Çin tersaneleri ABD’nin yedi yılda ürettiğini bir yılda yapar hale gelmiştir. Guam gibi kritik bölgelerde ABD’nin onarım altyapısı yok, tersanelerde iş gücü açığı kronikleşmiş durumda. Bu tablo, Bab el Mendeb’de Husilerin hâkimiyetini kıramayan, Arktik’te Rusya’nın açtığı yeni rotayı engelleyemeyen ve Pasifik’te Çin karşısında harp oyunlarında sürekli kaybeden bir ABD donanması gerçeğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede füze sistemlerinde de benzer bir kırılganlık söz konusu. ABD bırakalım Tayvan cephesini bugün aynı anda hem Ukrayna’da hem Ortadoğu’da yoğun bir savaşı sürdürebilecek mühimmat stoklarına sahip değildir. 12 günlük İsrail İran savaşında bir kez daha ortaya çıktığı üzere ABD, füze savunma sistemlerinde gerek performans gerekse stok seviyelerinde geridir. ABD’nin en gelişmiş hava savunma sistemlerinden THAAD füzelerinin %25’i yalnızca 12 günlük İsrail–İran savaşında tüketilmiş, Patriot ve SM-2/3/6 stokları da Yemen ve İran saldırıları sırasında hızla erimiştir. Üretim kapasitesi sınırlı olduğundan, pahalı önleme füzelerinin ucuz dronlara karşı kullanılması ABD’yi mali ve lojistik açmazlara sürüklüyor. Tomahawk gibi gemi konuşlu sistemlerin tüketim hızı, üretim hızını kat kat aşmakta ve Tayvan senaryosu gibi olası büyük çatışmalarda stokların birkaç hafta içinde biteceği öngörülmektedir. Bu nedenle ABD’nin deniz ve füze gücü, 21. yüzyılın çok kutuplu dünyasında caydırıcılığını kaybetmekte; artık Çin, Rusya ve hatta Husiler gibi devlet dışı aktörler bile Amerikan deniz gücünü zor durumda bırakabilmektedir. Kısacası ABD, İngiltere ve AB liderliğindeki batı hegemonyasının askeri, siyasi ve sosyal sorunları nedeni ile küresel jandarmalık kapasitesi kapsamında kesin stratejik sonuç alabilecek sınırlarına ulaştığı söylenebilir. Bu kapsamda 1992 yılında ortaya atılan Wolfowitz doktrini artık kâğıt üzerinde kalıyor. Bu doktrine göre ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde tek süper güç olarak kalmalı; yeni bir küresel rakibin (örneğin Rusya veya Çin’in) yükselmesine izin verilmemeliydi. Bu amaçla Washington, gerekirse tek taraflı askerî müdahaleler dâhil olmak üzere, Batı Avrupa, Doğu Asya, Orta Doğu ve eski Sovyet coğrafyasında hegemonya kurarak potansiyel rakipleri daha ortaya çıkmadan caydırmalıydı. Bu doktrinin iflas ettiğini görmekteyiz. ABD ancak siyasi ve ekonomik müdahalelerde bulunabiliyor, askeri müdahaleleri ancak ucuz kan bulabilirse vekilleri üzerinden icra edebiliyor. Ukrayna ve İsrail halen kullandığı iki vekili. Ancak Ukrayna’dan farklı olarak İsrail aynı zamanda Amerikan askeri gücünü kendi jeopolitiği için kullanabiliyor. Gerek Ukrayna Savaşı gerekse 12 günlük İran İsrail savaşı ve 2023 Kasım ayından bu yana Kızıldeniz ve Bab Al Mendeb Boğazında hüküm süren Husilere müdahalede ABD’nin sınırlarını zorladığını ve zaman zaman geri çekildiğini görmekteyiz. Bu nedenle Avrupa’da ve Batı Asya’da iki savaşa destek olan ABD, eğer uzak Asya’da Çin ve Tayvan krizi silahlı çatışma aşamasına evrilirse üç ayrı cephede başarılı olamaz.  Donanması olmayan Husilerin ABD Aegis kruvazörleri ve Arleigh Burke sınıfı muhriplerin hava savunma füze stoklarının çoğunu  1 yıl içinde tüketmiş olmaları ciddi göstergelerdir. Diğer yandan özellikle Rusya Ukrayna savaşında Pentagon’un geliştirdiği karmaşık ve pahalı silah sistemlerinin savaş alanındaki etkinliği sorgulanmaya başlandı. ABD’nin küresel üs ağının sürdürülebilirliği de özellikle asimetrik etki yaratan SİHA ve uzun menzilli hipersonik füzeler sayesinde tartışmalı hale geldi. ABD, bu zafiyetlere rağmen Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerine benzer şekilde, askerî harcamalarını artırıyor. ABD’nin askeri planları kâğıt üzerinde güçlü görünüyor, ancak mühimmat ve üretim kapasitesi farklı bir tablo sunuyor. Yüksek maliyetli gemi, uçak, tank ve füzeler üzerinden çok büyük kazançlar elde eden sayıları toplamda 10’u geçmeyen büyük askeri endüstri firmaları kurdukları saadet zinciri ile Amerikan halkının vergilerini sömürmeye devam ediyorlar. Bu sistemlerin maliyet/fayda oranı son derece düşük olmasına rağmen savunma bakanlığı ile imzaladıkları kontratları devam etmektedir. Örneğin F-35 savaş uçaklarının, milyar dolarlık bütçesine rağmen operasyonel performansları tartışmalıdır. Zumwalt sınıfı muhripler yüksek teknoloji ürünü olmalarına rağmen maliyet/fayda dengesi açısından skandal seviyede kötü örnek oluşturmaktadırlar. Zira ABD askeri endüstrisi için amaç zafer değil, sürekli sözleşmeler üzerinden bütçe aktarımıdır. Böylece ABD silahlı kuvvetleri artık savaşmaktan daha çok harcamak için var olan bir kurum haline gelmiştir. Diğer yandan Rusya gibi rakiplerin savaş ekonomisine geçişte mühimmat üretimini kısa sürede artırabilmesine karşılık, ABD barış zamanı üretim seviyesinden savaş üretimine sıçrayamıyor. Ukrayna’da süren savaşta kayıplar yaşanıp buna rağmen Avrupa ülkelerine silah satarak savaşın sürdürülmesi sağlanırken, İsrail’in İran’a tekrar saldırması ile yoğun kaynak aktarımı gerektirecek yeni bir savaşın başlaması, Amerikan konvansiyonel caydırıcılığını kâğıt üstünde bırakabilir. Endüstriyel gerçeklik ve siyasi söylem arasındaki uçurum, büyük güç rekabet döneminde ABD ve Avrupa’nın müttefikleri nezdinde inandırıcılığını aşındırır.

ÇEKİM GÜCÜNÜ KAYBEDEN ABD

Soğuk Savaş’ın bitiminde ABD tarihin en güçlü tek kutuplu döneminin sahibi oldu.  Ancak geçen otuz yılda bu çekim gücü giderek aşındı. 2008 finans krizi, Amerikan kapitalizminin kırılganlığını ve küresel ekonomiye verdiği zararı ortaya koyarken, Çin’in yükselişi, Hindistan’ın ivmesi ve Avrupa’nın özerklik arayışı Washington’un ekonomik modelini tartışmalı hale getirdi. Demokrasi ve insan hakları söylemleri üzerinden Afganistan ve Irak işgali ile Somali, Sudan, Libya ve Suriye’deki kanlı müdahaleleri ancak en önemlisi İsrail’in soykırım girişimine açık desteği ile güvenilirlik ve inandırıcılığını tamamen kaybetti. Trump dönemiyle birlikte müttefiklere güven vermek yerine belirsizlik ve bencillikle birlikte mafya düzenini aratmayan tehdit, şantaj ve yaptırımlar öne çıktı, böylece Amerikan liderliği ve hakemliği imajı zedelendi. Askerî açıdan bütçe ve materyal olarak hâlâ en büyük güç olmasına rağmen Afganistan ve Irak’taki uzun savaşlardan yenilmezlik algısıyla çıkamadı. Çin’in denizlerde, Rusya’nın Ukrayna sahasında sergilediği meydan okumalar ABD’nin mutlak üstünlüğünü gölgeledi. Kültürel alanda Hollywood hâlâ güçlü, Silikon Vadisi hâlâ yenilikçi, Amerikan üniversiteleri hâlâ cazip olsa da bu cazibenin mutlaklığı artık siyasi ve askeri alanda sonuç alıcı katma değer üretemiyor. Güney Kore pop kültürü, Avrupa’nın sürdürülebilirlik vizyonu, Çin’in yapay zekâ ve uzay programları alternatif cazibe merkezleri oluşturuyor. Dahası, ABD’nin kendi içindeki kutuplaşma, ırkçılık, göçmen sorunları ve siyasi krizler dışarıya yansıdıkça Amerikan Rüyası artık kabusa dönüşüyor. Dünya çok merkezli bir döneme girmiştir; Çin, Hindistan, Avrupa ve bölgesel aktörler kendi modellerini öne çıkarırken, ABD’nin hâkimiyeti daha çok zorla ve baskıyla sürmektedir. Eskiden gönülleri ve zihinleri kolayca kazanan Amerika, artık cazibesi azalmış bir güç olarak görülmektedir.

JEOPOLİTİKTEN JEOEKONOMİYE

21. yüzyılın güç mücadeleleri jeopolitik alanda olduğu kadar jeoekonomik alana da çekildi. ABD bu kapsamda Wolfowitz doktrinini askeri siyasi alandan ekonomik alana çekmiş durumda. Bu uğurda tarifeleri, yaptırımları ve finansal ambargoları dost düşman ve tarafsız demeden ve sınır tanımaksızın kullanıyor. Zira ekonomisi, borç stokları ve bütçe açıkları ile sürdürülemez noktaya geldi. AB ve Güney Kore’ye yakın zamanda değişik baskı ve tehditler üzerinden milyarlarca dolarlık ABD’de doğrudan yatırım ile silah ve enerji ithalatı yapmalarını dayatması son derece çarpıcı bir örnektir. Trump yönetiminin Hindistan’a ve diğer BRICS ülkelerine yönelik ikincil yaptırım hamleleri, ticari kararlar olmaktan çıkarak ekonomik savaşın yeni araçları haline gelmiştir. ABD’nin Rusya’dan petrol alan ülkelere Amerikan pazarını kapatma tehdidi, geleneksel yaptırımlardan daha geniş bir etki alanı yaratarak üçüncü taraf ülkeleri de baskı altına almaktadır. Diğer yandan ABD’nin bu saldırganlığı ve belirsizliği ile Trump rejiminin yaptırımları ve ticaret tehditleri, beklenmedik biçimde Küresel Güney ve BRICS ülkelerini birbirlerine daha da yakınlaştırıyor. Ekonomik savaşta Çin, Hindistan ve Brezilya ortak tavır alırken, enerji ve finans alanlarında Batı’ya alternatif bir blok yükseliyor. BRICS ülkelerinde direniş ve dayanışma güçleniyor. ABD, Çin’i İran ve Rusya’dan petrol alımını durdurmaya zorlamaya çalışırken Çin Dışişleri Bakanlığının 4 Ağustos 2025 Twitter (X) mesajı önemlidir: Çin, enerji tedarikini daima ulusal çıkarlarına uygun şekilde sağlayacaktır. Zorlama ve baskı hiçbir işe yaramayacaktır. Çin, egemenlik, güvenlik ve kalkınma çıkarlarını kararlılıkla savunacaktır.”  Hindistan’ın yüzde 25’lik tarifelere rağmen Rus petrolünü almaya devam etmesi, enerji güvenliği ve stratejik özerklik arasındaki dengeyi koruma kararlılığını göstermektedir. Brezilya lideri Lula’nın BRICS ülkelerini ortak tavır almaya çağırması ise, ABD’nin baskı politikalarının ters teperek daha sıkı bir bloklaşmaya yol açtığının kanıtıdır. Bu bloklaşmada Çin, Rusya ve İran stratejik sabır ile hareket ederken batı her geçen gün zayıflayan hegemonyasının kaybının yavaşlatılması için hızlı sonuç almaya odaklanıyor. Bu da sık karar değişikliği, zig zag rotalar ve sonuçta güvenilirlik kaybının sadece düşman cephelerde değil müttefik cephede de yaşanmasına neden oluyor. Özellikle Avrupa’daki müttefikleri ile Japonya, Güney Kore gibi Pasifik havzasındaki müttefiklerine adeta zorla silah satıyor. Japonya ve Güney Kore’ye askeri ittifak ve güvenlik garantisi üzerinden pahalı silahlar satarken, bunu çoğu zaman serbest bir pazar ilişkisi gibi değil, zorunluluk ve bağımlılık üzerine kurulu bir “mafya düzeni” şeklinde işletiyor. Bu ülkeler hem güvenlik açısından Washington’a bağımlı hale geliyor hem de milyarlarca dolar Amerikan savunma sanayisine aktarılıyor. Bu durum, ABD’nin kendi ittifak sisteminde güvensizlik yaratırken jeopolitik dengelerin batı dışı aktörlerin lehine evrildiği bir konjonktür yaratmaktadır.

TÜRKİYE DERSLERİ

Türkiye için en temel ders, ABD’nin “sürekli savaşlar” döngüsünün çöküş sürecinde ürettiği boşluklardan faydalanarak bağımsız, çok yönlü ve caydırıcı bir strateji inşa etmektir. Bu bağlamda, Türkiye, hiçbir blok veya ittifaka tam bağımlı olmadan ‘’çok kutuplu düzenin’’ gerçeklerine uygun hareket etmeliNATO içindeki baskılara rağmen Montrö rejimini tavizsiz korumalı, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını savunmaya, Sevilla haritasına karşı duruşuna devam etmelidir. ABD’nin müttefiklerini dahi maliyet yüküne mahkûm eden savaş ekonomisinden uzak durarak, savunma sanayisinde millileşme ve üretim kapasitesi artışı önceliği olmalıdır. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılarla ve bu kapsamda Rusya ve Çin ile ekonomik ve diplomatik iş birliği derinleştirilmeli; enerji, finans ve ticarette ABD yaptırımlarına karşı alternatif kanallar güçlendirilmelidir. Türkiye’nin caydırıcılığı, sadece askeri güç değil; jeoekonomik bağımsızlık, enerji güvenliği ve uluslararası hukuk temelinde dengeli diplomasi ile pekiştirilmeli. ABD’nin çöküş sürecinde hızlanabilecek kışkırtmalara karşı ise, stratejik sabır ve kendi ulusal çıkarlarına sıkı bağlılık esas alınmalıdır. Ancak en önemlisi Kemalizm’in halkçılık, devletçilik, devrimcilik, milliyetçilik, laiklik ve cumhuriyetçilik ilkelerinin her birinin içini doldurarak geleceğe yürümelidir. İktidar partisi ve ana muhalefet partisinin bu ilkelerden tamamen uzaklaştığı bir konjonktürde Türkiye gemisini açık denizlere ve selamete ulaştıracak bu ilkeleri hatırlatmak her şeyden önce vatandaşlık görevimizdir.

Cem Gürdeniz