II. Trump Döneminin Birinci Yıl Bilançosu (ANNUS HORRIBILIS)

ABD merkezli düzen artık güvenilir bir referans üretmiyor. Normlara ve hukuka göre değil güç dalgalanmalarına göre hareket ediyor.

Donald Trump ikinci kez iktidara yürürken ulusalcı MAGA tabanına açık bir vaatte bulunmuştu. Amerika içine dönecek, üretimi yeniden canlandıracak, son kırk yıldır ülkeyi kesintisiz savaşlar rejimine sokan küreselci neocon ve Siyonist anlayıştan kurtulacak ve bu sayede Çin’le daha dengeli bir güç ilişkisi kuracaktı. Kısacası Trump başlangıçta ABD’nin 1945 sonrası kurduğu düzene özellikle soğuk savaş sonrası meydan okuyan neocon ve Siyonist küreselci finans kapital dünya ile yollarını ayırmaya karar vermişti.

Teori – Pratik Ayrışması.

Geçen bir yıl sonunda pratiğe bakıldığında ortaya çıkan tablo Trump teorisi ile pratiği arasında uçurum ortaya koymaktadır. Bugün Trump vaatleriyle taban tabana zıt konuma geldi. Trump yönetimi, Batı Yarımküre olarak tanımladığı Kuzey, Orta ve Güney Amerika üzerinde neredeyse sınırsız bir hegemonya kurma arayışına girmiş; bu coğrafyada Rusya ve Çin etkisini tamamen tasfiye etmeyi hedeflemiştir. ABD çizgisinden sapan devletler açık biçimde silah kullanımıyla tehdit edilmiş; Meksika, Kolombiya, Nikaragua, Venezuela, Küba ve hatta Kanada dahi bu baskıcı yaklaşımın hedefi hâline gelmiştir. Grönland’ın ABD’ye, ya “kendi rızasıyla” ya da başka yollarla katılması yönündeki çıkışlar ise bu hattın en uç örneklerinden biri olmuştur. Tüm bu adımlar, Trump’ın seçim döneminde savunduğu içe dönüş ve denge arayışı söyleminin fiilen terk edildiğini göstermektedir. Diğer yandan geride kalan bir yıl, Amerikan tarihinde nadir görülen ölçekte bir güç kullanımına sahne olmuştur. Ticaret savaşları beklentilerin çok ötesinde sertlikte yürütülmüş; yaptırım ve ambargolar klasik dış politika araçları olmaktan çıkıp doğrudan birer silaha dönüştürülmüştür. Bu süreçte ABD devleti, kendi ulusal çıkarlarından ziyade, yaklaşık 720 trilyon dolarlık küresel finansal hacmi kontrol eden finans kapital düzeninin bir enstrümanı gibi hareket etmiştir. Aynı zamanda ABD içindeki Siyonist yapılanmanın, Yahudi bankerlerin, medya sahiplerinin ve onlarla bağlantılı üniversiteler ve düşünce kuruluşlarının dış politika ve güvenlik kararları üzerindeki etkisi daha da görünür hâle gelmiştir. Diğer bir deyişle Trump döneminin ilk yılı, bu yönleriyle, vaat edilen “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasından çok, küresel finans düzeninin baskıları altında şekillenen sert, tutarsız ve giderek daha saldırgan bir hegemonya pratiğinin bilançosu olarak kayda geçmiştir.

Sınırsız Güç Kullanımı ve ABD’nin İsrail’leşmesi.

Trump’ın ilk yılında en belirgin kırılma, dışarıda kuvvet kullanımının istisna olmaktan çıkıp rutin bir devlet pratiğine dönüşmesi oldu. Bu uygulama İsrail’in 1948’den bu yana uyguladığı doktrinin bir yansıması oldu. Bu çerçevede İsrail’in Gazze Soykırımına destek sağlanması, İran’a yönelik saldırılar, Katar’daki görüşmeler sürerken Hamas heyetine İsrail’in saldırmasına göz yumulması, Venezuela’ya uygulanan abluka ve karantina, Venezuela sivil teknelerini ikaz etmeden batırma, gölge filoya ait tankerlere açık deniz ortamında el koyma, Maduro’nun kaçırılması ve son olarak NATO toprağı olan Grönland’e açık tehditler Trump’ın kendi vaatleriyle icraatları arasındaki uçurumu açıkça ortaya koydu. Bu tablo, tekil ve sınırlı baskınlardan ziyade süreklilik kazanan, ölçeği büyüyen ve coğrafyası genişleyen bir kuvvet kullanımı anlayışına işaret ediyor. Hava saldırılarındaki artış nicel bir sıçrama değil, askerî eşiğin bilinçli biçimde aşağı çekildiğini gösteren yapısal bir değişimdir. Kuvvet kullanımı artık daha kısa karar süreçleriyle, daha geniş gerekçelerle ve daha fazla sahada devreye sokulmaktadır. Biden 4 yıllık döneminde 555 hava saldırısı emri vermişken Trump’ın bir yılda 626 hava saldırısı emri verdiği Military Times ACLED (Armed Conflict Location & Event Data Project) verilerinde yer aldı. Kısacası ABD, çatışma eşiğini düşürürken hukuki denetim ve gerekçelendirme faktörlerini artık hiç dikkate almıyor. İsrail’in yaptığı gibi çıplak gücün kolay kullanımı, karşı tarafların da “kolay” misilleme mantığına kaymasını teşvik ediyor. Venezuela örneğinde olduğu gibi “uyuşturucuyla mücadele” gibi esnek ve muğlak başlıklar altında hukukî sınırların bulanıklaşması askerî avantaj sağlasa da uluslararası insancıl hukuku aşındıran bir pratik alan yaratmaktadır.

Ortaya çıkan sonuç nettir. Bu dinamik yalnızca ABD’nin değil, küresel sistemin tamamının daha kırılgan, daha öngörülemez ve daha çatışmalı bir evreye girdiğini göstermektedir. Tüm bu gelişmelerin arka planında ise iki temel gerçek yatmaktadır: Birincisi, ABD’nin artık taşınamaz boyutlara ulaşan borç yükü ve borcu borçla çevirme mekanizmasının tıkanmasıdır. İkincisi ise bu yapıyı ayakta tutan doların giderek değer kaybetmesi, küresel rezervler içindeki payının yüzde 40’lar seviyesine gerilemesi ve finansal kırılganlığın çeşitli belge ve ifşalarla giderek daha görünür hâle gelmesidir.

Venezuela Örneği.

Son yılın en sert kırılma anlarından biri, Venezuela’da yaşandı. Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması etrafında şekillenen gelişmeler, Washington’ın gerçekte doğal kaynaklara çökme ancak görünüşte “uyuşturucu” veya “düzen” gerekçeleriyle egemen bir devlete doğrudan zor kullanma sınırlarını zorladığı algısını büyüttü. Uluslararası toplumun geniş bir kesimi bu müdahaleyi açıkça hukuka aykırı buldu ve devlet egemenliği ilkesinin ihlali olarak nitelendirdi. Uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan egemen devletlerin eşitliği ve dış işlerine müdahale yasağı, BM Şartı’nın 2(4) maddesiyle koruma altına alınmıştır; başka bir devletin liderinin askeri güçle devrilmesi veya yakalanması bu ilkeye açıkça aykırı sayılır, zira Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’ndan bir yetki kararı olmadan zor kullanma meşruiyeti mümkün değildir. Buradaki kritik nokta, tek bir ülke değildir. Neticede mesele, Venezuela örneğinde yaşanan olayların uluslararası sistemdeki normlara ve egemenlik ilkesine etkisi üzerinedir. Bir aktörün iç siyasetteki sonuçları askeri baskı ile şekillendirmeyi normalleştirdiği bir sistemde, diğer devletler de bu tür norm dışı yöntemlere yönelebilir. Bu da egemenlik anlayışını zayıflatır ve küresel hukukun yerini güç dengelerine bırakma riskini artırır. Eğer büyük güçler rakiplerin veya kurbanlarının siyasi geleceğini askeri harekatlar ile belirlemeyi meşrulaştırırsa, diğer aktörler de benzer yöntemlere yönelir. Bu potansiyel süreç, uluslararası sistemde “egemenlik” ilkesi ve devletlerarası güç kullanma yasağının pazarlık konusu haline gelmesi riskini büyütür. ABD bu yönü ile uluslararası düzene en büyük kötülüğü yapmıştır. Bu tür uygulamaların normalleşmesi, güç politikalarının hukukun önüne geçmesine yol açacaktır.

Ekonomi “silah” haline gelirken.

Trump’ın ilk yılı, askeri araçların yanında ekonomik araçların da bir tür baskı ve sindirme aracı gibi kullanılmasına sahne oldu. Trump’ın ikinci döneminin başında yayımlanan “Önce Amerika’’ ticaret belgesi, ticaret politikasını “ulusal güvenlik” ve “stratejik baskı” aracı olarak kullanacağını başından deklare etmişti. Bu belgenin teoriden pratiğe geçişi son bir yılda neredeyse Amerikan çıkarlarına tehdit teşkil eden her devlete yönelik tarife artırımları ile gündeme geldi. Bu yaptırımlar sadece söz konusu ülkelerin ABD ile ilişkilerinde değil, üçüncü ülkelerle ilişkilerinde de yaptırımları hedefleyen bir şekle büründü. Böylece egemen eşitlik ilkesi aşındı, uluslararası hukuk yerini kimin kiminle ticaret yapabileceğine karar veren çıplak güç ilişkisine bıraktı. Örneğin 10 Ocak 2026 tarihinde Trump, İran ile ticaret yapan üçüncü ülkelere % 25 tarife uygulayacağını açıkladı. Bu yaklaşımın sistemik sonucunda Dünya Ticaret Örgütünün normlarının ve öngörülebilir ticaret düzeninin yerini, günün tehdidi veya günün pazarlığı sarmalının almasının kaçınılmazlığıdır. Söz konusu uygulama Grönland baskısı çerçevesinde düşünülürse müttefikler açısından bu, güvenlik şemsiyesi ile ticari şantajın aynı pakete bağlanması demektir. Trump 17 Ocak tarihinde Grönland konusunda Avrupa devletleri engel çıkarırsa 1 Şubattan itibaren uygulamaya her koşulda karar verdiği tarifeleri 1 Haziran’dan itibaren %10’dan %25’e çıkarma kararı aldı. Bu mafya usulü meydan okuma doğal olarak diğer ülkeleri alternatif ödeme sistemleri ve bölgesel ticaret bloklarına yönelişe hızlandıracaktır. Bu durum da de-dolarizasyonu etkileyecektir. Bugün dünya bankalarında doların rezerv konumu % 40’lara gerilerken altın, % 35 sınırını geçmiştir.

Kurallar ve kurumlar üzerinde baskı.

Trump’ın ilk yılında tartışma yaratan alan yalnızca dış politika değildi; içeride de yürütmenin temposu ve kapsama alanı, Amerikan siyasal mimarisinin omurgasını oluşturan ‘’check and balance / denge–fren’’ mekanizmalarını adeta sürekli bir varoluş sınavına soktu. 2025’te 225’e ulaşan Yürütme Emirleri (Executive Orders), başkanlık tarihinde ilk yıl için eşi görülmemiş bir yoğunluğa işaret ederken, karar alma sürecinin kongre ve yargı denetimini kısa devre eden bir yola kaydığı algısını güçlendirdi. Bu hız, “etkinlik” söylemiyle meşrulaştırılsa da kurumsal meşruiyet ve öngörülebilirlik üzerindeki yükü ağırlaştırdı. Federal bürokraside liyakat–kariyer dengesi ile sadakat arasındaki kaymanın görünür hâle gelmesi, kamu yönetiminin profesyonel niteliği hakkında derin bir tartışmayı tetikledi. Örneğin en önemli dış politika meselelerinde ve Türkiye örneğinde olduğu gibi büyükelçilik görevlerinde diplomatlar yerine eski emlakçı – ve hatta adı Epstein dosyalarında sık geçen- milyarderlerin kullanılması normalleşti. Kadrolaşmanın ivmelenmesi, devlet kapasitesini kısa vadede merkezîleştirirken, orta ve uzun vadede kurumsal hafızayı aşındıran bir etki yarattı. Bu süreç, zaten kırılgan olan toplumsal fay hatlarını daha da belirginleştirdi. Siyasal dil sertleşti, uzlaşma alanları daraldı ve ülke hızla kutuplaşan bir eksene sürüklendi. Diğer yandan Minnesota Eyaletinde yaşandığı üzere yürütmenin göçmenlere yönelik ICE uygulamaları ise yalnızca güvenlik ve hukuk başlıklarında değil, toplumsal sözleşmenin kendisinde de derin bir yarılma yarattı. Uygulamaların yöntemi ve kapsamı, yerel ölçekte güvensizliği beslerken, karşıt kamplar arasında düşmanca bir psikolojiyi kalıcılaştırdı. Hukukun soyut güvenceleri ile sahadaki fiilî uygulamalar arasındaki mesafe açıldıkça, devletin tarafsızlığına dair inanç da zedelendi. Bu durum Trump’ın güvenilirlik derecesinde çarpıcı düşmeye neden oldu. Bu çerçevede bir yanda yürütme gücünün sert şekilde merkezileşmesi, bir yanda “içine kapanma” söylemi, diğer yanda uluslararası hukuku ve ittifak ve dostluk ilişkilerini zorlayan dış müdahaleler Trump’ın son yılında yaşanan çelişkileri normalleştirdi. Bu, geleneksel Amerikan siyasetinde alışık olunmayan bir kırılmadır. ABD siyaseti bugüne kadar uzun süre, farklı ideolojik etiketlere rağmen ortak bir kurumsal zeminde hareket ediyordu. Trump’ın son yılında bu zemin aşındı. Kongre, bürokrasi, müttefiklik ağları, hatta “hukukun sınırları” bile araçsallaştırılabilir unsurlara dönüştürüldü.

Yumuşak güçten geri çekilme.

ABD’nin küresel etkisi, 1945 sonrası dönemde yalnızca askeri ve ekonomik kapasitesinden değil; norm koyabilen, düzen inşa edebilen ve gerektiğinde güvenilir bir arabulucu olarak algılanabilen bir merkez olmasından kaynaklanıyordu. Bu güç, tanktan ya da uçaktan önce meşruiyet, anlatı ve kurumsal süreklilik üzerinden çalışıyordu. Washington, kendi çıkarlarını evrensel ilkelerle sunabildiği ölçüde hegemondu. Trump’ın ikinci döneminde bu mimari çöktü. ABD bu üç sacayağını da aynı anda yitirmeye başladı. Bugün gelinen noktada, ABD’nin meşruiyet üretme kapasitesi ciddi biçimde aşınmış durumda. Anlatı gücü zayıflamış, “örnek olma” iddiası yerini çıplak güç siyasetine bırakmıştır. 2026 başında Trump yönetiminin başta UNCTAD (United Nations Conference on Trade and Development ) olmak üzere 60’ın üzerinde BM organı ile BM bağlantılı kurum ve kuruluştan çekilmesi, bu kırılmanın sembolik değil, yapısal olduğunu gösteren bir dönüm noktasıdır. Bu adım, ABD’nin yumuşak güç cephesinden fiilen çekilip sert güç cephesine yerleştiğinin ilanı gibidir. Artık Washington, kuralları yazan değil; masaya oturmadan önce gücünü hatırlatan bir aktör görüntüsü vermektedir. Bu bir yıllık süreçte Trump çizgisinin yumuşak güç kurumlarını sürekli olarak “gereksiz maliyet”, “verimsiz harcama” ve “ABD’yi bağlayan prangalar” olarak nitelemesi tesadüf değildir. Kültürel diplomasi, kamu diplomasisi ve çok taraflı platformlar; kısa vadeli çıkar hesabı içinde işlevsiz görülmüştür. Voice of America (VOA) örneğinde olduğu gibi, ABD’nin onlarca yılda inşa ettiği küresel anlatı kanallarının tasfiyesi gündeme gelmiş; bu hamleler Kongre ve yargı ile çatışsa da niyet açık biçimde ortaya konmuştur. Burada gözlenen, ABD’nin dünyaya kendini anlatma iradesinden vazgeçmesidir. Çok taraflılıktan uzaklaşma eğilimi, yalnızca BM çatısı ile sınırlı kalmamış, UNCTAD (United Nations Conference on Trade and Development ) gibi küresel ekonomik düzenin tartışıldığı platformlarla bağların koparılacağına dair işaretlerle de derinleşmiştir. Bu tablo, “kural temelli uluslararası düzen” söyleminin fiilen terk edilerek, yerine ikili pazarlıklar, tehdit–ödül dengesi ve asimetrik güç ilişkileri üzerine kurulu bir düzenin ikame edildiğini göstermektedir. Kuralların yerini pazarlık, normların yerini güç, kurumların yerini anlık çıkar hesapları almıştır. Yumuşak güçteki bu gerilemenin stratejik sonucu nettir. Askeri ve ekonomik baskı araçları artık daha çıplak,daha savunmasız ve daha tepki çekici hâle gelmektedir. Meşruiyetle örtülmeyen sert güç, caydırıcılıktan çok direnç üretir. Güç kullanımı arttıkça, onu kabul edilebilir kılan zemin incelir. ABD’nin etki alanı genişlemez, aksine daralır. Bugün Washington’un karşı karşıya olduğu sorun, salt güç eksikliği değil, gücün anlamını ve kabul edilebilirliğini kaybetmesidir. Bu da ABD hegemonyasının sadece nicel değil, nitel bir çözülmeye girdiğini göstermektedir.

Uluslararası hukuk ve norm erozyonu.

Trump’ın son bir yılının belki de en kalıcı ve en tehlikeli kırılma alanı hukuki ve normatif iklimde yaşanmıştır. Kuralların nasıl ihlal edildiğinden çok, ihlalin sıradanlaştığı bir döneme girilmiştir. Hukuk artık sınır çizen bir çerçeve değil, gerektiğinde esnetilen ve hatta gerektiğinde yok sayılan bir enstrümana dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ABD içinde sessiz ama derin bir rejim değişikliğine işaret eder. Daha dönemin ilk aylarında, uluslararası hukuk ihlali iddiaları yalnızca siyasi polemik konusu olmaktan çıkmış; “normalleşen istisnalar” başlığı altında tartışılmaya başlanmıştır. Burada mesele, tekil bir hukuksuzluk değil; hukuksuzluğun yeni normal olarak sunulmasıdır. İstisna hâli kalıcılaştıkça, hukuk geri çekilmiş; karar alma süreçleri gri alanlara doğru genişlemiştir. Bu süreç, norm aşınmasını birkaç kritik hatta yoğunlaştırdı. “Uyuşturucuyla mücadele”, “terörle savaş”, ‘’anti semitizm’’, “göç” ve “ulusal güvenlik” gibi kavramlar, hukuki tanımlar olmaktan çıkıp hem dışarıda kuvvet kullanımını hem içeride hızlandırılmış güvenlik uygulamalarını meşrulaştıran elastik bir gerekçe diline dönüştü; gerekçe muğlaklaştıkça yetki genişlemiş, sınırlar silindikçe hukuk etkisini yitirmiştir. Askerî ve güvenlik temelli kararların hukuki denetim, şeffaflık ve kamuoyu denetiminden giderek kopması ise yalnızca bir hukuk sorunu değil, derinleşen bir meşruiyet krizine dönüştü; denetim geriledikçe hesap verebilirlik düştü ve hukukun sessizliği gücün sesini yükseltti. Sonuçta kurallar bir gecede yıkılmamış, adım adım etkisizleştirilmiştir. Bu aşınmanın maliyeti yalnız bugünün krizleriyle sınırlı değildir. Bu durum yarının çatışmalarına da zemin hazırlayacaktır. Çünkü normların eridiği bir dünya, güç kullananın değil, daha erken ve daha sert davrananın kazandığı bir düzene evrilir ki bu düzende, kimse uzun vadede güvende değildir.

Finans Kapital ile İsrail Baskısı ve Trump.

Trump’ın ilk yılında karşısında konumlanan finans kapital, neoconlar ve Siyonist baskı çevreleri karşısında direnememesinin temel nedeni ideolojik olmaktan ziyade finansaldır. Devasa borç stoklarını çevirmek ve piyasalardan destek alabilmek için ihtiyaç duyduğu finansmanı ancak bu merkezlerin dayattığı teminatlar karşılığında elde edebiliyor. Bu teminatlar da fiilen işgal ve baskı altındaki ülkelerin (Ukrayna, Venezuela, Nijerya vb.) kaynaklarına çökülmesi, jeopolitik alanların açılması ve siyasal tavizlerdir.

Bu denklemde Epstein dosyaları üzerinden kurulan şantaj mekanizması da Trump’ı manevra alanı olmayan bir pozisyona itti. Sonuçta Trump, içeride “sisteme karşı” bir figür gibi görünürken, dışarıda İsrail baskısı altında Gazze’den İran’a, yaptırımlardan askeri angajmanlara kadar her başlıkta geri adım atan, siyonist finans kapitalin ve neocon ajandanın çizdiği sınırların dışına çıkamayan bir aktöre dönüştü. İlk yılın bilançosu şunu açıkça gösterdi: Trump düzeni yıkmadı; düzen onu teslim aldı ve son bir yıldaki savrulma, bu teslimiyetin en çıplak hâli oldu.

Sonuç.

Trump’ın ikinci döneminin ilk yılı, bir sapma değil, ABD hegemonyasının yapısal çözülüşünün hızlandığı bir eşik olarak kayda geçti. Trump’ın seçim vaatleri olan içe dönüş, denge ve ihtiyatlı güç kullanımı, savaşlara son verme hedefleri devasa borç sarmalı, finans kapital bağımlılığı, İsrail merkezli baskılar ve neocon refleksler altında hızla buharlaştı. Ortaya çıkan tablo ne geleneksel muhafazakârlıkla ne de kurumsal Amerikan aklıyla açıklanabilir. Hukukun sınır çizmediği, kurumların araçsallaştırıldığı, ekonominin ve askeri gücün açık şantaj unsuru hâline geldiği bir yönetim pratiği normalleştirildi. Yumuşak gücünü yitiren, norm üretme kapasitesi aşınan ve gücü meşruiyetle değil korkuyla dayatan bir ABD profili belirdi. Yaşanan Annus Horribilis (korkunç yıl ), Trump’ın kişisel başarısızlığından çok daha fazlasını anlatıyor. Kurallı düzen iddiasının terk edildiğini, ABD’nin artık sistemi yöneten değil, sistemi çıplak güçle zorlayan bir aktöre dönüştüğünü gösteriyor. Bu yol, Washington’a kısa vadeli baskı üstünlüğü sağlayabilir, ancak orta ve uzun vadede daha fazla direnç, daha fazla kopuş ve daha kırılgan bir dünya üretir. Gücün hukukun önüne geçtiği bu evrede, kaybeden yalnızca ABD değil, küresel düzenin kendisi olacaktır.

Türkiye Dersleri.

ABD merkezli düzen artık güvenilir bir referans üretmiyor. Normlara ve hukuka göre değil güç dalgalanmalarına göre hareket ediyor. Dolayısıyla Türkiye, güvenliğini, ekonomisini ve diplomatik yönelimini tek bir merkeze veya “NATO refleksine” bağlayan yaklaşımları terk etmelidir. Önceliğimiz, stratejik özerkliğin sözde değil, kurumsal ve maddi bir gerçekliğe dönüştürülmesidir. Savunmada dışa bağımlılığı azaltan milli kapasite, denizlerde ve havada caydırıcılığı artıran mavi vatan eksenli bir duruş ve kriz anlarında dış baskıya açık olmayan karar mekanizmaları hayati önem taşır. Diğer yandan ekonomi ve finans kapital alanlar şantaj alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Borçla büyüme yerine üretim, enerji ve lojistikte bölgesel merkez olma hedefi; alternatif ödeme sistemleri, yerel para kullanımı ve altın temelli rezerv çeşitlendirmesiyle desteklenmelidir. Dış politikada, Türk jeopolitiği merkeze alınarak ne “Batı’ya teslimiyet” ne de “tepkisel kopuş” yaşanmadan çok yönlü, dengeci ve ilkesel bir hat izlenmelidir. Ukrayna’dan Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan sahada Türkiye, askeri gücünü hukuki meşruiyet ve diplomatik esneklikle birlikte kullanmalı; arabuluculuk ve bölgesel düzen kurucu rolünü güçlendirmelidir. Devlet aklı kısa vadeli taktik kazançlar yerine uzun soluklu jeopolitik dayanıklılığı hedeflemelidir. Gücün çıplaklaştığı bir dünyada Türkiye’nin avantajı, gücü hukukla, coğrafyayla ve akılla dengeleyebilecek nadir ülkelerden biri olmasıdır. Böylesine bir konjonktürde Suriye’de denize çıkışı olan Kürt özerk bölgesinin oluşumuna her koşulda karşı çıkılması; Doğu Akdeniz ve Ege’de Mavi Vatan çıkarlarımıza aykırı oldu bittilere izin verilmemesi; KKTC’de federal çözüm dayatmalarına sadece dış cephede değil KKTC iç cephesinde de karşı çıkılması esas alınmalıdır. KKTC sadece orada yaşayan Türk soydaşlarımızın meselesi değil Toros Dağlarında yaşayan Yörüklerden, Trakya’daki çiftçiye kadar her Türk vatandaşının da meselesidir. Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye çalışan odak, neocon ve Siyonist etki alanındaki küreselci finans kapital yapıdır. Türkiye içinde bulunduğu ekonomik baskılar altında bağımlı olduğu bu yapıya direnmeli ve halkımıza bu yapıya direnmenin jeopolitik sonuçları anlatılmalıdır. Yoksa hiçbir çıkarımız olmadığı halde Baltık Hava Devriyesine NATO çıkarları için F 16 uçaklarımızı; ya da yine NATO çıkarları için Kuzey Atlantik ve Baltık Denizine gözbebeğimiz TCG Anadolu görev grubunu- tam da Yunan Dışişleri Bakanının Ege’de karasularını 12 mile çıkarma niyetini dile getirdiği bir ortamda- yollamak zorunda kalırız. Her iki görevin Türkiye ile Rusya arasında silahlı çatışma riskini sınırlarımızdan 3 bin mil ötede çıkarma riskinin büyüklüğü izahtan varestedir. Devletimizin her iki görevi de bölgesel konjonktürde yaşanan gelişmeler ( Karadeniz’de artan Ukrayna gemi saldırıları; Suriye’de İsrail ile artan tansiyon; Yunanistan’ın son açıklamaları; NATO’nun Grönland krizi nedeni ile varoluş nedenini sorgulaması vb ) nedenler ile iptal etmesi ve tahsis edilen kuvvetleri milli kontrole almasının gerekli olduğunu değerlendiriyorum.

Cem Gürdeniz

https://t.co/ee3OO17EdI