ABD’nin USS A. Lincoln uçak gemisi grubu muhripler ve denizaltılarla birlikte Umman Denizi–Arap Denizi hattında konuşlanmış durumda. Bu açık bir baskı ve çevreleme pozisyonudur. Ancak dikkat çekici olan, darbe grubunun Umman Dağları’nın güneyinde, İran ana karasına karşı doğal bir engelin ardında tutulmasıdır. Bu durum, ABD’nin saldırı niyeti kadar karşı saldırı riskini minimize etme kaygısını da açıkça ortaya koymaktadır. (Çok değil 8 ay önce ABD uçak gemisi USS Harry S.Truman, donanması olmayan Yemenli Husilerin füze ve SİHA saldırısı karşısında iki ayrı olayda tanesi 60 milyon $ olan 2 adet F18 uçağını denize düşürmüştü.)
Buna karşılık Akdeniz’deki tablo da alışıldık değil. Daha önce ABD veya İsrail’in İran’a yönelik ciddi bir askeri harekât ihtimalinde hem Akdeniz’de hem Arap Denizi’nde mutlaka ayrı ayrı uçak gemisi grupları konuşlandırılırdı. Bugün Akdeniz’de yalnızca 2 adet hava savunma muhribi bulunuyor. Bu eksiklik, ya siyasi kararın henüz alınmadığını ya da operasyonel yeteneklerin ciddi şekilde sınırlı olduğunu düşündürüyor.
Asıl kritik gelişme ise İran’ın Çin ve Rusya ile birlikte bu hafta sonu Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda ortak atışlı deniz tatbikatı yapacağını ilan etmesidir. Bu bu tatbikata Rusya ve Çin gemi ve uçak göndermekle Avrasyanın en önemli kapısının sadece İran’a bırakılmayacak kadar önemli olduğu mesajını vermektedir.
Buna benzer bir davranışı Venezuela’da göremediğimizi hatırlatırım. İki güç batı yarım küresinde ABD’nin etki alanında geri çekildiklerinin ve askeri bir tırmanmayı göze alamadıklarının mesajını o zaman vermişlerdi. Bu kez durum farklı . ABD’nin İran’a saldırması ve İran rejiminin yıkılarak İranda bir iç savaş ortamının ve parçalanmanın başlaması Rusya’nın güney Kanada’nın açılması ve Çin’in kuşak ve yol girişiminin büyük yara alması anlamına gelir. O nedenle iki ülkenin bu tatbikata katılması sadece operasyonel ve stratejik manevra değildir bu jeopolitik bir manevradır.
ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri harekâtta siyasi hedefi ise hâlâ net değildir. Rejim değişikliği artık gerçekçi bir seçenek değildir; iç olaylar bastırılmış, devlet kontrolü yeniden tesis edilmiştir. Nükleer kapasiteye yönelik bir saldırı ise Trump’ın 12–13 Haziran’da yaptığı “İran’ın nükleer kapasitesi yok edildi” açıklamasıyla çelişki yaratır. Dahası, böyle bir saldırının kısa sürede sonuçlanacağına dair hiçbir garanti yoktur.
Son çatışmalarda, özellikle 12 günlük savaşın son dört gününde İsrail’in İran füzeleri karşısında aldığı hasar ve hava savunma füze stoklarının hızla erimesi hatırlanmalıdır. ABD’nin başlatacağı bir harekât, askeri olarak mutlak bir üstünlük sağlamaktan ziyade, yüksek maliyetli ve belirsiz sonuçlu bir tırmanma riskini beraberinde getirecektir. Maliyet–fayda dengesi açık biçimde olumsuzdur.
Kısacası ABD caydırıcılık ile saldırı arasında kararsız bir hatta durmaktadır. İran ise Rusya ve Çin’i Körfez girişine taşıyarak oyunu genişletmektedir. Bu denge son derece kırılgandır. Yanlış bir hamle, yanlış bir temas veya kontrolsüz bir olay, tırmanma merdivenini hızla yukarı taşıyabilir. Piyasaların sert tepkisi de tam olarak bunu fiyatlamaktadır. Çin ve Rusyanın tatbikat kararı, piyasalardaki ani fiyatlamayı açıklamaktadır. Ham petrol oynaklık endeksinin son saatler içinde 50’nin üzerine çıkması ve WTI petrol fiyatının bir günde 5 dolar sıçraması tesadüf değildir. Bu ölçekte bir hareket, piyasada artık “olasılığın” değil, gerçek bir jeopolitik riskin fiyatlanmaya başlandığını gösterir. Bu kriz artık enerji arz güvenliği, Hürmüz Boğazı, küresel ticaret yolları ve finansal istikrarı aynı denklemde birleşmiştir. Bu nedenle yaşananlar kontrolsüz bir jeopolitik kırılmanın eşiğidir. Piyasalar bunu görmüştür. Sorun bu büyük riski ABD’deki İsrail ile Merz gibi Avrupalı Siyonistler görecek midir?
Cem Gürdeniz



