2050’den Türkiye’ye Bir Mektup

Sussaydınız Kaybederdik, Susmadınız O Yüzden Kazandık
Sevgili 2020’lerin insanları,
Sevgili atalarımız,
Sevgili cesur yürekler…
Size bu satırları 2050 yılından yazıyorum.
Belki bugün içinde bulunduğunuz karanlık, size çıkışsız bir tünel gibi görünüyor.
Belki “hiçbir şey değişmez” diyenlerin sesi, vicdanınızın sesinden daha gür çıkıyor.
Belki korku, ekmek kadar gerçek; yalnızlık, gece kadar uzun.
Ama bilmenizi isterim ki…
Biz bugün özgürsek,
Biz bugün başımız dik yaşıyorsak,
Biz bugün çocuklarımızı korkmadan yetiştirebiliyorsak,
Bu sizin sayenizde…
Evet.
Sussaydınız kaybederdik.
Susmadınız. O yüzden kazandık.
Korku ile Yönetilen Bir Ülke
Size tarih kitaplarımızın yazmadığı bir gerçeği anlatayım.
Bir ülke tanklarla, toplarla, silahlarla teslim alınmaz önce.
Bir ülke önce korkutulur.
İnsanların zihnine görünmez zincirler vurulur.
Konuşmadan önce etrafına bakmayı öğrenirler.
Düşünmeden önce susmayı…
İtiraz etmeden önce vazgeçmeyi…
İşte gerçek esaret budur.
Sizin yaşadığınız yıllar, tam da böyle yıllardı.
Kimse kimseye güvenemiyordu.
Herkes fısıltıyla konuşuyordu.
İnsanlar sosyal medyada bile kendi kendine sansür uyguluyordu.
Gazeteciler susuyor, akademisyenler geri çekiliyor, gençler bavul topluyordu.
Korku bulaşıcıydı.
Ve korku, iktidarların en sevdiği silahtı.
Çünkü korkan insan itaat eder.
Korkan insan soru sormaz.
Korkan insan, haksızlığı görse bile başını çevirir.
Korku iktidarları tam da bunu ister.
Sessiz bir toplum.
Çünkü sessizlik, zalimin en büyük müttefikidir.
Ama Sonra Bir Şey Oldu
Bir gün birileri ayağa kalktı.
Bir lider değil.
Bir kahraman değil.
Bir kurtarıcı hiç değil.
Sıradan insanlar…
Öğretmenler.
Mühendisler.
Çiftçiler.
Öğrenciler.
Anneler.
Babalar.
Yani siz.
Bir gerçeği fark ettiniz:
Cumhuriyet bir yönetim şekli değildi sadece.
Bir ahlaktı.
Bir bilinçti.
Bir yurttaşlık sorumluluğuydu.
Ve Cumhuriyet, seyirci kalınarak korunamazdı.
O gün şunu anladınız:
“Birileri gelsin bizi kurtarsın” diye beklemek,
aslında teslim olmaktı.
Atatürk’ün vasiyetini hatırladınız.
Kurtarıcı beklememeyi.
Kendi kaderinizi kendi ellerinizle yazmayı.
Cesaret Nedir Biliyor musunuz?
Biz 2050’de çocuklarımıza cesareti şöyle anlatıyoruz:
Cesaret, korkmamak değildir.
Korkmana rağmen geri adım atmamak demektir.
Siz korkuyordunuz.
İşinizi kaybetmekten…
Dışlanmaktan…
Fişlenmekten…
Yalnız kalmaktan…
Ama yine de konuştunuz.
Yine de yazdınız.
Yine de itiraz ettiniz.
Yine de sandığa gittiniz.
Yine de haksızlığa “hayır” dediniz.
İşte bu yüzden kazandık.
Çünkü korku iktidarları, cesur toplumlar karşısında uzun süre yaşayamaz.
Sessiz Kalsaydınız Ne Olurdu?
Bunu size acı bir ihtimal olarak anlatayım.
Biz tarih derslerinde bir simülasyon izledik.
“Eğer 2020’lerin insanları susmaya devam etseydi ne olurdu?” diye.
Karanlık bir gelecek çıktı karşımıza.
Bilim gerilerdi.
Eğitim çökerdi.
Laiklik aşınırdı, aşınırdı ve sonunda suç olurdu.
Hukuk tamamen siyasetin oyuncağı olurdu.
Gençler ülkeyi terk ederdi.
Ülke, ekonomik olarak başkalarına bağımlı bir pazar haline gelirdi.
Bir millet, yavaş yavaş kimliğini kaybederdi.
Yani zincir görünmez olurdu ama esaret gerçek olurdu.
Buna “modern sömürge” diyor tarihçiler.
İşte siz buna izin vermediniz.
En Büyük Devrimi Ne Zaman Yaptınız Biliyor musunuz?
Sokaklarda değil.
Zihinlerinizde.
Bir gün şunu dediniz:
“Devlet benim. Cumhuriyet benim. Bu ülke benim sorumluluğum.”
O gün her şey değişti.
Artık:
• Oy vermek bir ritüel değil, bilinçti.
• Vergi vermek bir zorunluluk değil, ortaklık bilinciydi.
• Eleştirmek ihanet değil, yurttaşlık görevi oldu.
• Hukuk talep etmek lüks değil, hak oldu.
Demokrasi kültürü içselleşti.
Ve sahtekârlar ilk kez korktu.
Çünkü örgütlü halktan daha güçlü hiçbir şey yoktur.
Atatürk’ü İlk Kez Gerçekten Anladınız
Daha önce onu seviyordunuz.
Saygı duyuyordunuz.
Anıyordunuz.
Ama o yıllarda ilk kez anladınız.
Onun neden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” dediğini…
Neden “tam bağımsızlık” dediğini…
Neden bilimi pusula yaptığını…
Çünkü bağımlı bir milletin onuru olmaz.
Bağımlı bir ekonominin demokrasisi olmaz.

Bağımlı bir zihnin özgürlüğü olmaz.
Bunu kavradığınız gün, aslında ikinci Cumhuriyet devrimini yaptınız.
Silahsız. Kansız. Ama köklü.
Bir bilinç devrimi.
Bizim Türkiye’miz Nasıl mı?
Size biraz 2050’yi anlatayım.
Üniversiteler özgür.
Bilim insanları dünyayla yarışıyor.
Tarımda kendine yeten bir ülkeyiz.
Teknoloji üretiyoruz.
Gençler gitmek için değil, gelmek için bavul topluyor.
Mahkemeler tarafsız.
Basın korkmuyor.
Hiç kimse düşüncesini söyledi diye tutuklanmıyor.
İnsanlar birbirini kimliklerle değil, insanlıkla değerlendiriyor.
Ve en önemlisi…
Kimse “acaba konuşsam başıma iş gelir mi?” diye düşünmüyor.
Biliyor musunuz bu ne demek?
Gerçek özgürlük.
Ve bu mucize değil.
Bu sizin attığınız temellerin sonucu.
Çünkü Bir Gün Şunu Dediniz
“Bu ülke bize miras değil, emanettir.”
Emanet korunur.
Emanet için bedel ödenir.
Siz bedel ödediniz.
Kimileriniz işini kaybetti.
Kimileriniz yargılandı.
Kimileriniz yalnız bırakıldı.
Kimileriniz korktu.
Ama vazgeçmediniz.
İşte biz, o vazgeçmeyişin çocuklarıyız.
Son Bir Şey Söylemek İstiyorum
Bugün belki kendinizi küçük hissediyorsunuz.
“Ben neyi değiştirebilirim ki?” diyorsunuz.
Ama bilin ki tarih tek bir kahraman tarafından yazılmaz.
Tarih, milyonlarca sıradan insanın küçük ama kararlı adımlarıyla yazılır.
Bir öğretmenin doğruyu anlatmasıyla…
Bir gencin haksızlığa itiraz etmesiyle…
Bir annenin çocuğunu özgür yetiştirmesiyle…
Bir yurttaşın oyuna sahip çıkmasıyla…
İşte böyle.
Devrimler bazen sessiz olur.
Ama etkileri yüzyıllar sürer.
Size Borçluyuz
Bugün bizler özgürce yaşıyorsak,
başımız dik yürüyorsak,
çocuklarımız korkmadan hayal kurabiliyorsa…
Bu sizin cesaretiniz yüzünden.
Önünüzde saygıyla eğiliyoruz.
Ve size söz veriyoruz:
Bir gün aynı karanlık yeniden yaklaşırsa…
Birileri bu milleti yeniden Orta Çağ’a hapsetmeye kalkarsa…
Birileri özgürlüğümüze el uzatırsa…
Biz de susmayacağız.
Emir beklemeyeceğiz.
Derhal ayağa kalkacağız.
Tıpkı sizin yaptığınız gibi.
Atatürk’ün ışıklı yolunda,
bilimin rehberliğinde,
Cumhuriyet’in ahlakıyla…
Gerekirse bedel ödeyeceğiz.
Çünkü siz bize şunu öğrettiniz:
Özgürlük bedelsiz kazanılmaz.
Ama bedeli ödenmiş özgürlük, sonsuza kadar yaşar.
Teşekkür ederiz.
Bizi kurtarmadığınız için…
Bizi kendimize bıraktığınız için…
Bize cesur olmayı öğrettiğiniz için…
Sussaydınız kaybederdik.
Susmadınız. O yüzden kazandık.
Minnetle.
Gururla.
Ve söz vererek…
2050’nin özgür Türkiye’sinden torunlarınız.
Ne mutlu Türküm diyene.


Ünal GÜL