CUMHURİYET TARİHİNİN ÖNEMLİ VE TARTIŞMALI OLAYLARI-2

DERSİM HAREKATI

Cumhuriyet tarihimizin önemli ve tartışmalı olaylarını irdelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. 
 
2. Dersim Harekâtı (1937–1938)
 
Dersim olayları, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı başlıklarından biridir. Devletin bölgeye yönelik “asayiş ve merkezileşme” amaçlı politikaları çerçevesinde gerçekleştirilen askerî harekât, bölgede büyük yıkımlara, zorunlu göçlere ve sivil kayıplara yol açmıştır. Harekâtın niteliği, amacı ve sonuçları hem akademik hem siyasi düzeyde farklı yorumlara konu olmaya devam etmektedir. Özellikle son yıllarda devlet arşivlerinin kısmen açılmasıyla birlikte tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır.
 
Dersim harekâtı doğal olarak durup dururken yapılmamıştır. Dersim’de (Tunceli, Erzincan, Elazığ, Sivas, Malatya ve Bingöl illerinin bir kısmı) 1937-1938 yıllarında Türk Hükûmetiyle bazı Dersim aşiretleri arasında bölgenin hâkimiyeti ile ilgili çıkan anlaşmazlıklar sonucu literatürde Dersim İsyanı olarak adlandırılan  ayaklanma ve isyan patlak vermiştir. Aşiretlerin isyanı sonucunda mutlak devlet hâkimiyetini sağlamak için Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından aşiretler üzerine düzenlenen harekât ise Dersim Harekâtı alarak bilinmektedir. Bölgedeki isyancıların önemli kısmını 1920’de Sivas’ın Zara ve İmranlı ilçelerinden gelerek bölgeye sığınan isyancılar oluşturuyordu. (Nazmi Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar: Coğrafya-Tarih-Hukuk-Folklor-Teogoni, Kalan Yayınları, Ağustos 1999)
 
Dersim İsyanı bir yanıyla Koçgiri isyanının devamı niteliğindedir. Koçgiri İsyanının bastırılmasından sonra Sivas’ın Zara ve İmranlı ilçelerinden Dersim’e gelen isyancılar bölgede bir örgütlenme çabasına girmiş ve isyanından kaçan bin kadar silahlı isyancı, mıntıkaya bir isyan havası getirmiştir. (Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Geliştirilmiş Yeni Basım (İlk baskı: Roja Nû Yayınları, İsveç, 1987)
 
Bölge gerek coğrafi yapısı gerekse merkeze uzaklığı nedeniyle merkezî otoritenin tam sağlanamadığı, ağalık tarzı feodal bağların kuvvetli olduğu bir yapıdaydı. Bu açıdan Osmanlı döneminde de bölgede pek çok ayaklanma yaşanmıştır. Dersim ayaklanmaları olarak adlandırılan, bölgedeki isyanlar arasında Osmanlı dönemindeki son isyan, I. Dünya Savaşı sırasında 1916 yılında meydana gelmiştir. 
 
1920’lerin ikinci yarısından sonra Dersim bölgesini tanımaya yönelik pek çok rapor hazırlanmıştır. Özellikle Hamdi Bey’in 2 Şubat 1926 tarihli raporu, “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükûmeti Cumhuriyet için bir çibandır. Bu çiban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi (genellikle bir şeyin mümkün olup olmadığını veya olası bir durumu ifade etmek için kullanılır) önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir” tespitiyle başlıyordu.1920’lerin ikinci yarısından sonra Dersim bölgesini tanımaya yönelik pek çok rapor hazırlanmıştır. Özellikle Hamdi Bey’in 2 Şubat 1926 tarihli raporu, “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükûmeti Cumhuriyet için bir çibandır. Bu çiban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir” tespitiyle başlıyordu. (Du
dak uçuklatan Dersim belgeleri Haberi) Daha sonra İsmet İnönü, Genel Müfettiş Cemal Bardakçı ve Fevzi Çakmak arka arkaya aynı konuda raporlar hazırlamıştır. 
Raporlarda en çok üzerinde durulan noktalar ise, aşiretlerin birbiriyle olan ilişkileri, hangi aşiretin hangi dili (Zazaca, Türkçe) konuştuğu, aşiret yapıları, Dersimlilerin gelenek ve görenekleri, aşiretlerin coğrafi sınırları ve nüfuzları, Dersim’in stratejik noktalarıdır.  
 
Bölgede otoriteyi sağlamlaştırmak amacıyla TBMM 25 Haziran 1927 tarihli ve 1164 sayılı Umumi Müfettişlik Teşkiline Dair Kanunu çıkardı. Bu kanuna göre kurulan umumi müfettişliklerin geniş yönetsel, askerî ve yargısal yetkileri vardı. 1 Ocak 1928 tarihinde Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Bitlis, Van, Hakkâri, Siirt ve Mardin illerini kapsayan ve merkezi Diyarbakır’da bulunan Birinci Umumi Müfettişlik kuruldu. 
 
25 Aralık 1935 tarihinde, 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı ve 4 Ocak 1936 tarihinde Dersim Vilayeti’nin adı Tunceli Vilayeti oldu. (Hür, Ayşe (16 Kasım 2008). “1937-1938’de Dersim’de neler oldu?)
 
Merkezi Edirne’de bulunan ve Trakya Bölgesinden sorumlu 2. ve Merkezi Erzurum’da bulunan Doğu Anadolu Bölgesinden sorumlu 3. Umumi Müfettişliklerin kurulmasının ardından 6 Haziran 1936 tarihinde Dersim Bölgesini (Tunceli, Elazığ ve Bingöl) kapsayan ve merkezi Elazığ’da bulunan Dördüncü Umumi Müfettişlik kuruldu. Umumi müfettişliğe bazı kesimlerce “Dersim Kasabı” olarak adlandırılan Korgeneral Abdullah Alpdoğan atandı. (Çem, Munzur (2011). Dêrsim Merkezli Kürt Aleviliği: Etnisite, Dini İnanç, Kültür ve Direniş (2 bas.). İstanbul: Vate Yayıncılık. ss. 431-432.) (Dersim cellatları ilk kez konuştu! | Haber | Siyaset Haberleri)
 
Dördüncü Umumi Müfettişliğin başına getirilen Korgeneral Abdullah Alpdoğan, mahkeme kararlarını imzalamaya, düzeni ve güvenliği sağlamak açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye ve il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. (Dersim 1938’e Dair “Yeni” Belgeler, Bilgiler – 2) 
 
7-22 Aralık 1936 tarihinde Ankara’da İçişleri Bakanı Şükrü Kaya başkanlığında “Umumi Müfettişler Toplantısı” düzenlenir. Bu toplantıda Dördüncü Umumi Müfettişi Abdullah Alpdoğan’da bir konuşma yapar.
 
Konuşmanın bu bölümü, Tunceli’ye yapılacak bir hareketin gerekçelerini anlatıyor:
 
“İşe başladığım zamana kadar Dördüncü Umumi Müfettişlik mıntıkasında can ve mal emniyeti yoktu. Çünkü gerek Bingöl vilayetinde ve gerekse Tunceli vilayetinde silahlı çapul kolları gezer, halkı ve köyleri vurur, bu kollar Erzurum, Erzincan, Muş gibi yakın vilayetler mıntıkasına geçerek, oradan aldıkları yardımcılarla birlikte, yolları keser, adam öldürür, köy, ağıl, değirmen, karakol basar, davar, eşya, para çalarlar idi.  Yabancı memleketlerden ve yakın vilayetlerden bizim mıntıkaya gelmiş bazı insanlar, halkı devletin aleyhine ayaklanmaya ve silah kullanmaya teşvik ederlerdi. Mıntıkanın asayiş ve emniyet manzarası da budur. (Umumi müfettişler toplantısında General Alpdoğan’ın yaptığı konuşma • Dersim Gazetesi)
Tunceli Yasası’nın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı ve hükûmet otoritesi kurulamadı.
 
Alternatif tarihçiler olayların başlamasını farklı versiyonlarıyla bir “tecavüz” eylemine bağlar. Olayların yaşandığı bölgelerden biri olan ve günümüzde Tunceli iline bağlı Demirkapı köyünde (Eski adı Hıç) doğup büyüyen Şair Emirali Yağan’ın ve isyancılar arasında yer alan Nuri Dersimi’nin anlatılarına göre Dersim’in Yusufan Aşiretinin silahlarını toplamaya gelen bir grup asker, oradaki bir kadına tecavüz eder. Eski milis komutanı olan Kamer Ağa olaya karışan askerin kendisine teslim edilmesini veya cezalandırılmasını ister. Teslim edilmeyince, bir grup hırsını Harçik köprüsünü yakarak çıkarır. (Dersim 1938 ve Hacı Hıdır Ataç’ın Defteri) Benzer konuda bir diğer hikâye de şöyledir. Kamer Ağa’nın Köyü olan Uhundu’ya (Kayıtlarda bu isimde bir köy yok) karakol kurmak üzere başlarında genç bir subay bulunan bir grup asker gelir. Aç ve yorgun olan askerleri Mehmet Ali (Menteş) evinde konuk eder. Menteş’in genç ve güzel karısı Fatma’ya genç subay Menteş içerideyken tecavüzde bulunuyor. (Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Geliştirilmiş Yeni Basım (İlk baskı: Roja Nû Yayınları, İsveç, 1987) (Dersim 1938 ve Hacı Hıdır Ataç’ın Defteri 
 
Gerçekte olay çarpıtılmış ve abartılmış yaygın bir iddiadan ibarettir. Emirali Yağan’ın iddialarını destekleyecek tek bir bilimsel ya da akademik yayın mevcut değildir. Bu ve benzeri iddialar genellikle kendi tezlerini güçlendirmek amacıyla Ermeni ve bölücü Kürt yayınlarında yer almaktadır. Esasen olay Dersim’deki aşiretler arasında yaşanan çatışmalardan biri olarak değerlendirilmektedir. Olay, askerlerin kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere bölgede uyguladığı şiddetten kaynaklanan bir durum olmalıdır. Ancak ne yazık ki bu olayların tümü, askerlerin haksızlıkları ve şiddet uygulamaları ile ilişkilendirilmiştir. 
 
Dersim’de yoğun bir feodal yaşam tarzı ve aşiret sistemi olduğundan dolayı devlet otoritesi sözü edilen aşiret liderlerinin şeyhlerin ağaların ve seyitlerin nüfuzunu kırmak için topyekûn bir mücadeleye girişmişti. Bu mücadelede devleti Dersim’e getirecek yollar köprüler yapılmaya çalışılırken bir taraftan da askerî olarak bölgeyi güçlendirmek amaç edinilmişti. Nuri Dersimi, eserinde aşiret liderlerinin bu idare şeklinden rahatsız olduklarını ve bazı aşiretlerin zaman zaman bir araya gelerek bu durumdan kurtulma çareleri aradıklarını birbirleriyle anlaşma yollarına gittiklerini ve hatta Seyit Rıza ve birkaç aşiretin anlaştığını, bunu kamuoyuna ve dış ülkelere duyurma görevinin de Dersimi’ye verildiğini bu gelişmeler yaşanırken de Ermenilerin bölgede uzun zamandır propaganda yaptıklarını yazmaktadır.
 
 Nitekim çeşitli asayiş raporlarında bu aşiretlerin 1930’lardan beri bir örgütlenme amacıyla aralarındaki kan davası gütmeye ara verdiklerini görüyoruz. 1933 tarihli bir başka asayiş raporunda ise Maksutuşağı Aşireti Reisi Kasımoğlu Munzur Ağa’nın Seyit Rızaya geldiği Seyit Rıza’nın Kiğı ve Mazgirt’in Kureşanlı Aşiretleri ile barıştığına dair bilgiyi Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Başvekâlete verdiği şifreden öğreniyoruz. 
 
Yine 1933 Aralık tarihli Elâzığ Vali Vekili Hilmi Bey tarafından yazılan bir başka belge ile Maksutuşağı Aşireti Reisi Kasım oğlu Munzur Ağa’nın Seyit Rıza’nın yanına geldiği ve Seyit Rıza’nın Kiğı Mazgirt Kureşanlı Aşireti ile barıştığı teyit edilmiştir. Devlet yandaşlığı düşüncesine genel olarak mesafeli duran ve Devlet görevlilerinin raporlarında da sık sık ismini andıkları Seyit Rıza 1917’de Erzincan’ın kurtuluşu sırasında Dersim’de lider olarak benimsenmiş, manevi ve maddi otoritesi kabul edilmişti. Seyit Rıza hem ağa hem de seyit olması nedeniyle bölgenin tek hâkimi konumundaydı.
 
Bu durum resmî otoritenin hoşuna gitmiyordu. Nitekim Naşit Hakkı Uluğ 1925-1928 yılları arasında bölgeye yaptığı ziyaretlerde Seyit Rıza’nın gücünü kavramıştı. “Bu adam Dersim’in karanlık vicdanında bir urdur. Seyit Rıza varken bunların ne Türklüğü ne insanlığı kalır.” Diyerek bölgedeki asıl tehlikenin Seyit Rıza olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Abbasan Aşireti’nin liderliğinde 24 Mart 1937 tarihinde Sin Karakolu’na saldırı düzenlenmiştir. Bu tarihten tam bir ay sonrasına kadar karakoluna tacizler devam etmiş ve bunun sonucunda hükümet sert tedbirler almaya yönelmiştir. (tar201512b6cd2.pdf)
 
27 Mart 1937 tarihinde Dersim-Erzincan yolundaki bir köprü Haydaran ve Demanan aşiretleri tarafından yakılır. Diğer Türk Birlikleri ile bağlantı kurulmasın diye Dersimli gruplar tarafından bölgenin telefon hatları kesilir. Jandarma birliklerine pusu kurulur.
 
1937 Nisan ayında Rızan, Haydaran, Yusufan, Kureyşan, Abbasuşağı, Bahtiyaruşağı Aşiretlerinin reisleri ve Seyit Rıza bir araya gelerek “Hükümet bizi askerle ıslah etseydi çoktan başlamıştı. Asker gönderemez diğer işlerle meşguldür” diyen liderler hükümete bir ültimatom göndermişlerdir.
 
Bu ültimatoma “karakol yapmayacaksınız, köprü kurmayacaksınız, kaza ve nahiye kurmayacaksınız, silahlarımıza dokunmayacaksınız, vergilerimizi pazarlık usulü vereceğiz” şartları asiler tarafından hükümete koşulan şartlar arasındadır
 
Ermeni Tehciri sırasında da bazı Dersimli Alevi Zaza aşiretler, Dersim Ermenilerini Osmanlı hükûmetine teslim etmeyi reddetmiş ve Ermeni kaynaklarına göre 20.000 ile 36.000 arasında Ermeni’nin, Nuri Dersimi’nin anılarında yazdığına göre binlerce savunmasız Ermeni ailesinin güvenli olarak kaçmasını sağlamışlardır. Taner Akçam gibi bazı tarihçilere göre, Dersimlilerin 1915 Ermeni Kırımı sırasında takındıkları tutum onların imhasında ayrı bir rol oynamıştır. Taner Akçam bununla da kalmıyor ve Dersim Harekâtında zehirli ve boğucu gaz kullanıldığını, bu gazların Almanya’dan satın alındığını, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “boğ onları, göm onları oh oh oh” diye Alpdoğan Paşa’ya mektup yazdığını iddia ediyor ve Hasan Saltık Arşivinden aldığını ileri sürdüğü bazı belgeleri yayınlıyor. Düşünsenize Devletin Arşivlerinde olmayan belgeler Hasan Saltık Arşivinde! Hasan Saltık kim mi? Kalan Müzik’in kurucusu. Ancak Akçam’ın bu iddialarına tarihçi Ayşe Hür tarafından ciddi bir itiraz geliyor. Ayşe Hür her iki arşivdeki belgelerin “iktidara yakın bir mahfil tarafından üretilen bir dizi sahte belge” olduğunu iddia ediyor. Ayşe Hür yıllardır okuduğum, izlediğim bir tarihçi. Başlangıçta resmî ideolojiyi benimsemiş bir T.C. subayı olduğum için okuduklarım çok can sıkıcıydı. Ama yazıları sağlam, kusursuz ve belgeye dayalı olduğu için kendisini onaylamasam da inanıyordum. Yani bu durumda Ayşe Hür’ün doğru söylediğine inanıyorum. Bütün yazılarını ve kitaplarını okuyorum. 
 
İsyancılar, Şeyh Hasan aşiretine mensup olan Abasan Aşireti reisi Seyit Rıza önderliğinde birleşip, askere gitmek ve vergi vermek istemeyen diğer aşiretlerce de desteklenenince yaklaşık 6.000 kişilik bir grup isyancılara katılmıştır (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1923-2000, Cilt I (1923-1940), Yapı Kredi Yay., İstanbul, 2006, s. 277.)
Sahada bulunmayan İhsan Sabri Çağlayangil’in bir ifadesine göre, 1937 yılında Atatürk Singeç Köprüsü’nün açılışını yapmak üzere Dersim’e gelecekti. Bu köprünün bir ucunda güvenliği sağlamak amacıyla bir askeri karakol bulunuyordu. İsmail Hakkı adlı bir teğmenin komutasındaki karakola isyancılar tarafından saldırı düzenlendi. Karakol yakıldı ve 33 askerin tümü öldürüldü. ( İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım)
 
 14 Haziran 1937 tarihli meclis konuşmasında, İsmet İnönü; bölgeyi medenileştirmek ve geliştirmek için büyük uğraşlar yapıldığını fakat bölgede güçlü olan birtakım aşiretlerin, hükûmetin bu programına direniş gösterdiğini ifade etmiş, bölgede askerî tedbir almanın bir zorunluluk haline geldiğini belirtmiştir. 18 Eylül 1937 yılında yaptığı açıklamada ise, biri subay olmak üzere, 30 askerin hayatını kaybettiğini, 51 kişinin yaralı olduğu, 265 isyancının öldürüldüğünü, 849 kişinin ise güvenlik güçlerine teslim olduğunu belirtmiştir. (Arka Plan Teröre Yön Verenler. Kürt İsyanları ve Yabancı Tahrikleri. Remzi Kitabevi. Nisan 2016. s. 424.) İnönü’nün gerçek rakamları gizlediğini düşünenler olabilir. Normaldir. Harekata “Katliam” diyen bir Başbakanın yönetimindeki İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, 1937’de bin 737 kişinin öldüğünü belirtirken, 1938’de ise 6 bin 868 kişinin öldüğünü bildirdi. (Dersim’de kaç kişi öldü?) E hani DEM ve selefleri, Agos, “soykırım” söylemcilerinin verdiği on binlerce ölü nerede? Yani her zaman olduğu gibi gerçek iki kutbun söylediğinin arasında. 
 
Önemli ve Tartışmalı Hususlar
 
    • Katliam iddiacıları Dersim Harekatının Cumhuriyet Hükümeti tarafından planlanmış kasıtlı bir kırım ve sürgün olduğunu ileri sürerken anılar ve söylentiler dışında birinci derece niteliğinde hiçbir belge sunamamaktadır. Resmî belgeler ise tarih boyunca merkezi otoriteye karşı çıkan bir vatan parçasında huzur ve istikrarın sağlanmasına yönelik meşru bir harekât olduğunu göstermektedir.  
 
    • General Abdullah Alpdoğan’ın düzenlediği ilk harekât başarısızlıkla sonuçlandı. Aşiretler ise bunun verdiği moralle tamamen silahlandı. Bu yüzden isyanı bastırmak iyice zorlaştı ve Hükümet güçlerinin kullandığı şiddet arttı.
 
    • 17 Kasım 1937 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk, Diyarbakır’dan Elâzığ’a geldi ve Tunceli’nin Pertek kazasına geçerek Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılış törenine katıldı. 
 
    • Ancak olaylar durulmadı ve 1938’de Kureyşan aşireti intikam için diğer aşiretleri silahlanmaya davet etti.
 
    • Başbakan Celâl Bayar Dersimli isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Dersim Harekâtı (2 Ocak- 7 Ağustos 1938) başlatıldı.
 
    • Muhsin Batur, Dersim semalarında yaklaşık iki ay görev yaptı. Fakat hatıralarında okurlarından özür dileyerek hayatının o bölümünü yazmayacağını açıkladı. (Muhsin Batur, Anılar, Görüşler, Üç Dönemin Perde Arkası, Milliyet Yayınları, 1985, s. 25) İsyana katılanlardan veteriner Nuri Dersimi, Türk hava birimlerinin zehirli gaz bombası attığını aktardı. Sabiha Gökçen ise, olaylarla ilgili olarak 1956 yılında Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda; “Canlı ne görürseniz ateş edin! emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” demiştir. Rahmetli ilk eşimin babası, Sabiha Gökçen’in uçuş hocası da olan Hava Pilot Yarbay Eşref Ergintav fiili olarak Dersim Harekatına katılmış. Dersim ile ilgili olarak “biz kadife eldiven giymiş demir yumruktuk” tabirini kullanırmış ve olaydan söz açıldığında gözleri dolarmış. 
 
    • Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, Dersim Harekâtı ve sonuçları hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı bir araştırma olarak nitelendirilen Dersim 1938 ve Zorunlu İskân adlı kitabında, isyanın açıkça kışkırtılarak çıkarıldığını, Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine uğradığını, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir.
 
    • Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda kadın ve çocuklar dahil olmak üzere insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiğinin yazıldığı ileri sürülmekte ancak bu iddiaları kanıtlayacak herhangi bir belge bulunmamaktadır. Esasen gaz kullanıldığını iddia edilen ifadeler askeri yazışma usullerine aykırıdır, bir subayın böyle bir ifade kullanması mümkün değildir. 
 
Devam edeceğiz.
 
Temel Er Ersoy