GÜÇ, ŞANTAJ VE HAFIZA: TARİHİN UYARISI

Dünya zor bir dönemden geçiyor. Savaşlar, ekonomik krizler, bölgesel gerilimler ve giderek sertleşen siyaset dili, insanlığa şu soruyu yeniden sorduruyor: Bu gezegeni kim yönetiyor ve hangi ahlaki sınırlar içinde?

Tarih bize şunu gösterir: Gücünü korkudan, manipülasyondan ve gizli dosyalardan alan yönetimler uzun ömürlü olmaz. İnsanlık, er ya da geç, bugünün kibirli, hesap vermeyen ve kendini hukukun üstünde gören liderlerinden kurtulur.

UNUTULAN TARİH: TÜRK–YAHUDİ DAYANIŞMASI

Türkler ve Yahudiler arasındaki ilişkiler, çatışmadan çok koruma ve dayanışma üzerine kuruludur. İspanya Engizisyonu’ndan kaçan Yahudiler Osmanlı topraklarında güven bulmuş, Kanuni Sultan Süleyman döneminde bu koruma kurumsal bir güvenceye dönüşmüştür.

1821 Mora olaylarında Yahudiler, Türklerle birlikte hedef alınmış, ortak acılar yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Behiç Erkin, birçok Yahudi’nin Nazi ölüm makinelerinden kurtarılmasını sağlamıştır.

1948’de İsrail kurulduğunda, onu ilk tanıyan ülkelerden biri yine Türkiye olmuştur.

Bu tarihsel gerçekler, halklar arasında düşmanlık değil, karşılıklı güvenin mümkün olduğunu açıkça ortaya koyar.

BUGÜNÜN SORUNU: HALKLAR DEĞİL, GÜÇ SİYASETİ

Bugün yaşanan gerilimler, halkların değil, iktidarların politikalarının sonucudur. Bölgesel rekabet, Doğu Akdeniz’de kurulan askeri bloklar ve geliştirilen stratejik ortaklıklar, kısa vadeli çıkar hesaplarının ürünüdür.

Ancak tarih şunu defalarca kanıtladı: Güven yerine kuşku üzerine kurulan ittifaklar, er ya da geç kırılmaya mahkûmdur.

EPSTEİN DOSYALARI: GÜCÜN KARANLIK YÜZÜ

Küresel sistemin ahlaki krizini simgeleyen olaylardan biri de Jeffrey Epstein skandalıdır. Epstein’ın ağı, siyaset, finans, medya ve bazı elit çevrelere kadar uzanan bağlantılar içeriyordu. Bu ağın tam kapsamı hiçbir zaman tamamen aydınlatılamadı.

Bugün asıl sorulması gereken soru şudur:

Bu dosyalar neden hâlâ tam anlamıyla açıklanmadı?

Kimler korunuyor?

Ve bu tür bilgiler küresel güç mücadelesinde bir baskı aracı olarak mı tutuluyor?

Bu sorular, yalnızca tek bir ülkeyi değil, küresel güç yapısının doğasını ilgilendirir.

GÜÇ VE SİYASİ MANİPÜLASYON

Orta Doğu siyasetinde uzun süredir belirleyici bir aktör olan Benjamin Netanyahu, güvenlik söylemi ve kriz yönetimi üzerinden güç konsolidasyonu yapan liderlerin dikkat çekici örneklerinden biri olarak görülmektedir.

Uluslararası siyasette istihbarat, dosyalar ve kişisel zafiyetlerin zaman zaman diplomatik baskı unsuru olarak kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Ancak bu durumun kapsamı ve yöntemleri çoğu zaman kamuoyunun erişemediği alanlarda kalmaktadır.

Sorun burada başlar: Şeffaflığın olmadığı yerde demokrasi zayıflar, korku siyaseti güçlenir.

Bu çerçevede, İsrail gelinen noktada yöneticilerinin uyguladığı insanlık dışı politikalarından en kısa zamanda vazgeçmezse, birçok stratejistin ifade ettiği gibi, uluslararası meşruiyetini hızla aşındıran, “yaşayan ölü” ya da bir tür “zombi devlet” konumuna sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bunun olmaması için yapılması gerekenler bellidir: Uluslararası hukuk, sivillerin korunması, şeffaflık ve diplomasi temelinde bir politika değişikliği.

MEDYA VE ALGI YÖNETİMİ

Bugünün dünyasında savaşlar yalnızca sahada değil, bilgi alanında da yürütülüyor. Büyük sermaye ve siyasi güç merkezleriyle iç içe geçmiş medya yapıları, kamuoyunu yönlendirme kapasitesine sahip.

Eğer toplumlar bilgi tekellerinin dışına çıkamazsa, gerçekler değil, anlatılar yönetir dünyayı.

Bu da barışın değil, sürekli krizlerin sistemini üretir.

LAİK VE HESAP VEREBİLİR YÖNETİMLERİN ÖNEMİ

Tarih açık:

Dini veya ideolojik mutlaklık üzerine kurulu yönetimler çatışma üretir.

Laik, hukuk temelli ve hesap verebilir sistemler ise birlikte yaşamı mümkün kılar.

Sorunlar ancak sağduyu, diplomasi ve karşılıklı saygıyla çözülebilir. Güç gösterileri ve korku politikaları ise yalnızca yeni krizler doğurur.

TARİHİN UYARISI

Bugün bazı liderler, geçmişin unutulduğunu sanabilir. Halkların hafızasının kısa olduğunu düşünebilir. Ancak tarih sabırlıdır.

Türkler ve Yahudiler arasındaki yüzyıllara dayanan dayanışma mirası, bugünün siyasi gerilimlerinden çok daha güçlüdür. Bu miras, düşmanlık üzerine kurulan politikaların ne kadar geçici olduğunu hatırlatır.

Halklar kalıcıdır. İktidarlar değil.

Ve dünya, er ya da geç, gücünü korkudan, gizli dosyalardan ve manipülasyondan alan yönetim anlayışlarını geride bırakacaktır.

Çünkü barış, korkuyla değil; şeffaflık, adalet ve ortak hafızayla kurulur.


Ünal GÜL