Tayfun Ahmet’in Zıpkını

Nihan motorunda Tayfun Ahmet ve Hüsamettin Özenç

On beş gün kadar önceydi, işlerden ve şehrin kaotik ortamından birkaç saatliğine de olsa Ada’mıza kaçtık ağabeyim Ozan’la. Varsın hava soğuk ve yağmurlu olsun. Memleket hasreti sardığında yüreğini saatler süren yollar vız gelir sevdalılara… Bazen üretemez ya insan, içimde yazamamanın sıkıntısı baş göstermişti uzunca bir süredir. Ada havası iyi geldi! Hayat gailesinden profesyonel iş yaşantımdan sebep adaya dair biriktirmeye devam etsem de sözcükler dökülemiyordu kâğıda bir türlü yaklaşık bir yıldır. Adalı Dergisi’ndeki makalelerime de ara vermiştim bu süre zarfında. Yaşadığım tüm olumsuzluklara rağmen hayat hep sürprizlere gebeydi. Tam moralimin dibe vurduğu dönemde öyle bir hikâye çaldı ki kapımı. İyi ki yaptım, iyi ki yazdım ve iyi ki tanıdım o güzel insanları dedirtti tüm yaşadıklarım…

Biz adalıların en sevdiği aydır Eylül. Tıpkı Alpay’ın şarkısındaki gibi tabiat çağırır bizi adanın kollarına. Sanıyorum Eylül’ün ikinci haftası bir ada dönüşünde SUFOD Sualtı Fotoğrafçıları Derneği’nin Başkanı değerli büyüğüm Ateş Evirgen beni telefonla arayarak; “Can dalgıç ve araştırmacı bir arkadaşımın Gökçeada ve Kılıç Avıyla ilgili bir çalışması var. Onunla tanışmanızı arzu ediyorum, senin yazdığın kitaptan da haberdar hatta konuyu bana açtığında söylediğim ilk şey mutlaka seninle tanışması gerektiği idi. O da demez mi elimde bahsettiğin arkadaşın kitabı var zaten diye…” Velhasıl Ateş Hoca’dan Yalçın Savaş’ın telefonunu almamla kendisini aramam bir oldu ve koyu bir sohbete daldık. Yalçın ağabey, Türkiye’de ve Gökçeada’da zıpkınla kılıç balığı avı tarihine dair bir araştırma yapmaktaydı ve Marmara Adası balıkçılarının Gökçeada’da ve Saroz Körfezindeki kılıç avlarına dair çeşitli sorular yöneltmişti. Aslında soruların büyük bir bölümünün cevapları İstinora Sabah Volisi kitabımın 263-326 sayfaları arasında bulunmaktaydı. Sohbetimizin ahengiyle kitaba yansıtamadığım bazı ayrıntıları da kendisiyle paylaşmıştım. Zafer Tosunoğlu ve Vahdet Ünal ile birlikte hazırladıkları “Gökçeada’da Zıpkınla Kılıç Balığı (Xiphias gladius) Avcılığı: Kültürel ve Ekonomik Bir Mirasın Sürdürülmesi” adlı makale 2-3 Ekim 2026 tarihleri arasında Türk Deniz Araştırmaları Vakfı TÜDAV’ın ‘Bütün Yönleriyle Gökçeada’[1] sempozyumunda ve bu sempozyum sonrasında yayınlanan kitapta[2] da yer almıştı.

Marmara Adası’nın yüz yıllık balıkçılık geçmişini anlatan İstinora Sabah Volisi[3] kitabı adalı balıkçı ailelerinin büyük bölümünü ve ada kültürünü yansıtsa da en büyük hedefi, gelecek kuşaklara bir zamanların adeta balıkçılık üssü konumundaki Marmara Adası’nın önemini aktarabilmek, balıkçılık hakkında bilimsel yayınlara kaynak teşkil edebilmekti. Yaklaşık on yıllık araştırma sürecinde çalışmama büyük katkıları olan ve maalesef geçtiğimiz şubat ayında aniden kaybettiğimiz Marmara Suürünleri Kooperatifi eski başkanı ve Balıkçı Reisi, Recep Engin Algan da, “Bu kitap çok değerli bir çalışma oldu Can, seni kutluyorum. Kıymeti ilerleyen yıllarda daha çok anlaşılacak, çok güzel bir iş çıkarttın eline sağlık…” diyerek beni tebrik etmiş ve yüreklendirmişti. Bu vesileyle kendisini sevgi ve rahmetle anıyorum…

Ancak Kılıç avıyla ilgili ortaklaştığımız çalışmaya dair anlatacaklarım bundan ibaret değildi. Yalçın ağabeyin hatıralarında çok özel bir yere sahipti Marmara Adası…

Çocukluk yıllarımdan unutamadığım olaylardan biridir Marmara’da Akdeniz Foku’nun görülmesi. 1991-92 yıllarıydı Küçük yerleşimlerin gündelik olayları hemen yayılır ya ağızdan ağıza. Marmara Merkez iskelesi ve Manastır Plajı civarında görülen fok balığı da adada heyecan yaratmış, denize bir başka gözle bakar olmuştuk o yaz. Öldü sanılan Marmara Denizi’nin yaban hayatına dair ilk umudun yeşerdiği olaylardan biriydi belki de… Adadan sevgili ağabeyim Hüsamettin Özenç’i de heyecanlandıran bu olay, amatör denizcilik camiası matbuatında önemli yere sahip ‘Yelken Dünyası Dergisi’nde[4] okuduğu bir makaleden yola çıkarak, ODTÜ Sualtı Topluluğu (ODTÜ-SAT/AFAG) bünyesinde faaliyet yürüten Akdeniz Foku Araştırma Grubu’na dergi yönetimi aracılığı ile ulaşır ve bir ihbarda bulunur. Uzun yıllar sonra Marmara Adası’nda Akdeniz Foku görüldü!

Yelken Dünyası Dergisi, Sait Keresteci Arşivi.
Akdeniz foku (Monachus monachus). Fotoğraf: Şevki Avcı Arşivi

Hakikaten yıllar içinde adalılarla yaptığım röportajlarda birçok Ayı balığı veya fok anlatısı yer almaktaydı. Marmara Adalı balıkçıları anlatan Yaman Koray’ın Deniz Ağacı romanında da karşımıza çıkar foklar. 1962 yılında yazılan bu romanda aktarıldığı gibi, Palepetra adacığı civarında ve Hayırsızada’da ayı balığı gördüğünü anlatmıştı yat kaptanı merhum Kazım Yalçın. Yine kaybettiğimiz eski balıkçılardan Hilmi Kırık da Asmalı köyü fener adası civarında, Mamali Ada ve Kapıdağı adalarında Fok balığı gördüğünü anlatmıştı. Bir diğer anlatı ise çok hazindi. 1960’lı yıllarda İstanbul’da bir sirk işletmecisi Marmara Adası civarında fok görüldüğü haberi üzerine adaya gelmiş ve adalı bir balıkçı ile anlaşarak kendisine iki yavru fok getirmesi halinde iyi para vereceğini söylemişti. Bey Reis’in varkasını gerçek maksadını söylemeden emanet alarak ava çıkan bir-iki kafadar, Fok balığını yuvasında rahatsız etmiş ve iki yavrusunu da çalarak İstanbul’dan gelen şahsa teslim etmişlerdi. Ancak anne fok yuvadan ayrılan sandalı mimlemiş olmalı ki, adeta öç alırcasına ne zaman Bey Reis balığa çıksa, sandalı tanıyıp denize bıraktığı voli ağlarına zarar vermişti oğlu İsmail Mersin’in anlattığı üzere. Bey Reis (Mehmet Mersin) paçayı kurtarmak için sandalın rengini değiştirmiş, egzoza susturucu dahi takmış lakin anne fokun şerrinden uzun müddet kurtulamamıştı…

1990’lı yılların başında ODTÜ’de öğrenci olan Yalçın Savaş, fok ihbarını araştırmak üzere Marmara Adası’na gelir. Telefondaki sohbetimiz esnasında, yaşlı bir balıkçıyla görüştüğünü, kendisine çok güzel balıkçılık ve fok hikâyeleri anlattığını, hatta kılıç avıyla ilgili meraklı sorularının üzerine de evinin bodrum katına inip bir kılıç zıpkını çıkardığını ve “sen çok meraklısın evlat, al bunu” diyerek ona hediye ettiğini anlatmıştı. Bana çok tanıdık gelen bu anıya dair detaylar her görüşmemizde biraz daha artıyordu. Ve o gün kendisine hediye edilen kılıç zıpkını hâlâ evinin başköşesinde duruyordu…

Ahmet Özenç’in Yalçın Savaş’a hediye ettiği Tonyalı Mehmet yapısı kılıç zıpkını.

Konuya dair sohbet ettiğimiz bir gün, “Benim adada görüştüğüm bana zıpkın veren Giritli balıkçı kimdi acaba? Belki de sizin kitapta anlattıklarınızdan birisidir.

Bir anı da bahsettiğim balıkçının oğlu anlatmıştı: Dedesi Girit’te yelkenli gemi kaptanıymış. İstanbul’a da gemisiyle gelir gider mal taşırmış. Eve dönünce de anlatırmış eşine oraları, Marmara Adaları’nı. Soba diye bir şeyle ısındıklarını… Devran dönmüş anlattığı adaya gelip yaşamaya başlamışlar. Bir de dermiş ki bir limandan geçerken girmesen bile bayrakla selamla! Allah’ın işi belli olmaz. Bir gün gelip orada yaşamak zorunda kalırsın…

Yaşlıydı epey ben tanıdığımda. Çökmüş gibiydi daha doğrusu. Bir oğlunu genç yaşta kaybetmişti…”

Yalçın ağabeyin sisli hatıralarındaki her imgeyle otuz yıl öncesine dair anlattıkları tahminlerimi doğru çıkarmıştı. Kitaptaki fotoğraflarını da görünce hepten netleşmişti yaşlı balıkçının kim olduğu. Giritli Ziya Kaptan’ın oğlu nam-ı diğer Tayfun Ahmet (Özenç)’ten başkası değildi. Telefonla fok ihbarı yapan da oğlu Hüsamettin ağabey…

Vakit kaybetmeden Hüsamettin ağabeye ulaşmış ve tüm hikâyeyi baştan sona anlatmamla eksik kalan yerleri de o doldurmuş ve çok net hatırlamıştı o günü. En başta da dediğim gibi hayat gerçekten sürprizlere gebe…

Nam-ı diğer Tayfun Ahmet

Tayfun Sandalı Ahmet & Hüsamettin Özenç

Ahmet Amca’nın yaşlılık zamanlarını hatırlıyorum sadece. Henüz çocuktum o vefat ettiğinde. Ama sonrasında Pervin Teyze’den çok dinlemiştim nam-ı diğer Tayfun Ahmet’i. Ahmet Amca’nın babası Ziya Kaptan yelkenli ahşap teknelerle deniz ticareti yaparmış Girit’te yaşadıkları dönem. Akdeniz’i avcunun içi gibi bilirmiş. Girit’ten Bingazi’ye, Anadolu kıyılarına ve hatta Kıbrıs’a mal taşırmış. Ziya Kaptan ana dili gibi Elenika (Yunanca) bilirdi ve 1924 Yılının Ocak ayında Marmara’ya gelen Girit Mübadilleri arasında iyi derecede Türkçe bilen belki de tek kişiydi eşi Pervin Teyze’nin[5] aktardığı üzere.

1935 depreminde Ziya Kaptan bütün ailesiyle birlikte balıkçı sandalı üzerine yelken bezini gerip baraka niyetine günlerce soğuktan ve kardan korunmaya çalışmışlardı. Ahmet Amca ve Kardeşi Çavuş Mustafa, Aron Kaptan’ın Şarap Mahzeni olarak kullandığı büyük mağazada tuzlu balıkçılık yapmışlardı. 1953 tarihinde Ahmet Amca ile evlenmişti Pervin Teyze. Birlikte çetin bir hayat mücadelesine girmişlerdi. Bazen balıkta, bazen bağ bahçede alınteri dökmüşlerdi baş başa hep sevgi ve emekle. Tayfun Ahmet’in ilk başlarda kancabaş sandalı ve lamba yaktığı bir kayığı bulunmaktaydı. ‘Uskumru’ ve ‘Kovaç’ adında sandalları olmuştu zaman içinde. Kılıç avına ise ilk kez kayınpederi Ayet Kaptan’la gitmişti. Ayet Kaptan iyi bir zıpkıncıydı. Damadını da o yetiştirmişti. 1980’li yıllarda bütün Marmaralı Balıkçılar gibi Ahmet Amca da algarnaya giderdi. Nihan adındaki aynakıç pancar makineli teknesi ile.

Ahmet Amca’nın lakabının öyküsünü de oğlu Hüsamettin ağabeyden öğreniyoruz: “Tayfun Ahmet lakabını Bozkurt İğdebeli vermiş babama. Bedalan tarafında batmışlar babamlar, üç kişi amcamla birlikte. Soğuk bir havada frengi delikleri dahi donmuş, güverteye dolan su boşalmıyormuş bir türlü. Bedalan taraflarında sulu kar yağan Karayel fırtınasında batmışlar nihayetinde. Fakat kıyıya yakın bir yerde… Sandala omuz vermiş babam hepten batmasın diye. Mustafa amcam kayalıklardan bağırıyormuş Gel Ahmet gel, boğulacaksın ben kayık yaptıracağım sana söz diye bağırıyormuş…  Gel zaman git zaman, bir gün sandalı yeni boyamışlar küçük limanın oradaki çakıllıkta. Sabah kalktığında bir de bakıyor ki Babam kayığın başında Tayfun yazıyor! Bozkurt Bey yazmış meğer. Hem Teknenin adı hem de Babamın lakabı olarak kaldı ‘Tayfun Ahmet’ o günden sonra…

Elini denizden ve kayıklardan ne zaman çektiğini tam kestiremesem de Ahmet amca gerek küçük voli ağları gerekse algarna ile balıkçılık yapmayı sürdürmüştü sağlığı elverdiği müddetçe. Akdeniz tenli, kısa boylu bu çalışkan ihtiyar, nasırlaşmış elleriyle ekmek teknesinin dümeninde rızkının peşinden gitmişti bedeni pes edene dek…

Soldan sağa: Hüsamettin Özenç, Yalçın Savaş, H. Can Yücel

Yalçın ağabeyle telefonda başlayan sohbetimiz İstanbul’a ziyaretinde perçinlenmiş ve üçlü bir buluşma ayarlamıştık sonunda. Maltepe barınağında demirli bulunan S/Y Nefes yelkenlisinde otuz yılı aşkın mazi dile gelmiş, Akdeniz Foklarından, ada kültürüne, rahmetli Tayfun Ahmet’ten genç yaşta kaybedilen Recep Özenç’e, kılıç avından Marmara ve Gökçeada’ya dakikalar su gibi akıp gitmişti.

Önümüzdeki Kılıç avı sezonunda atalarının izinden giden Marmaralı balıkçılarla kılıç avına çıkmak isteyen Yalçın Ağabey’i çok yakın zamanda adada görmemiz muhtemel…

Kısıtlı yaşam döngümüz içinde Ada’ya dair araştırmaya, okumaya ve öğrenmeye devam ediyorum elimden geldiğince. Yazmak ve geleceğe izler bıraktığını bilmek, hele ki böylesi yaşanmışlıklarla karşılaşmak anlatması güç bir mutluluk benim için. Her zaman söylerim: Ada’sı olan şanslı çocuklarız ve iyi ki adalıyız…

H. Can Yücel

Kaynak: https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2026/mart-sayi-249/tayfun-ahmetin-zipkini/


Kaynakça: İstinora Sabah Volisi / Marmara Adası’nda Balıkçılık, H. Can Yücel (2024), 526 s. Hüsamettin Özenç, Yalçın Savaş, Kazım Yalçın, Hilmi Kırık, İsmail Mersin anlatımları. Sait Keresteci ve Şevki Avcı Arşivi.

[1] https://tudav.org/haberler/gokceada-sempozyumu/

[2] https://tudav.org/yayinlar/kitaplar/

[3] https://adalidergisi.com/tum-sayilar/2024/temmuz-sayi-229/istinora-sabah-volisi/

[4] Yelken Dünyası 1992, Sayı:96 Yalçın Savaş, Tükenen Akdeniz Fokunu Yaşatmak İçin s.71-72

[5] https://arsiv.adalidergisi.com/cms/2010-2019/2016/sayi-129-mart-2016/makale/1242/unutulan-tuzlu-balik-emekcileri