KORSANLIK YENİDEN HORTLARKEN

İran ve ABD arasındaki savaş yeniden alevlenirken, denizlerde büyük çabalarla kurulmuş olan yasal düzenlemeler de bombaların, İHA’ların ve mayınların kurbanı oluyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde 174 devletin imzalayarak üye olduğu Uluslararası Denizcilik Örgütü IMO (International Maritime Organization) dünya denizlerinde güvenlik içinde dolaşımın sağlanması, deniz alanlarının paylaşımı, kullanımı ve korunması için belirli bir yasal düzenleme oluşturmuştu. Yüzyıllar boyunca korsanlık ve kıyı kentlerinin yağmalanması gibi sorunlarla boğuşan insanlık bu çerçeve anlaşmayla denizlerde barış ve güvencenin sağlanabildiği yeni bir evreye ulaşmıştı. Somali ve Nijerya açıklarında ya da Malacca Boğazı’nda artığı kalan korsanlık olayları ise ortak çabalarla mücadele sonucu bir tür kronik  hıçkırık durumuna indirgenmişti.

Bugün geldiğimiz noktada bir yandan Rusya-Ukrayna, öte yandan ABD-İran savaşları ne yazık ki bu önemli kazanımı çöpe göndermek üzere.  Yeniden korsanca saldırılar, denizde insan yaşamının tehlikeye atıldığı, hatta hedef alındığı girişimler artık belirli noktalardaki  haydutluğun çok ötesinde, devletler eliyle işlenen suç  boyutlarına ulaştı ve buna karşı aldırmazlık da aynı derecede şaşırtıcı.

İlk olay ABD yönetiminin Venezuela yakınlarında, açık denizde seyreden teknelere havadan saldırması ve batırmasıydı. İçindeki insanları esrar kaçakçılığı bahanesiyle sorgusuz sualsiz öldürmesi bile fazla tepki uyandırmadı. Sanki ‘’o bölge ABD’den sorulur ve ABD orada istediğini yapar’’ anlayışıyla geçiştirildi. Oysa ki bir çeşit yargısız infaz denebilecek bu olaylar, denizcilik açısından da büyük bir suç sayılmalıydı. Bir savaş sırasında bile savaşan taraflar batırdıkları gemilerden denize döktükleri karşı taraf insanlarını kurtarmakla yükümlüdürler ve 2. Dünya savaşının Atlantik Okyanusu’nda kıyasıya vuruşan müttefik gemileriyle Alman denizaltıları arasında bile henüz o zaman yazıya geçmemiş olan bu kurallar işlemiştir.

Washington’dan cesaret alan çömezler de aynı korsan girişimlere başvurmakta gecikmediler. İlkin Fransa harekete geçti. Güyana ve Antiller’deki sömürgelerinin yakınlarında, açık denizde seyreden  teknelere sık sık havadan indirme yaparak el koydu, içindekileri tutuklama girişimlerini sıradanlaştırdı. Sonra daha da ileri giderek Manş denizi yakınlarında veya Batı Afrika açıklarında seyreden petrol tankerlerine  ‘’Rusya’nın Hayalet Filosu’’ gerekçesiyle el koydu, kaptanları tutuklayıp hapse gönderdi ki kimi Hintli kimi Filipinli denizcilerin ne olduğu açıklanmadı ve soran da olmadı.

Bu ‘’Hayalet Filo’’ deyimi ise geminin taşıdığı bayrak üzerinden uydurularak politik söylemde resmileştirildi. Oysa ki bütün dünyanın bildiği ve göz yumduğu bir gerçek var: çoğu gemi bir ‘’hayalet filo’’ tanımına uyabilir, çünkü dünya denizlerinde seyreden gemilerin pek çoğu armatörün kendi ülkesinin bayrağını değil, vergi cennetleri Panama, Malta, Cebelitarık, Liberya veya Sierra Leone bayrağı taşıyor. Hatta denize kıyısı olmayan bozkır ülkesi Moğolistan ya da And dağlarının eteğindeki kara ülkesi Bolivya bile ‘’bayrak ülkeleri’’ arasında.  Yani bir şekilde dünya denizleri bu ülkelerin ‘’hayalet filolarının’’ cirit attığı bir yasadışılık alanı gibi. Üstelik uluslararası hiçbir merci Fransa’ya veya ABD’ye bu ‘’hayalet filo’’ diye tanımladıkları petrol tankerlerine ya da kuru yük gemilerine karşı jandarmalık görevi vermiş değil.

Büyük ağabeylerinin örneklerinden cesaret bulan Ukrayna ise çok daha ileri giderek Karadenizi’i mayınlamaya ve bir çoğu Türk olan gemileri İHA veya torpido ile vurarak batırmaya başladı. Üstelik denizleri de televizyon dizilerinin çekim seti sanan Zelinski artistliğe devam ederek gemileri kendilerinin vurduğunu gururla dünyaya ilan etti. Yaralanan ve ölen denizciler ise gündem dışı kaldı. Oysa ki savaşın başında aynı Ukrayna’da Türkiye’den alınan Bayraktar İHAları için şarkı bile uydurulmuştu ve halk ‘’Bayraktar, Bayraktar’’ nakaratıyla dans ediyordu. ‘’Milli damat’’  tarafından üretilen bu dronlarla  Türk gemilerinin batırılması  karşısında tepkisiz kalınması, Afrika açıklarındaki denizciler arasında bile şaşkınlık ve alayla karşılandı. Türkiye’den gelen tepki ise sanki ‘’vurun ama fazla acıtmayın’’ der gibi. Ve savaşa devam etmesi, Karadeniz’i cehenneme çevirmesi için Nato bünyesinde Ukrayna’ya yeniden yardıma hazırlanılıyor. Birinci Dünya Savaşı’na girmemize neden olan iki Alman gemisinin koskoca imparatorluğa kondurduğu ölüm öpücüğü çoktan unutulmuş gibi.

Giderek Ukrayna’nın zorbalığına terkedilen ve küçülen Karadeniz’de savaş kızışarak yayılırken, Hürmüz körfezinde de Deli Dumrullar racon kesme yarışına devam ediyor.   Aylardır orada tutsak kalan ve bu savaşla hiçbir ilgisi olmayan denizcileri düşünen pek yok. Es kaza bir gemi körfezden çıkmayı denediğinde İran veya Amerikan saldırılarının hedefi olacağını biliyor. Mayınlara takılmadan, bombalanmadan körfezden çıkmaya çabalamak  yerine ortalığın sakinleşmesi, suların durulması için uygun zaman kollayan gemiler için bile durum son derece kritik. Hareketsiz bekleyen bir geminin içinde zaman geçmez, uzadıkça ortaya çıkan sorunları denizci olanlar bilir, ama burada ek olarak her gün kafaların üzerinden uçan füze ve dron tehdidi altında, ateşin, dumanın ortasında,  üstelik dünyanın en sıcak iklimili coğrafyasında bir bekleyiş sözkonusu. Ailelerini bir daha görüp göremeyeceklerini bilmeyen denizciler savaşın adsız, görünmeyen kurbanları olmaya devam ediyor. Ve sadece petrol akışına odaklanan dünyanın da umurunda değiller. Ne IMO’dan, ne sigorta şirketlerinden, ne armatörlerden ses çıkıyor.  ‘’Gemisini kurtaran kaptan’’ mantığı, ama üzerine bir bardak soğuk su bile yok!


Nur DOLAY