Buzdağının ardındaki gerçek

Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde son dönemde yaşanan gerilim, tekil olaylardan çok, iki ülkenin değişen önceliklerinden ve farklılaşan siyasi yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır.

Geleneksel olarak “iki devlet, bir millet” anlayışıyla tanımlanan ilişkiler, bugün iki egemen devletin kendi ulusal çıkarlarını öncelediği yeni bir sınavdan geçmektedir.

İlk gerilim hattı, Azerbaycan’ın laiklik politikasıdır.

Eğitim Kanunu’na eklenen laiklik maddesi ve devlet okullarında laiklik ilkesine aykırı görülen giyim unsurlarına getirilen düzenlemeler tartışmalara yol açtı.

Türkiye’den de kimi çevrelerden gelen tepkilere Azerbaycan iktidar partisinin iç işlerine müdahale eleştirisiyle karşılık vermesi, meseleyi diplomasi alanına taşımıştır.

Azerbaycan’ın bu noktada kaygısı İran’dan sonra Türkiye’den gelen bazı din özellikli kuruluşları ideolojik bir sızma olarak görmesidir.

Hatırlanmalıdır ki; Türkiye’de laiklik ilkesi, 5 Şubat 1937’de 1924 Anayasası’nın 2. maddesine eklenmiş; 1961 ve 1982 anayasalarında da Cumhuriyetin temel nitelikleri arasındaki yerini korumuştur.

Bununla birlikte laikliğin uygulanma biçimi, her ülkenin kendi anayasal düzeni ve toplumsal koşulları içinde değerlendirilmelidir.

İkinci sorun, Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkileridir.

Bakü’den Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı yapıldığı iddiaları, Gazze sonrasında Türkiye’de yükselen hassasiyetlerle birleşerek kamuoyunda eleştirilere neden olmuştur.

Bu konu ilişkilerin mayınlı alanıdır. Ancak son dönemde ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin Filistin konusunda yeni bir diplomatik yaklaşım arayışına ihtiyaç olduğunu düşündürüyor.

Üçüncü ve daha yapısal sorun, iki ülkenin uluslararası ilişkilerde farklı yerde durduğu gerçeğidir.

2020 öncesinde Azerbaycan’da Türkiye’ye duyulan güvenlik bağımlılığı belirgindi. Karabağ zaferinden sonra ise Bakü’de kendi kararlarını bağımsız biçimde alma iradesi daha görünür hale geldi

Bakü, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını önceleyen bir ortaklık isterken Ankara, bunlara ek olarak siyasi, dini ve kültürel değerlerde de ortaklık bekliyor.

Beklenti farklılıkları KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) meselesinde de görülmektedir.

Azerbaycan, Türk Devletleri Teşkilatı içerisinde KKTC’yi desteklemekte, ancak Avrupa Birliği ilişkileri nedeniyle tanımamaktadır.

Türkiye’nin ise bu konuda yeterli desteği görmediği bir gerçektir.

Bölgesel güçlerin çıkarları da ilişkilerin geleceğini etkilemektedir.

Rusya, ABD ve İran’ın bölgesel çıkarları da kırılganlığı artırmaktadır.

Moskova’nın, Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmasının zayıflamasından yarar sağlamaya çalışabileceği göz ardı edilmemelidir.

Vashington enerji güzergahlarının güvenliğini ve Güney Kafkasya’da barışı desteklerken, İran’ın Zengezur güzergahı ve Azerbaycan-İsrail ilişkileri konusundaki kaygıları da bölgesel rekabetin önemli unsurları arasındadır.

Son dönemde yaşanan diplomatik gelişmeler, ilişkilerdeki kırılganlığı açıkça ortaya koymuştur.

Her iki ülke liderlerinin temasları ve sonrasında danışmanın görevden ayrılması, gerilimin yatıştırılmasına yönelik adımlar olarak görülmüştü.

Ancak, Türk Dünyası Liderler Zirvesine Azerbaycan Lideri’nin katılmayışı ve BM genel Sekreterliği’ne Türkiye adayının yerine BAE adayının desteklenmesi, köprünün altından daha çok sular akacağını göstermektedir.

Sonuç olarak, Türkiye-Azerbaycan ilişkileri kopmaktan çok dönüşüm geçirmektedir. Geleneksel abi-kardeş anlayışından, iki egemen devletin karşılıklı çıkarlarını müzakere ettiği bir ortaklığa geçiş yaşanmaktadır.

Bu dönüşümün kalıcı başarıya ulaşması, sembolik görüntülerden ziyade güçlü kurumlara, açık iletişime ve karşılıklı saygıya bağlıdır.

Kalıcı çözüm için kurumsal adımların atılması artık bir zorunluluktur.

Son sözse; Her iki ülkenin geleceğini, buzdağının büyüklüğü değil, bu engelleri birlikte aşabilme iradeleri belirleyecektir. Kısacası, devlet aklı galebe gelmelidir.

İsmet Hergünşen