Dünya ekonomisi ve siyasetinin hızla değiştiği bu yüzyılda G7 ve G20 zirveleri, dünyanın geleceğinin tasarlandığı en önemli adreslerden biri olmaya devam ediyor.
Bir bakıma G7 “eski dünyanın güç merkezi”, G20 ise “yükselen dünyanın sesi” olarak görülebilir.
Yüzyıllardır güç merkezlerini elinde tutan Batı duraklama dönemine girmiş durumda.
Bu dönüşümün ortasında bir yanda G7’nin seçkinler kulübü, diğer yanda daha geniş ve kapsayıcı bir platform olan G20 bulunuyor.
G7: Eski dünyanın gücü, ayakta kalmak için büyük çaba harcıyor.
Uzun yıllar “dünyanın en güçlü ekonomileri” sıfatını tartışmasız taşıdı.
İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’dan ABD’ye, Japonya’dan Kanada’ya uzanan bu yedi ülke, 20. yüzyıl boyunca sanayi üretimini, finansı ve teknolojiyi kontrol eden merkezlerdi.
Tablo ise artık dünden çok farklı. G7’nin dünya GSYH’sindeki payı 1980’lerdeki yüzde 60’lardan günümüzde yüzde 40 seviyelerine geriledi.
Buna rağmen hala kendini küresel düzenin efendisi olarak görüyor. Kriz çözmekten çok dünyaya “yol gösteren” üstenci bir kimlik sergiliyor. Gerçek ise şu: Dünya artık bu kadar basit bir formülle idare edilemiyor.
Enerji arz güvenliği, Afrika’da büyüyen ekonomik açlık, Çin’in yükselişi, yapay zeka ve siber güvenlik gibi dev meseleler artık çok daha geniş bir katılım gerektiriyor.
G20: Daha kapsayıcı ama daha gerçekçi mi?
1999’da Asya finans krizi sonrası kurulan G20, küresel ekonomiyi etkileyen tüm aktörleri aynı masada toplamasıyla daha geniş bir temsil imkanı sundu.
Türkiye’nin de yer aldığı bu grup içerisinde Çin, Rusya Federasyonu, Hindistan, Güney Afrika ve Güney Kore gelişen ekonomileriyle birer yıldız gibi parlamaya devam ediyor.
G20’nin üye sayısının fazlalığı ve çok seslilik, karar alma süreçlerinde zayıflık olarak değerlendirilebilir.
Bir tarafta ABD ve Avrupa Birliği; diğer tarafta Çin, Rusya Federasyonu ve BRICS ülkeleri varken “ortak politika” üretmek çoğu zaman mümkün olmuyor.
İki yapı arasındaki görüş ve düşünce farklılığını anlamak, küresel siyasetin geleceğini anlamakla eşdeğer.
G7 kendi değerlerinin evrensel olduğunu savunurken G20 daha adil bir temsil talebini dile getiriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için G20, sistemde söz sahibi olmanın nadir yollarından biri.
Değişmeyen tek gerçek: Dünya, tek bir merkezin yönetemeyeceği kadar karmaşık bir hal almış durumda.
Artık tek bir aktörün belirleyici olduğu dönem geride kaldı. Ne G7 ne de G20 tek başına çözüm adresi değil. Asıl ihtiyaç, bu platformların gerçek bir iş birliğine dönüşebilmesi.
G7 ve G20 bugün sadece ekonomik forumlar değil; küresel siyasetin de nabzının attığı arenalar.
Eski güçlerin konumlarını koruma çabası ile yeni güçlerin yükselme isteği bu zirvelerde çatışıyor. Belki de asıl soru şudur: Dünya yeni bir düzenin eşiğindeyken bu iki yapı kendini zamanın ruhuna uygun şekilde yeniden dönüştürebilecek mi?
Bunu başarabilen küresel krizlerin çözümünde belirleyici rol üstlenecek; başaramayan ise tarihin kenarında birer “eski düzen hatırası” olarak kalacaktır.
Nitekim “birlik ruhunun korunması” çağrısı yapılan son G20 Johannesburg Zirvesi’nde başkan da dahil olmak üzere hiçbir ABD temsilcisinin yer almaması bu dönüşümün ilk işaretlerinden biri olarak görülebilir.
Resmi bir örgüt olmamalarına rağmen aldıkları kararların tüm dünyayı etkilemesi ise değişmeyen bir hakikat olarak karşımızda duruyor.
Ancak dünyanın en güçlü ekonomilerinin bir araya gelerek dünyanın geri kalanı hakkında karar alacağı tek adres burası mı? Birleşmiş Milletler ne güne duruyor?
Son sözse; Dünya yeni bir düzen arıyor, zirveler ise yeni başrol oyuncusunu.
İsmet Hergünşen



