1848 Avrupa Devrimleri ve 2026 Konjonktürünün Benzerlikleri

1848 sonunda devrimcilerin çıkardığı temel ders şuydu: “Sadece idealler yetmez, güç gerekir.” Bugün gelinen noktada ise benzer bir eşikteyiz. 2026, eski düzenin meşruiyetini kaybettiği yıldır.

Tarih, aradan yüzyıllar geçse de bazı koşullar altında benzer kırılma biçimleri üretir. 1848 Devrimleri ile 2020’lerden itibaren şekillenen küresel konjonktür arasında kurulan paralellik, yüzeysel benzerliklerden değil, uluslararası sistemin, üretim ilişkilerinin ve toplumsal yapının eş zamanlı krizinden kaynaklanmaktadır. 1848 ve 2026 yıllarının benzerliği yeni bir üretim/teknoloji düzenine geçişte, bölüşümün bozulması ve temsil kanallarının tıkanmasıyla açıklanabilir. 1848’de kötü hasatlar, artan gıda fiyatları, işsizlik ve sanayileşmenin yarattığı sert bölüşüm eşitsizliği “ekmek ve iş” talebini ayaklanmaların merkezine taşımış, dar oy hakkı ve sınırlı temsil kanalları siyasal öfke patlamasını sokağa taşımıştı. 2026’da ise şekilci demokratik mekanizmalar varlığını korusa da hayat pahalılığı, alım gücünün aşınması, ücret–kâr dağılımındaki adaletsizlik algısı ve teknoloji-yoğun büyümenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki uçurum “oy var ama etki yok” duygusunu besleyerek benzer bir toplumsal huzursuzluk üretmektedir. 19. yüzyıl ortasında kömür ve demire dayalı sanayi hamlesi güç hiyerarşisini yeniden kurarken bugün nadir metaller, enerji dönüşümü, yarı iletkenler ve tedarik zincirleri üzerinden şekillenen jeoekonomik rekabet küresel bloklaşmayı keskinleştirmektedir. Her iki dönemde de para ve kredi koşullarındaki daralma ya da sıkılaşma geçim baskısını artırarak siyasal taşmayı hızlandırmaktadır. Sonuçta 1848’in “ulus, anayasa ve ekmek” talepleri nasıl ki ekonomik adalet ve siyasal temsil arayışını birleştirdiyse, 2026’da da “yaşam maliyeti, adil bölüşüm ve egemenlik/güvenlik” başlıkları benzer bir paket talep olarak ortaya çıkmaktadır. 2026’da yaşanan gelişmeler soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu, neoliberal düzenin sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Her iki eşikte de halklar yalnızca refah değil, sistem içinde saygınlık ve gerçek etki aramaktadır.

1848 Devrimleri.

Avrupa’da Napolyon dönemini sonlandıran 1815 Viyana Kongresi ile kurulan imparatorluklar düzeninin siyasal, toplumsal ve jeopolitik temellerini 1848 devrimleri aynı anda sarstı. Bu ayaklanmalar kısa vadede kanla bastırılsa da uzun vadede Avrupa’yı geri dönülmez bir dönüşüme sürükledi. Dönemin en büyük imparatorlukları olan Britanya, Rusya, Avusturya Macaristan, Fransa ile Prusya Krallığı kaçınılmaz dönüşüm süreçlerine girdi. Fransa’da 1848 Şubat devrimiyle başlayan isyan dalgası, Lombardiya ve Sicilya’da Habsburg ve Bourbon egemenliğine karşı silahlı başkaldırıya, Bohemya’da Prag ayaklanmasına, Macaristan’da imparatorluğu sarsan bir bağımsızlık savaşına dönüştü. Eflak’ta (Güney Romanya) liberal ve ulusal talepler Osmanlı-Rus baskısıyla ezilirken, Polonya’da ve Macaristan’da ulusal hareketler Prusya, Avusturya ve Rusya’nın ortak sertliğiyle bastırıldı. İsyanlar başlangıçta yenilgiye uğradı görünse de kanlı bastırmalar, çok uluslu imparatorlukların ancak sürekli zor kullanarak ayakta kalabildiğini açığa çıkararak Avusturya ve Prusya merkezli düzenin tarihsel meşruiyetini fiilen çökertti. Böylece İtalya ve Almanya’da ulusal birlik fikri soyut bir ideal olmaktan çıkıp ertelenmiş ama kaçınılmaz bir siyasal programa dönüştü. Aynı süreçte, Polonya ve Macaristan’da ayaklanmaları bastırmada “Avrupa’nın jandarması” rolünü üstlenen Rusya’nın kıta dengeleri üzerinde yarattığı baskı ve tehdit algısı belirginleşti. Bu algı, 1848 sonrasında Batılı güçlerde Rusya’nın dizginlenmesi gerektiği fikrini olgunlaştırarak beş yıl sonra (1853) Kırım Savaşı’nda somutlaşacak ortak dengeleme refleksinin jeopolitik zeminini hazırladı.

19. Yüzyıl Metternich Sistemi ve 21.Yüzyıl Tek Kutuplu Dünya Sistemi.

1815 Viyana Kongresi sonrasında kurulan Metternich Sistemi, Fransız Devrimi’nin yarattığı özgürlükçü ve monarşi karşıtı radikalizmi bastırmayı ve monarşik düzeni kalıcı kılmayı hedefliyordu. Avusturya-Macaristan, Prusya, Rusya ve Britanya’nın oluşturduğu bu güç dengesi, yaklaşık otuz yıl boyunca Avrupa’ya nisbi bir istikrar sağladı. Ancak bu istikrar, siyasal baskı ve sansür üzerine inşa edilmiş yapay bir dengeydi. Sanayileşme, nüfus artışı ve sınıfsal dönüşüm bu sistemi içeriden aşındırıyordu. Benzer biçimde, 1991 sonrası kurulan tek kutuplu düzen de liberal demokrasi ve neoliberal ekonomi modelinin evrensel kabul göreceği varsayımına dayanıyordu. Ancak bu düzen, üretimin Asya’ya kayması, üretimin gerilemesi, finansallaşmanın derinleşmesi ve gelir dağılımının bozulmasıyla birlikte meşruiyet krizine girdi. Nasıl ki Metternich düzeni 1848’den itibaren çöktüyse, günümüzde de Soğuk Savaş sonrası oluşan ABD merkezli düzen de artık fiilen dağıldı.

Büyük Güçler ve “Düzenin Jandarmaları”.

1848 öncesinde Rusya, Avrupa’nın devrim karşıtı gücüydü. I. Nikolay için devrim, yalnızca bir iç tehdit değil, tüm Avrupa düzenini sarsacak bir virüstü. 1830 Polonya Ayaklanmasını bastırmış, 1849’da Avusturya’nın talebiyle Macar Devrimi’ni ezmişti. Çar Rusya, bu nedenle statükonun askeri garantörü rolünü üstlendi. Ancak Rusya’nın her iki müdahalesi başta İngiltere olmak üzere Avrupa güçlerini rahatsız etmişti. Büyük bir kıta gücünün Avrupa’daki etkisinin artışı kabul edilemezdi. Nitekim 1853 yılında Avrupa güçleri (Fransa, İngiltere ve Piyemonte Krallığı) Osmanlıyı yanlarına alarak Rusya’ya saldırdı ve modern harbin ilk örneği olan Kırım Harbi başladı. Bugün de Rusya’nın Avrupa siyasetine müdahalesi benzer bir rahatsızlık yaratmaktadır. Sınırlarındaki NATO genişlemesine 2008 sonrası ilk kez silahla karşı çıkan, 2014’te Kırım ve 2022’de Ukrayna’da söz konusu genişlemeye ilhak ve özel askeri harekat ile karşılık veren Rusya’nın bugün yarattığı etki benzer şekilde Avrupa güvenlik mimarisinin sorgulanmasına neden olmuştur. Ancak bu kez Rusya tek başına değildir. Çin’in yükselişi ile güçlü bir direniş ekseni kurmuştur. ABD ise tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi, eski düzeni korumaya çalışan fakat mali ve toplumsal olarak zorlanan bir merkez güce dönüşmektedir.

Teknolojik Dönüşüm ve Kaynak Yarışı.

1840’lar, buhar makinesinin üretimi dönüştürdüğü yıllardı. Demir ve çelik, yalnızca sanayi için değil, demiryolları, silahlanma ve imparatorluk genişlemesi için de stratejik hale gelmişti. Sanayileşme hızlandıkça, devletler arasında kaynak ve pazar rekabeti sertleşti. Bugün de benzer bir eşik, dijitalleşme, yapay zekâ ve enerji dönüşümü üzerinden yaşanmaktadır. Lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve yarı iletkenler, 21. yüzyılın demir-çeliği haline gelmiştir. Bu mineral yarışı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda askerî ve jeopolitik bir mücadeleye dönüşmektedir. 1848’de sanayi devrimi toplumsal patlamayı tetiklemişti. Bugün de teknolojik dönüşüm, mevcut düzenin taşıyamayacağı yeni gerilimler üretmektedir.

Toplumsal Kriz: Aç 40’lar ve Borçlu 20’ler.

1840’lar tarih literatürüne “Aç 40’lar” olarak geçmiştir. Kırsaldan kente göç eden yoksul kitleler, düşük ücretlerle çalışmış, İrlanda Patates Kıtlığı ve Avrupa genelindeki gıda krizleri milyonlarca insanı etkilemişti. Orta sınıf olma umudu yaygındı, ancak bu umut büyük ölçüde boşa çıkmıştı. 2020’lerde ise benzer bir toplumsal huzursuzluk farklı biçimde yaşanmaktadır. Açlık yerine borçlanma, düşük ücret yerine reel gelir kaybı ön plandadır. Orta sınıf, krediyle ayakta durmakta, genç kuşaklar mülkiyet ve sosyal yükselme hayalini kaybetmektedir. Toplumsal mutsuzluk, tıpkı 1848 öncesinde olduğu gibi, siyasal sistemin meşruiyetini aşındırmaktadır. 1848, liberalizm ve milliyetçiliğin aynı anda sahneye çıktığı bir dönemdi. Aynı yıl yayımlanan Komünist Manifesto ise, sosyal sorunun artık inkâr edilemeyeceğini ilan ediyordu. Devrimler bastırılmış olsa bile, ideolojik zemin kalıcı biçimde değişmişti. Bugün de benzer bir ideolojik belirsizlik yaşanmaktadır. Liberal demokrasi modeli sorgulanmakta; milliyetçilik, devletçilik ve güvenlik merkezli yaklaşımlar güç kazanmaktadır. Henüz yeni bir teori oluşmamış olsa da, mevcut düzenin sürdürülemeyeceği konusunda geniş bir mutabakat vardır.

Finans Kapitalin Yükselişi.

1848 Devrimleri genellikle liberalizm, milliyetçilik ve sanayi devrimi ekseninde ele alınır. Ancak bu büyük kırılmanın arka planında, daha az görünür fakat belirleyici bir dinamik bulunmaktaydı. Bu finans kapitalin siyasal ve toplumsal yapı üzerindeki etkisinin artmasıydı. 1848’de monarşiler, reform taleplerine sınırlı tavizler vermiş; ancak mülkiyet ilişkilerine dokunmamıştı. Bu nedenle devrimler bastırıldığında, finansal ve ekonomik yapı büyük ölçüde yerinde kalmıştı. Siyasi iktidar el değiştirse bile, sermayenin yönü değişmemişti. 1840’lara gelindiğinde Avrupa’da sanayi üretimi hızla artarken, sermaye birikimi giderek bankacılık sistemi üzerinden yoğunlaşmaya başladı. Demiryolu yatırımları, maden işletmeleri ve ağır sanayi, artık yalnızca girişimci bireylerin değil, büyük finans çevrelerinin kontrolüne giriyordu. Özellikle İngiltere ve Fransa’da banka-sermaye-devlet ilişkisi, sanayi burjuvazisini aşan bir güç merkezi yarattı. Bu durum üç temel sonuç doğurdu. Üretimden kopuk servet birikimi hızlandı. Devletler, büyük altyapı ve askerî projeler için finans kapitale yani borca bağımlı hale geldi. Toplumsal maliyetler (işsizlik, düşük ücret, gıda krizi) geniş kitlelerin omuzlarına yüklendi. 1848’de sokağa çıkan işçi ve zanaatkâr kitlelerin öfkesi, yalnızca monarşilere değil, görünmez ama hissedilen bir ekonomik baskıya yönelmişti. 1848 sonbaharında devrimler bastırıldığında, Avrupa’da açık bir askerî karşı devrim yaşandı. Ancak bunun hemen ardından daha kalıcı bir mekanizma devreye sokuldu. Bu mekanizma mali disiplin ve merkezileşmeydi. Komünist Manifesto’nun tam da bu dönemde yayımlanması tesadüf değildir. Marx ve Engels, sanayi burjuvazisinin arkasında şekillenen finansal gücü sezmişti. Bugün de askerî bastırma yerine, borç mekanizmaları, kredi derecelendirmeleri, finansal yaptırımlar, sermaye akışları devreye sokulmaktadır. 2020’lere gelindiğinde finans kapital, artık sanayi sermayesini destekleyen bir unsur olmaktan çıkmış; bizzat sistemin belirleyici aktörü haline gelmiştir. Reel üretimden kopuk finansal büyüme, devletlerin ve toplumların taşıyamayacağı bir yük yaratmıştır. Bugün yaşanan kriz, klasik bir ekonomik durgunluk değil, aşırı finansallaşmanın yol açtığı yapısal bir çöküştür. Bunun temel göstergeleri devletlerin artan borçluluğu, orta sınıfın borç ve krediyle ayakta tutulması, konutun ve gıdanın finansal varlık haline gelmesidir. Bu dönemde üretim yerine spekülasyon ödüllendirilmektedir. 1840’larda açlık fiziksel bir gerçeklikti. 2020’lerde ise borçla ertelenmiş bir açlık söz konusudur. Gelirin olduğu ama yetersiz kaldığı; iş bulmanın mümkün ancak iş güvencesinin mümkün olmadığı bir konjonktür söz konusudur. Bu durum, toplumsal mutsuzluğu daha da derinleştirmektedir. Bugün sözde demokratik seçimler yapılmakta, hükümetler değişmekte, ancak finansal yapı korunmaktadır. Merkez bankaları, bütçe politikaları ve borç rejimleri, demokratik denetimin büyük ölçüde dışındadır. Bu nedenle siyasal sistem, halk nezdinde giderek “temsilsiz” görünmektedir. Sistem reformu, finans kapitalin sınırlarına çarptığı anda durmaktadır. Pek çok ülkede seçimlere girebilmek ve aday olmak zengin olmakla eş değerdir. Aday olmak için sponsorlara, destekçilere ve bağışlara ihtiyaç duyulmakta bu da demokrasinin oligarşik bir yapıya dönüşmesine neden olmaktadır. Bu konuda en tipik ve keskin örnek ABD’dir. ABD seçimlerinde Yahudi lobisi AIPAC’ın etkisi son derece büyüktür.

Sonuç.

1848 Devrimleri kısa vadede başarısız oldu. Ancak uzun vadede ulus-devletlerin, anayasal düzenlerin ve güç siyasetine dayalı yeni bir Avrupa’nın önünü açtı. 1848’in sonunda devrimler bastırıldı, ancak başlattığı süreç farklı sonuçlar verdi. Bu hareketler Alman ulusal birliği fikrini ve anayasal çerçevesini ortaya koydu. Her ne kadar Frankfurt Parlamentosu girişimi başarısız olduysa da halkın bu yenilgisi, birliğin aşağıdan değil Prusya öncülüğünde yukarıdan kurulmasına zemin hazırladı. Sonuçta Bismarck’ın “kan ve demir” siyaseti ve 1864–1871 savaşlarıyla Alman birliğini kurdu. 1871’de birliğini kuran Almanya’nın sanayi, ticaret ve finansta güçlenerek İngiltere’ye bir kıta gücü olarak jeopolitik rakip olması 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin ve büyük güç rekabetinin zeminini hazırladı. Bugün de benzer bir eşikteyiz. Finans kapital, artık küresel ölçekte sürdürülemez bir noktaya ulaştı. Çin jeopolitik ve jeoekonomik perspektifte 19.yüzyıl sonundaki Almanya’nın yerini aldı. Üretimden kopuk, toplumdan yalıtılmış ve siyaseti belirleyen batı sistemi, tıpkı Metternich Sistemi gibi, kendi istikrarını tüketmektedir. 21. yüzyılda halkların gücünün önündeki en büyük engel, finans kapitalin tahakkümüdür. Geçmiş dönemde Barclays CEO’su olan Jes Staley, şöyle diyordu: ‘’Finans elitlerinin halk ayaklanmalarından korkmasına gerek yok, çünkü kapitalizm ve pop kültür sosyal hareketleri yatıştırıyor ve insanlar artık sosyal adaletten çok tüketim mallarını tercih ediyor.’’ Sorun bu durum ne kadar daha devam edecektir. Bu nedenle 2026, yalnızca jeopolitik değil; finansal bir rejim değişikliğinin de eşiğidir. Ya üretime ve egemenliğe dayalı yeni bir denge kurulacak ya da tarih, bir kez daha toplumsal patlamaların yolunu açacaktır. 1848 sonunda devrimcilerin çıkardığı temel ders şuydu: “Sadece idealler yetmez, güç gerekir.” Bugün gelinen noktada ise benzer bir eşikteyiz. 2026, eski düzenin meşruiyetini kaybettiği; yeni düzenin ise henüz tam olarak şekillenmediği bir geçiş anıdır. 1848 nasıl ki 1871’e, yani Bismarck’ın “demir ve kan” siyasetine zemin hazırladıysa, günümüz krizleri de üretime, stratejik otonomiye ve sert güç unsurlarına dayalı yeni bir dünya düzeninin habercisi olabilir.

Cem Gürdeniz