ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ
Geçen yazımızda incelediğimiz Demokrat Parti Dönemi’nin tartışmalı boyutlarını bu yazımızda ele alacağız.
4.1 Tartışmalı Boyutlar
Cumhuriyetin ilk 27 yılında hüküm süren ve cumhuriyet rejiminin kurumlarını barındıran tek parti yönetimi, kendini koruyabilmek amacıyla sıkı bir kontrol mekanizması oluşturmuş ve devlet örgütünün tamamına seçkin ve bürokratik bir dünya görüşü hâkim olmuştur. Çağdaşlaşma parolasıyla yola çıkan bu zümre; ülke ve halk için neyin iyi neyin kötü olduğuna cahil ve gelenekçi köylülerin karar veremeyeceğini ve bu konuda kolayca aldatılabileceklerine inanmıştır.
Tek Parti iktidarı kendisini toplumun modernleşmesinde tek ve vazgeçilmez olarak gördüğü için, resmi söylemin dışında bir ifadeye yaşam hakkı tanımamış, dolayısıyla bu dönemde sosyolojik anlamıyla, dönüşümü sağlayacak gerçek manada ne merkez ne de çevre Türkiye’de oluşamamıştır. Tek parti iktidarı tarihsel sürece uygun ilerleyen tepeden inmeci modernizasyon hareketinin kimi uygulamalarının, taban tarafından içselleştirilmediği ve tabanın devlet ve toplum içerisindeki rolü noktasında önemli bir muhalefeti barındırdığı gerçeğini ya görememiş ya da göz ardı etmiştir.
1950–1960 tarihsel aralığında yaşanan Demokrat Parti iktidarı uygulamaları daha sonraki süreçte; siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda önemli etkiler yarat- mıştır. Bu eksende, Demokrat Parti’nin özgürlükçü demokratik düzen ve liberal ekonomi söylemleriyle geldiği iktidardaki uygulamaları ve bu uygulamaların etkileri üzerinde durulmuştur. DP’nin1950 yılında başlayan iktidar sürecinde ilk dört yıl ekonomik ve demokratik dönüşüm açısından önemli bir evreyi temsil etmiş, 1954 yılından itibaren ekonomik verilerin tersine dönüşü ve muhalefetin sert söylemleri, DP’nin tutum ve uygulamalarında söylemleriyle uyuşmayacak ölçüde sapmaları doğurmuştur. Türkiye aynı filmi 41 yıl sonra tekrar izlemektedir.
Özellikle tek parti iktidarı dönemi bürokratik unsurların ve üniversite öğretim üyelerinin sert muhalefeti karşısında daha da sertleşen DP, devleti ve top lumu kontrol altına alma noktasında daha totaliter bir yönetim anlayışına bürün müştür. Bu dönem ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yapılanma günümüz Türki ye’sinin ortaya çıkmasında önemli bir role sahiptir. Kapitalist sistemin kurum ve kültürüne sahip olmadan yaşanan ekonomik dönüşüm, dış politikada ABD eksenli bir yaklaşım, siyasal hayatta patronaj ve tek adam anlayışına bağlı siyaset anlayışı ve iktidar-muhalefet ilişkilerinde yaşanan kırılmalar, günümüz siyasal, sosyal eko nomik ve kültürel yapısının ortaya çıkmasında belirleyici unsurlar olmuştur.
II. Dünya Savaşı sonrası kurulan tüm partilere rağmen, Türkiye’de hâkim olan devletçi ve tekçi anlayışın sona ermesini sağlayan değişim sürecini, DP’nin kurulması ve geniş bir halk desteğine sahip olması başlatmıştır. Bu süreçte Anadolu’da birçok kişi; DP’nin üyelerine sağladığı kişisel çıkar seçeneğinden yararlanmak ve hatta bu seçkinlerin yerine geçmek amacıyla, siyasal parti üyeliğinin anlamını bilmeden DP’ye yönelmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrası, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (24 Mayıs 1946), Liberal Demokrat Parti (11 Mart 1946 ), Çiftçi ve Köylü Partisi ( 24 Nisan 1946 ), Türkiye Sosyal Demokrat Partisi (26 Nisan 1946), İslâm Koruma Partisi (19 Temmuz 1946), Türk Muhafazakâr Partisi (8 Temmuz 1946), Türkiye Yükselme Partisi (3 Temmuz 1946), Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi (30 Eylül 1946) gibi adlarında da anlaşılacağı gibi, değişik amaçlarla pek çok parti kurulmuş, ancak bunlar genellikle siyasal yaşamda etkin olamamış, tabela partisi olarak kalmışlardır. (Bkz: Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Çağdaşlık Yolunda Yeni Türkiye (10Kasım 1938 – 14 Mayıs1950), 4. Kitap, I.Bölüm, Bilgi Yayınevi, Ankara 1999, ss.223–225.)
DP programı iki ana görüşe vurgu yapmıştır. Partinin siyasal hedefi ülkede demokrasinin evrensel boyutta gerçekleşmesini sağlayarak, temel hak ve özgürlükleri genişletmektir. Bunların yanında dernek kurma özgürlüğü ve tek dereceli seçim sistemi talep edilmiş ayrıca seçim güvenliği üzerinde önemle durulmuştur. Ekonomik alanda ise, özel girişimin ve sermayenin ekonominin temel unsuru olduğu belirtilmiştir. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, 1859–1952, Arba Yayınları, İstanbul 1995, s.662)
CHP döneminin dinsel gruplara karşı yürüttüğü katı politika ve laiklik anlayışına karşın, DP’nin dine daha hoşgörülü yaklaşımı, köylü ve taşralıların bu yeni partiyi desteklemelerinde diğer önemli bir vesiledir. DP, aynı zamanda tek parti döneminin otoriter uygulamalarına ve bürokrasiye de karşı bir hareket olarak ortaya çıkmış ve bu nedenle de aynı görüşleri paylaşan geniş kitlelerin desteğini sağlamıştır. Yükselen muhalefetin DP çevresinde toplanmasında, yöneten-yönetilen ikiliğinin netleşmesi de önemli paya sahiptir. (Birsen Örs, Türkiye’de Askeri Müdahaleler, Der Yayınları, İstanbul 1996, s.151.)
Bu dönemde Batı ittifakı içerisine giren Türkiye’de, bir yandan ülkenin savunma anlayışı, ordunun yapısı ve savunma kurumları, bu yeni yapının gerekleri doğrultusunda şekillenirken, ortaya çıkan bu yeni yapı, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sivil-asker iktidar ortaklığının sona ermesine ve askeri bürokrasinin bu ortaklığın dışında kalmasına sebep olmuştur. Batı dünyası 19. yüzyılda kültürel ve sosyal gelişimin bir sonucu olarak bu dönüşümü gerçekleştirerek modern demokrasinin bel kemiğini oluşturmuştur. Batı dünyasında 19. yüzyılda yaşanan bu rekabet, Türkiye’de ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında başlayabilmiştir…
-
1954 sonrası DP’nin otoriterleştiği iddiaları (Hale & Özbudun, 2010).
Ülkenin genel bir refah ortamına girmesiyle oluşan ve 1954’e kadar süren umut havası seçimlerin ardından dağılmaya başladı, yerini iktidarın otoriter uygulamalarıyla karamsarlığa bıraktı.
1954 sonrası DP’nin otoriter eğilimlere yönelmesi ekonomide oluşmaya başlayan durgunluk, enflasyonun artışı, büyümenin durması, iktidara karşı yürütülen etkili muhalefetten bağımsız düşünülemez. DP lideri Adnan Menderes 1958’de yapılması gereken seçimlerin 1957’ye alınmasını sağlayarak, ekonominin daha da kötüleşebileceği bir zamandan önce sandığı seçmenin önüne koyarak DP’yi kurtaracağını düşünse de oyları 10 puan geriledi.
DP’nin seçim sonrası otoriter uygulamaları artarken, ülke ekonomisindeki kötüleşmenin sorumlusu olarak muhalefet görüldü, muhalefet baskıcı yöntemlerle susturulmaya çalışıldı.
DP aydınlar, basın, sivil toplum örgütleri ve üniversiteleri kendisine karşı potansiyel bir tehdit unsuru olarak görerek daha da otoriterleşti, sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyarak, DP’yi iktidardan uzaklaştırıldı.
-
6–7 Eylül 1955 Olayları hem devletin rolü hem de güvenlik kurumlarının sorumluluğu açısından hâlâ tartışmalıdır (Dilek Güven, 2006).
6-7 Eylül Olayları veya İstanbul Pogromu, İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen organize toplu saldırıya literatürde verilen isimdir. NATO’nun gayrinizami harp teşkilatı Gladio’nun Türk kolu olan Seferberlik Tetkik Kurulu ve günümüz Millî İstihbarat Teşkilatı’nın selefi olan Millî Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak örgütlendiği iddia edilmiştir. (“6-7 Eylül yağma olayları bir MİT organizasyonu”. Sabah. 2 Şubat 2009.) Ayrıca o dönemde Seferberlik Tetkik Kurulunda görev yapan ve daha sonra Özel Kuvvetler Komutanlığına kadar yükselen Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu “Askeri ve Siyasi Anılarım” başlıklı iki ciltlik anılarında örtülü olarak kendisinin de dahil olduğu bir teşkilat tarafından yapıldığını ifade ettiği 6-7 Eylül olayları hakkında Gazeteci Fatih Güllapoğlu’nun 1991’de yayımlanan ‘Tanksız, Topsuz Harekât’ isimli kitabında aynen şu sözleri ifade etmiştir:
Sabri Yirmibeşoğlu: “– Sonra 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak…”
Fatih Güllapoğlu: “– Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül olayları mı?”
Sabri Yirmibeşoğlu: “– Tabii… 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?
Fatih Güllapoğlu: “– Evet Paşam!”
Olaylar, bir önceki gün Türk basınında çıkan ve Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik, Yunanistan’daki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklenir. Sonradan yakalanan bir Türk konsolosluk yetkilisi, bombayı olayları kışkırtmak için kurguladıklarını itiraf eder ancak Türk basını bunu görmezden gelerek bombanın Yunanlılar tarafından atıldığını iddia eder.
• 27 Mayıs 1960 Darbesi, bir “restorasyon” mu yoksa “kopuş” mu olduğu bakımından literatürde ikiye ayrılır.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe olan 27 Mayıs 1960 Darbesi darbeye taraftar olan ve karşı olan kesimlerce 27 Mayıs Askerî Müdahalesi, 27 Mayıs İhtilali veya 27 Mayıs Devrimi olarak da anılmaktadır. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır. 37 küçük rütbeli subayın planları ile Tümgeneral Cemal Madanoğlu’nun komutanlığında icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki Komuta Kademesinin etkisiz hâle getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı hükûmet üyeleri tutuklanmıştır. 235 general ve 3.500 civarında subay emekliye sevk edilmiş, üniversitede bulunan 147 öğretim üyesi görevden alınmış ve bazı üniversiteler kapatılmıştır. Ayrıca 520 savcı ve yargıç görevden alınmıştır.
Üyesi olduğum bir fikir grubu (Poyraz Mavi Vatan) için yapacağım sunum hazırlıkları sırasında yürüttüğüm araştırmalarda Cunta üyesi subayların neredeyse tamamının Kore Tugayında görev yapmış olması dikkatimi çekmişti. Bu vesile ile Güney Kore’de 16 Mayıs 1961 tarihinde Park Chung-hee ve diğer Askerî Devrim Komitesi üyeleri tarafından gerçekleştirilen askerî darbeye, Yunanistan’da 21 Nisan 1967’de gerçekleştirilen ve “Albaylar Cuntası” olarak bilinen askeri darbeye de dikkatinizi çekmek isterim.
Darbe sonrasında her biri en az üç dil bilen, öğrenci olarak Millî Mücadeleye katılan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında eşkıya takibi ve isyan bastırma harekatına katılmış yüzlerce subayın zorla emekli edilerek yerine yarım yamalak İngilizce dışında başka dil bilmeyen NATO oryanteli subayların getirilmesi de açıklığa kavuşturulması gereken bir husus olsa gerek. Benim inancım bu darbelerin komünizmle amansız bir mücadeleye! Girmiş olan ABD’nin dost ve müttefik ülke ordularını örgütleyerek komünizm tehlikesi altındaki ülkelerde sivillerin yapabileceği hataları! Önleme çabasından başka bir şey olmadığı yönündedir.
Devam edeceğiz.
Temel Er Ersoy



