Türkçenin Bin Yıllık Nehrinde Kimlik ve İstiklal Mücadelesi

13 Mayıs 1277 tarihi, Anadolu’nun tozlu siyaset sahnesinde yalnızca bir fermanın mürekkebinin kuruduğu gün değil; aslında Türkçenin öz yurdunda kazandığı ilk büyük hukuk mücadelesinin sembolüdür. Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler” emri, Moğol baskısının gölgesinde kıvranan, Selçuklu mirasının paylaşıldığı bir dönemde dile getirilmiş en somut kimlik beyanıdır. Bu çıkış, Farsçanın estetik bir zırh gibi sarayı kuşattığı, Arapçanın ise ilmin ve dinin sarsılmaz otoritesi olarak her türlü akademik zemine hâkim olduğu bir çağda, Türkçeyi resmî iradenin merkezine yerleştirmiştir. Tarihçiler için bu hamle, Anadolu’da siyasal birliğin dil üzerinden kurulma çabasının en erken ve en cüretkâr örneğidir. Dilbilimciler cephesinde ise bu ferman, Türkçenin sadece bir “sokak dili” olmaktan çıkıp kamusal ve idari bir kimlik kazanma sürecinin miladı olarak kabul edilir.

Mehmet Bey’in bu kararı, sıradan bir milliyetçi refleksin çok ötesinde, dönemin reelpolitiğiyle harmanlanmış derin bir stratejidir. Selçuklu aristokrasisinin kültürel hegemonyasından kopmak ve kendi Türkmen tabanına doğrudan hitap edebilmek için siyasal meşruiyetini dilsel bir zemine oturtmuştur. Türkçenin bu topraklardaki yürüyüşü kuşkusuz Karamanoğlu ile sınırlı değildir. Dilin kökleri, 8. Yüzyılın Orhun Yazıtları’nda karşımıza çıkan o kristalize olmuş, sentetik ve yüksek retorikli üsluba kadar uzanır. Daha o dönemde “kut”, “töre” ve “il” gibi kavramlarla devlet felsefesini ve toplumsal ahlakı formüle edebilen bu dil, Uygur sahasında Maniheizm ve Budizm ile kavram hazinesini genişletmiş, Karahanlılar döneminde ise Kutadgu Bilig gibi eserlerle felsefi ve didaktik bir olgunluğa erişmiştir.

Ancak Anadolu’ya göçle birlikte, Selçuklu sarayının Fars kültürüne olan hayranlığı, Türkçenin bir “bilim ve sanat dili” olarak kurumsallaşmasını geciktirmiştir. Karamanoğlu fermanı bu gecikmeye vurulan bir neşterdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise dil, çok katmanlı bir imparatorluk yapısının gereği olarak Arapça ve Farsça ile öylesine yoğun bir alışverişe girmiştir ki ortaya çıkan Osmanlı Türkçesi, gramer çekirdeği Türkçe kalsa da söz varlığı bakımından devasa bir sentez oluşturmuştur. Bu süreçte Divan edebiyatı dilin estetik imkânlarını zorlarken, halk ozanları ve tekke literatürü o duru, yaşayan Türkçeyi bir damar gibi koruyup bugüne taşımayı başarmıştır. 19. yüzyılda Tanzimat ile başlayan modernleşme sancıları, dil meselesini de kaçınılmaz olarak siyasi bir tartışma haline getirmiştir. Şinasi’den Namık Kemal’e uzanan sadeleşme çağrıları, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Atatürk’ün dehasında nihai ve radikal bir kurumsal kimliğe bürünmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk için dil, bir “ulus inşa” sürecinin en hayati damarıdır. 1 Kasım 1928’deki Harf Devrimi, sadece bir alfabe değişikliği değil, geniş kitlelerin okuryazarlık üzerinden modern dünyaya eklemlenme operasyonudur. Atatürk’ün 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurması, dili “yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma” iradesinin kurumsal zirvesidir. Güneş Dil Teorisi gibi arayışlar her ne kadar o dönemin konjonktürel tezleri olsa da asıl hedef Türkçeyi kendi köklerinden beslenen, modern bilimi ve felsefeyi karşılayabilen bağımsız bir yapıya kavuşturmaktı. Atatürk’ün bizzat yazdığı Geometri kitabı, bugün bile kullandığımız “üçgen”, “açı” gibi terimlerle Türkçenin kavram üretme dehasını bizzat pratiğe döktüğünün kanıtıdır.

Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü döneminde dil politikaları, “Öz Türkçe” hareketinin ve hümanist açılımın etkisiyle daha da derinleşmiştir. Bu dönemde özellikle dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması projesi (Tercüme Bürosu), Türkçenin evrensel edebiyatı karşılama gücünü test eden ve zenginleştiren muazzam bir hamledir. Köy Enstitüleri ile dilin Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar bir aydınlanma meşalesi olarak taşınması, Türkçenin kamusal bir kimlikten “demokratik bir halk dili”ne evrilmesini sağlamıştır. Bugünün penceresinden baktığımızda ise Türkçenin bin yıllık bu nehrinin karşısında yeni ve belki de daha karmaşık engeller durmaktadır. 13. Yüzyılda Farsçanın yarattığı kültürel baskının yerini bugün küresel ölçekte İngilizce almıştır.

Bilim, akademi ve teknoloji dünyasında İngilizcenin hegemonyası, Türkçenin kavram üretme hızını ve düşünce ufkunu daraltma riski taşımaktadır. Bunun yanı sıra, dijital mecraların dayattığı, gramerini ve derinliğini kaybetmiş, fragmante olmuş bir konuşma diliyle karşı karşıyayız. Dilbilimcilerin bir “sosyolinguistik erozyon” olarak nitelediği bu durum, Türkçenin tarihsel sürekliliğini tehdit etmektedir. Türk Dili Bayramı, işte tam da bu noktada sadece geçmişi yâd eden bir anma günü değil; dilin bugünkü durumuna dair eleştirel bir muhasebe, geleceğine dair ise kararlı bir irade beyanı olmalıdır. Türkçeyi, Orhun’un vakur sesinden, Karamanoğlu’nun fermanından ve Cumhuriyet’in aydınlanmacı ruhundan besleyerek çağdaş dünyanın kavramlarıyla esnetmek, bugün hem akademinin hem de her bir konuşucunun en temel kültürel misyonudur. 13 Mayıs, Türkçenin bin yıllık mirasına sahip çıkarken, onu yarının düşünce dünyasında da egemen kılma sorumluluğumuzu hatırlatan en güçlü çağrıdır.

Umut Meriç Berberoğlu