Cumhuriyetin çelik kolu

Demiryolları yalnızca bir ulaşım sistemi değil, Cumhuriyet’in kalkınma iradesinin simgesidir. Peki bugün bu mirasa aynı bilinçle sahip çıkabiliyor muyuz?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınma hamlesini başlatan Gazi Mustafa Kemal Atatürk için Onuncu Yıl Marşı yalnızca bir marş değil, bir vizyon metniydi.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.

Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Ana yurdu dört baştan.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

“Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” dizesi, genç Cumhuriyet’in en somut hedeflerinden birini ifade ediyordu.

İstiklal Harbi’nin yorgunluğunu henüz üzerinden atamamış, yoksul ve imkansızlıklarla çevrili bir ulus; kısa sürede binlerce kilometrelik demiryolu inşa etti.

Anadolu’nun dört bir yanına uzanan raylar yalnızca çelikten ibaret değildi.

Onlar; inancın, azmin ve millî ülkünün sembolüydü. Demiryolu o yıllarda devletin damarları, ekonominin can suyu ve birliğin harcıydı.

Aradan geçen yaklaşık bir asırda demiryollarının işlevi ve algısı değişti.

Ulaştırma araçları arasında trenler, günümüzde ekonomik ve güvenli yapısıyla önemli bir yere sahip.

Özellikle 2000’li yıllarla birlikte yeniden yapılanma sürecine giren demiryolları, “Yüksek Hızlı Tren” projeleri ve turistik seferlerle yeni bir ivme kazandı.

Tren yolculuğu artık yalnızca bir ulaşım tercihi değil; aynı zamanda bir deneyim. Doğanın içinden ağır ağır ilerleyen bir trenin penceresinden manzarayı seyretmenin kendine has bir huzuru var.

Ancak ideal ile uygulama her zaman örtüşmeyebiliyor.

Geçtiğimiz günlerde Ankara’ya yaptığım yolculukta tercihim “Yüksek Hızlı Tren” oldu.

Bilet alım süreci sorunsuzdu. Ne var ki işletme aşamasında bazı aksaklıklar dikkat çekiciydi.

Personelin iyi niyetli yaklaşımına rağmen kılık kıyafetleri iyileştirilmesi gerekmektedir.

Trenlerin temizlik durumu ve özellikle ortak kullanım alanlarındaki eksiklikler göze çarpıyordu.

Kapalı devre yayınlarda sürekli tekrar eden reklamlar ise rahatsızlığın ayrı bir boyutuydu.

Daha önemlisi, güzergaha ilişkin bilgilendirici içeriklerin yokluğu düşündürücüydü. Oysa tren yolculuğu yalnızca bir yerden bir yere gitmek değildir; geçtiğiniz coğrafyayı tanıma fırsatıdır.

Tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleri yolcuya aktarmak neden mümkün olmasın? Genel kültür eksikliğinden yakındığımız bir toplumda, böylesi bir imkanın değerlendirilmemesi ciddi bir kayıp değil midir?

Gece 22.00’ye konan son seferin ve sekiz saat süren yolculuğun, konfor ve insan sağlığı açısından daha özenli planlanması gerektiği de ayrı bir gerçektir.

Öte yandan kültürel mirasımız olan, bugün atıl durumda bulunan tren istasyonları meselesi de önemlidir.

Bu yapılar ayrılıklarımızın, kavuşmalarımızın; sevinçlerimizin ve hüzünlerimizin tanıklarıdır. Kısacası ortak hafızamızdır. Her bölgedeki istasyon, o yörenin tarihi ve kültürel özellikleri dikkate alınarak yaşayan mekanlar haline getirilmelidir.

Aynı gün akşam haberlerinde, yetkililerin Türkiye’nin demiryolu tecrübesiyle Asya ve Afrika ülkelerine örnek olduğuna dair açıklamalarını izledim. Elbette bu olumlu bir söylem. Ancak örnek olmak, önce kendi standartlarımızı sürekli yükseltmeyi gerektirir.

Yürütülen projeler elbette kıymetlidir. Fakat demiryolu bu ülkenin hafızasında sıradan bir ulaşım sistemi değildir.

O, Cumhuriyet’in kalkınma iradesinin simgesidir ve çağın beklentilerini karşılamak zorundadır.

Sorulması gereken soru şudur:
Demiryollarını gerçekten Cumhuriyet’in “çelik kolu” olarak mı görüyoruz, yoksa yalnızca nostaljik bir hatıra olarak mı anıyoruz? Ya da hazineye gelir kapısı olarak mı değerlendiriyoruz?

Son sözse: Rayların üzerinde ilerleyen yalnızca trenler değildir; bir ülkenin vizyonudur.

İsmet Hergünşen