1960-1980 ASKERİ MÜDAHALELER DÖNEMİ
5. 1960–1980 Arası Müdahaleler ve Sistem Krizi
5.1. 1960 Darbesi
1950’li yılların sonlarına doğru ordunun DP iktidarından memnun olmadığını duyan Adnan Menderes’in çevresine “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim.” dediği iddia edilerek ordu mensupları aşağılanmaktaydı. Yassıada Yargılamaları sırasında Refik Koraltan’ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, mahkeme başsavcısının Menderes’e bu konuyu sorması üzerine Menderes’in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir? Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir. (Belge, Murat (29 Mayıs 2009). “27 Mayıs üstüne bir kitap)
Cunta yönetimi tarafından darbenin nedeninin Menderes hükûmetinin uygulamaları ve çıkardığı yasalar olduğu ileri sürülmüştür. Milli Birlik Komitesi (MBK); darbeyi, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamaları durdurmak için yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca kimi subayların DP iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiğini düşündüğü iddia edilmiştir. (Turkey.” Encyclopædia Britannica. 2008.)
DP anayasa ihlalleriyle suçlanmıştır. Adnan Menderes’in üniversite çevrelerine “kara cübbeliler” olarak hitap ettiği ve bunun yayımlanmaması için basına yasak koyduğu iddia edilmiştir. Ancak Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek vermişlerdir. (Altemur Kılıç, Üç Kurban, Cumhuriyet Gazetesi)
Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika’dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Alüminyum, İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Sovyetler Birliği’ne üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Sovyetlerle yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı. Nitekim, Demokrat Parti’nin devamı olan ve “Demokrat Parti’nin Yedek Takımı” adıyla anılan Adalet Partisi, darbeden 5 yıl sonra yapılan seçimlerde 1965 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Adnan Menderes döneminde projesi yapılıp da kredi yokluğundan gerçekleştirilemeyen bu projeleri Sovyetler Birliği’nden alınan proje kredileriyle bitirmiştir. ( “Darbe olmasaydı, Menderes Rusya ile işbirliği yapacaktı”, 24 Mayıs 2008 tarihli Star gazetesi ) Nitekim Süleyman Demirel Hükümetine yönelik 12 Mart 1971 Muhtırasının sebebinin de bu projeler olduğu iddia edilir. Harekâtın başına geçen Yüz ellilikler listesinde yer alan Uşaklı Madanoğlu Mustafa’nın oğlu Cemal Madanoğlu, bu iddialara dair şöyle konuşmuştu:
“27 Mayıs’ın saygın generali Cemal Madanoğlu’na, darbeden 28 yıl sonra, 1988 yılında soruluyor: “CIA, 27 Mayıs 1960 darbesinin içinde miydi? “İşte ünlü General Madanoğlu’nun cevabı: “CIA işe sonradan el attı. Ve ordunun içine girdi.” (Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, Bilgi Yayınevi 35-40) Bu açıklama benim tezimi destekler nitelikte. Darbeyi CIA Kore’deki Türk Subaylarını örgütleyerek gerçekleştirmiş ve Madanoğlu’nu da kontrol edebilecekleri düşüncesiyle hareketin başına getirmişlerdi. Ancak Madanoğlu yaklaşık 30 yıl sonra aydınlanmış ve gerçeği görmüştü. Madanoğlu; Kenan Evren liderliğinde gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi’ni eleştirmiştir. 12 Eylül’ü nasıl değerlendiriyorsunuz sorusuna şu cevabı vermiştir: “CIA, 27 Mayıs’tan sonra gözlerini açtı. Bize sicil verir hale geldi. Amerikan müşavirleri gelir hakkımızda rapor tutardı.
Evren, zaten bir Hocazade. Bahsettiği ayetler, hadisler hep aileden aldıkları. Genel sağa kayma, ordu da vagon gibi gitti bu sağa kayışın arkasına takılıp.” (Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun Anıları. Madanoğlu ile Röportaj. Kaynak Yayınları. Ocak 2019. s. 315) Oysa darbenin hazırlıkları çok önceden hazırlanmıştı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde zafer kazanan DP, Meclis çoğunluğundan yararlanarak TBMM’nin 30 Haziran 1950 tarihli oturumunda verilen karar çerçevesinde Kore’ye asker gönderir ve kaderin bir cilvesi olarak sonunu da hazırlar. 18 Şubat 1952’de de NATO üyesi olur. Hemen ardından NATO’cu yapılanma işe koyulur; 1954’te İstanbul’da Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay’ın kurduğu komiteye Faruk Güventürk, Ahmet Yıldız, Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı ve Necati Ünsalan gibi genç subaylar katılmışlardır.
Ankara’da ise Talat Aydemir, Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes’in yaveri Adnan Çelikoğlu, Sezai Okan, Osman Köksal ve yandaşları ayrı bir komite kurmuşlardır. 1957’de İstanbul ve Ankara’daki iki komite birleşmiştir. (Aslandaş, Alper Sedat (1995). Popüler Siyasî Deyimler Sözlüğü. İstanbul: İletişim) Bu arada CHP’nin 1959 yılındaki XIV. kurultayında, ülkenin acilen ihtiyaç duyduğu bazı değişiklikler için çaba gösterilmesi kararlaştırıldı. “İlk Hedefler Beyannamesi” adıyla hazırlanan bildirinin, 1961 Anayasası’nın temelini oluşturduğu ileri sürülür. Bildiri metnindeki başlıklar şu şekildeydi:
1. Eşit Muamele,
2. II. Meclis,
3. Anayasa Mahkemesi,
4. Nisbi Temsil Usulü,
5. Yüksek Hakimler Şurası’nın kurulması,
6. Memurlar Kanunu’nun düzenlenmesi,
7. Baskıdan uzak tutulan bir basın
rejiminin kurulması,
8. Üniversite muhtariyeti,
9. Sosyal Güven ve Sosyal Adalet esaslarının teminat altına alınması, 10. Yüksek İktisat Şurası’nın kurulması. (Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı)
Darbe sabahı radyodan okunan ilk bildiri şöyleydi;
“Sevgili vatandaşlar! Dün gece yarısından itibaren, bütün Türkiye’de, deniz-hava-kara Türk Silahlı Kuvvetleri, el ele vererek, memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket, Silahlı Kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde, kansız başarılmıştır! Sevgili vatandaşlarımızın sükûn içinde bulunmalarını ve resmi sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin sokağa çıkmamalarını rica ederiz.”
27 Mayıs sabahı, askerler; İstanbul Üniversitesi’nden Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Naci Şensoy, Ragıp Sarıca, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı ve İsmet Giritli’yi askerî bir uçakla Ankara’ya getirmişlerdir. 28 Mayıs günü komisyona Ankara’da iştirak eden Muammer Aksoy, İlhan Arsel ve Bahri Savcı ile birlikte yeni bir anayasa taslağını hazırlamak için çalışmalara başlamışlardır. Başkanlığına getirilen Sıddık Sami Onar’ın adıyla “Onar Komisyonu” olarak anılmıştır. (Eroğul, Cem. “Bahri Savcı’nın Ardından”. Mulkiyedergi. 25 Kasım 2015)
Sonuç olarak Türkiye yeni bir döneme girmiş, yeni anayasa toplumsal özgürlükleri genişletmiş, fakat aynı zamanda siyasal parçalanmayı ve ideolojik kutuplaşmayı hızlandırmıştır.
5.2. 12 Mart 1971 Muhtırası
12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Komuta kademesi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek 32. Türkiye Hükûmetini istifaya zorlamıştır. Muhtıra, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur imzasıyla verilmiştir.
Ordunun ülkedeki terörü durduramamakla suçladığı hükûmet, bu muhtıra sonrası istifa etmiştir. Başbakan olması için üzerinde uzlaşılan CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim partisinden istifa edip “tarafsız bir başbakan!” olarak 26 Mart 1971’de hükûmeti kurmuştur. Yeni hükümet ilk iş olarak 1961 Anayasası’nın özellikle temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan hükümlerinde önemli değişiklikler yapmıştır. O dönemde 13 yaşında ama az çok siyasi bilince sahip bir ortaokul öğrencisi olarak gelişmeleri ve tartışmaları izliyor, hem müdahaleyi alkışlayanların hem müdahaleden umduğunu bulamayan sertlik yanlıların, hem de başta sevgili ağabeyim Deniz Teğmen Bülent Ersoy ve çoğunu tanıdığım ve çok sevdiğim sınıf arkadaşları gibi müdahalenin tokadını yiyenlerin görüş ve düşüncelerini biliyordum. Nihat Erim’in cılız ve yavaş sesiyle
radyodan yaptığı konuşmalarındaki;” Ortada kırık bir vazo var. Bu vazoyu hep birlikte tamir ediciiz”, “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapiciiz.”, “Bugünkü anayasa Türkiye için lükstür, bol gelen ceketi bünyeye uygun hale getiriciiz”, “Tedbirler bir balyoz gibi kafalarına inecektir!” gibi söylemlerini dinliyordum.
1970’li yılların sol cenahının en yoğun tartışma konusu ve hatta yarılması MDD (Milli Demokratik Devrim) ve SD (Sosyalist Devrim) hakkındaydı. Türkiye’de 1970’li yıllarda askerî bir müdahale ile sosyalist devrimin gerçekleşmesi gerektiği düşüncesi, 12 Mart Muhtıra sürecinde önemli rol oynamıştır. İçinde benim aile fertlerimin de bulunduğu pek çok insan bu görüşteydi. “Milli Demokratik Devrim” olarak adlandırılan bu düşünce, Doğan Avcıoğlu’nun başı çektiği Yön ve Devrim dergilerinde savunulmaktaydı. Doğan Avcıoğlu’nun yazıları ve kitapları ordu içerisindeki bazı genç subaylar tarafından benimseniyordu. Çeşitli cunta planları yapılıyor ve lider olarak Muhsin Batur ve Faruk Gürler görülüyordu. Ancak Faruk Gürler ve Muhsin Batur bu planlara yaklaşmamış ve Millî Demokratik Devrim taraftarı sol görüşlü
subayları 12 Mart Muhtırası sonrası tasfiye etmişlerdir. Bu noktada merhum ilkokul öğretmeni sevgili babamı anmadan geçemeyeceğim. Bolu’nun Mudurnu ilçesindeki mütevazı evimiz yaz tatillerinde arkadaşlarını da alarak tatile gelen üniversite öğrencisi iki ablam ve Deniz Harp Okulu öğrencisi iki ağabeyimle şenlenir, ev adeta bir seminer havasına bürünürdü. Ben onları aslında sebepsiz yere çok sever, her hareketlerini ve sözlerini dikkatle izlerdim. Tartışma konuları çok güncel ve çok naifti. “Devrim işçiden mi yoksa köylüden mi başlamalıydı”” Doğan Avcıoğlu neler söylüyordu”, “MDD mi yoksa SD mi desteklenmeliydi “, MDD gerçekleşirse hareketin lideri hangi komutan olmalıydı” vs. Bilge babam bütün bu tartışmaları uzaktan dinler ve onlara yavaş olmalarını, Komutanlarının da düzenin adamı olduğunu ve ilk fırsatta onları satacağını söyler ve onlara sık sık Fransız İhtilali’nin önemli simalarından Danton’un “ihtilal saturn gibidir, kendi evlatlarını yer” sözünü tekrarlardı. Haklı çıktı. Hem komutanları onları sattı hem de aralarındaki sınıf arkadaşı ajanlar.
12 Mart 1971 Darbesi’ne giden yolda neler olduğuna da bir bakalım.
Kanlı Pazar olarak tarihe geçen 16 Şubat 1969 günü, ABD’nin Akdeniz’de görevli gücü 6. Filo’nun İstanbul’da demirlemesini protesto için Taksim’e yürümek üzere 76 gençlik örgütü Beyazıt Meydanı’nda toplanmış ve göstericiler ABD’nin sadık hizmetkarı sağcı grupların taşlı sopalı bıçaklı saldırısına uğramıştı. Mehmet Şevket Eygi gibi yazarların azmettirmesi, Komünizmle Mücadele Derneği ve Millî Türk Talebe Birliğinin öncülüğünde gerçekleşen ve aralarında son 25 yılın önemli bazı şahsiyetlerinin de bulunduğu olaylarda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçi gençler bıçaklanarak öldürülmüş, yaklaşık 200 kişi yaralanmıştır.
Amerikan Dışişleri Bakanlığının belgelerine göre, 19 Mayıs 1969 akşamı Ankara’daki bir Merkezî İstihbarat Teşkilatı görevlisinin Washington’a gönderdiği mesajda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahaleye 16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyordu. O gün Cumhurbaşkanı Sunay, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bir hayli uzun bir görüşme yapmıştı. Bu görüşme sonrası ordunun anayasa değişikliğini istemediği saklanamaz bir gerçek hâlini almış, gazetelere de yansımıştı. ( “Radikal-çevrimiçi / Türkiye / 1969’da darbenin yanından dönülmüş”) 9 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir-komuta zinciri dışında gelişen bir darbe teşebbüsü yaşandı. Planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak (bizimkiler onu Mukbil Özyörük olarak ve gazeteci kimliğiyle tanıyor, MDD yanlısı biri olduğunu düşünüyorlardı. Harbiyelilerin birkaç toplantısına katılmış ve kendisini pek sevdirmişti. Ajan olduğunu öğrendiklerinde de çok gülmüşleri. Gülmek devrimci bir eylemdir netekim) ve Mehmet Eymür’ün de bulunduğu Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün’e haber vermesiyle akamete uğratıldı. Neticede Muhtıra, 12 Mart 1971 günü saat 13.00’te TRT radyolarından okunan bildiri ile ilan edildi.
Muhtıranın ardından öncelikle 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünde adı geçen subaylar emekliye sevk edildi (ağabeyim de bu furyada “sicilen emekli” edildi”; ardından Süleyman Demirel yönetimindeki AP hükûmeti iktidardan çekildi. Nihat Erim tarafından partilerüstü bir ‘reform hükûmeti’ kuruldu. Nisan ayında 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Sol örgütlere karşı başlatılan Balyoz Harekâtı ile bu örgütlerle bağlantılı olsun olmasın sol çevreden kişilere karşı tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları başladı. 1971 ve 1973’te 1961 Anayasası’nın özgürlükçü karakterini ciddî bir biçimde zayıflatan anayasa değişiklikleri yapıldı.
Muhtırayı veren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, orgeneral rütbesindekiler hariç 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne adı karışan başta Tümgeneral Celil Gürkan olmak üzere tüm subayları resen emekliye sevk etti. 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün de bu teşebbüse adı karışan Devrim yazarlarını Ziverbey Köşkü’nde Millî İstihbarat Teşkilatı vasıtasıyla sorguya çekti. Bu sorgularda, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’un da 9 Mart hareketine önce destek verdikleri fakat sonra istihbarat bilgileri Genelkurmay Başkanı Tağmaç’a ulaşınca desteklerini geri çektikleri ortaya çıktı.
12 Mart Muhtırasıyla aslında ana hedef iktidarı düşürmek değildir. Ordunun içinde bulunan parçalanmaları ortadan kaldırmaktır. Çünkü 9 Martçılar darbe yapma düşüncesindeyken Genelkurmay Başkanı Tağmaç, verdiği beyanlarda ortaya koyduğu üzere hükümete darbe yapmak niyetinde değildir. Aslında muhtıranın üçüncü maddesini yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türkiye’yi korumak görevi nedeniyle böyle bir yola başvurduğu gerekçesini iki şekilde yorumlamak mümkündür. İlk olarak kamuoyunda ya da siyasi kanattan gelebilecek tepkileri engellemeye yöneliktir. İkinci olarak ise ordu içindeki bölünmenin tehlikeli bir durum olmasıdır.
Ordunun darbeden yana olan grubunun varlığı 15 Mart itibariyle re ’sen emekli edilmek suretiyle tasfiye edilirken iktidardan yana memnun olmayanların da tepkileri hafifletilmiştir. Devlet içi hizipleşme, öğrenci hareketleri ve artan şiddet ortamı muhtıranın gerekçeleri olarak sunulmuştur. Ancak bazı tarihçiler, bunun Soğuk Savaş dengeleriyle doğrudan ilişkili olduğunu öne sürer (Kahraman, 2010).
Temel Er Ersoy



