18 Mart 1915’te emperyalist deniz gücü, Çanakkale’de mayın ve namlu kardeşliği karşısında çöktü. 2026 Körfez savaşında ise İran SİHA ve balistik füze kardeşliği karşısında yeniden sınanıyor.
Deniz harp tarihi çoğu zaman denizlere hükmeden büyük donanmaların başarı hikâyeleri üzerinden anlatılır. 19. yüzyılda İngiliz Kraliyet Donanması, 20. yüzyılın ikinci yarısında ise ABD Donanması bu anlatının merkezinde yer almıştır. Bu donanmalar, deniz hâkimiyetini sağlayarak küresel ticaret yollarını kontrol etmiş, askeri güç intikali yapmış ve uluslararası sistem üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Deniz hâkimiyeti kavramı, bir devletin denizleri askeri ve ticari amaçlarla serbestçe kullanabilmesi ve aynı özgürlüğü rakiplerine tanımamasıdır. Bu nedenle uzun yıllar boyunca deniz gücü büyük tonajlı savaş gemileri, uçak gemileri, dretnotlar, kruvazörler, denizaltılar üzerinden tanımlanmıştır.
Erişimi Engelleme ve Alan Yasaklama. Ancak deniz harp tarihine yakından bakıldığında farklı bir gerçek daha ortaya çıkar. Tarih boyunca zayıf güçlerin güçlü donanmalarla açık deniz muharebelerinde karşı karşıya gelerek zafer kazanması son derece nadirdir. Ancak bazen zayıf donanmalar güçlü donanmaları yenmeyi başarabilmiştir. Zayıf devletler farklı stratejiler geliştirerek güçlü donanmaları durdurmaya çalışmışlardır. Bu stratejilerin en önemlisi A2/AD (Anti-Access / Area Denial-Erişimi Engelleme/Alan Yasaklama) doktrinidir. Bu doktrinin temel amacı denizi kontrol etmek değil, düşmanın denizi kullanmasını engellemektir. Böylece güçlü donanmalar bile dar sularda ve kıyıya yakın bölgelerde ciddi risklerle karşı karşıya kalabilir.
Erişimi Engelleme, (A2), düşmanın bir harekât bölgesine yaklaşmasını veya o bölgeye girmesini engellemeye yönelik stratejileri ve silah sistemlerini ifade eder. Bu yaklaşım daha çok uzun menzilli sistemlere dayanır. Amaç düşmanı daha bölgeye ulaşmadan caydırmak veya ciddi risk altına sokmaktır. Hipersonik füzeler, balistik füzeler, uzun menzilli seyir füzeleri, uzun menzil hava savunma sistemleri, denizaltılar, uzun menzil bombardıman uçakları ve elektronik ya da siber saldırılar bu kategoride değerlendirilebilir.
Alan Yasaklama ise düşman kuvvetleri söz konusu alana girmiş olsa bile o alanda rahat hareket etmesini engellemeyi hedefleyen savunma katmanıdır. Bu yaklaşım daha çok orta ve kısa menzilli sistemlere dayanır. Amaç düşmanı bölge içinde sürekli tehdit altında tutarak harekât yapmasını zorlaştırmak veya maliyetini çok yükseltmektir. Deniz mayınları, kıyı konuşlu gemiye karşı füze bataryaları, kamikaze SİHA’lar, mini denizaltılar, kıyı topçusu, kısa menzil hava savunma sistemleri ve sürü saldırı botları bu kapsamda kullanılabilir.
Soğuk Savaş döneminde Sovyet Deniz Kuvvetlerinin 29 yıl komutanı olan Amiral Sergey Gorshkov modern deniz gücünün yalnızca suüstü gemilerinden oluşmadığını vurgulamıştır. Gorshkov’a göre kıyıdan atılan füzeler, deniz havacılığı ve denizaltılar birlikte kullanıldığında düşman filoları kıyıya yaklaşamaz hale getirilebilir. Günümüzde birçok ülke bu iki yaklaşımı birlikte kullanarak katmanlı savunma mimarileri kurmaktadır. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki sistemi, Rusya’nın Kaliningrad ve Kırım’daki savunma mimarisi ve İran’ın Hürmüz Boğazı çevresindeki savunma düzeni bu doktrinin tipik örnekleri arasında sayılabilir.
Tarihten En Güzel Örnek: 18 Mart 1915. Erişim Engelleme ve Alan Yasaklama modern teknolojiye dayalı yeni bir kavram değildir. 111 yıl önce Çanakkale Boğazında yaşanan büyük Türk Deniz Zaferi bunun en çarpıcı örneklerindendir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ekonomik olarak çökmüş, donanması zayıf ve askerî açıdan geri durumda olan Türkler, dönemin dünyanın en güçlü donanması olan Kraliyet Donanması Akdeniz Sefer Gücüne karşı mayınlar, kıyı topçusu ve coğrafyanın avantajını kullanarak büyük bir zafer kazanmıştır. Bu mücadele yalnızca bir askeri başarı değil, aynı zamanda stratejik düşüncenin bir zaferidir. Çanakkale deniz savaşı bu nedenle A2/AD doktrininin tarihsel açıdan en güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilir. Düşman armadasının Boğazı geçerek Karadeniz’e erişimi Boğazın giriş kısmında elde edilen alan yasaklama ile engellenmiştir. Bu olay yalnızca bir savaşın sonucu değildir; aynı zamanda dünya savaşının gidişatını ve uluslararası politik dengeleri etkileyen büyük bir dönüm noktasıdır. Bugün aradan 111 yıl geçmesine rağmen Çanakkale’den çıkarılan dersler modern deniz stratejisi için hâlâ büyük önem taşımaktadır.
Çanakkale Deniz Zaferinin Stratejik Arka Planı
Birinci Dünya Savaşı başladığında İngiliz Kraliyet Donanması dünyanın en güçlü donanmasıydı. İngiltere küresel ticaret yollarını kontrol eden ve dünyanın dört bir yanında deniz üsleri bulunan güneşin batmadığı büyük bir deniz imparatorluğuydu. Donanmasının gücü yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik, finansal ve siyasi bir üstünlüğü temsil ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise bu dönemde ciddi bir gerileme süreci içindeydi. Balkan Savaşları sonucunda Avrupa’daki topraklarının büyük kısmını kaybetmişti. Ekonomik yapı çökmüş, sanayi gelişmemiş ve devletin askeri gücü zayıflamıştı. II. Abdülhamit’in donanmayı 33 yıl ihmal etmiş olmasının sonucunda kurumsal kültürü ve teknik etkinliği ortadan kalkmış donanma rakibin modern savaş gemileriyle rekabet edemiyordu. Savaşın asıl amacı İngiltere’ye her alanda rakip olan Almanya’nın geri itilmesi, denizden uzaklaştırılması ve petrole erişiminin engellenmesiydi. 1911 yılından itibaren Kraliyet Donanması kömürden petrole geçmiş ve Osmanlı coğrafyası zengin kaynakları ile artık açık bir ava dönüşmüştü. Aynı durumu Almanlar da görmüş ve Osmanlıya yaklaşmıştı. Berlin Bağdat demiryolu bugünün lojistik koridorları gibi çok önemli kuvvet çarpanına dönüşmüştü. Ancak söz konusu ittifaka rağmen İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun kısa sürede çökeceğini düşünüyordu.
1915 yılına gelindiğinde 8 ay önce başlayan savaşta Batı Cephesi siper savaşına dönüşmüş ve savaş bir çıkmaza girmişti. Doğu Cephesi’nde Rusya ağır kayıplar veriyordu. İngiltere ve Fransa bu çıkmazı aşmak için yeni bir stratejik cephe açmayı düşündüler. Bu cephe Çanakkale Boğazı olacaktı. Eğer müttefik donanması boğazı geçip İstanbul’u ele geçirirse Osmanlı İmparatorluğu savaş dışı kalabilir ve Rusya ile doğrudan bağlantı kurulabilirdi. Bu durum savaşın stratejik dengelerini değiştirebilirdi. Ancak müttefik planlaması Osmanlı savunmasını ciddi şekilde küçümsüyordu.
Boğazı Zorlama Planı
Çanakkale’ye saldırı fikrinin en güçlü savunucularından biri İngiltere Bahriye Bakanı Winston Churchill’di. Churchill’e göre Osmanlı İmparatorluğu savaşın en zayıf halkasıydı ve güçlü bir donanma saldırısı ile kısa sürede teslim alınabilirdi. Ona göre modern savaş gemilerinin ateş gücü Osmanlı kıyı savunmasını kısa sürede yok edebilirdi. Planın ilk aşaması boğaz girişindeki tabyaların bombardımanla susturulmasıydı. Daha sonra mayın tarama gemileri devreye girecek ve boğazdaki mayınları temizleyecekti. Mayınlar temizlendikten sonra müttefik donanması dar boğazı geçerek Marmara Denizi’ne girecek ve İstanbul’u tehdit edecekti. Bu plan teorik olarak güçlü görünüyordu. Ancak en kritik sorun mayınların temizlenmesiydi. Çünkü boğazın dar yapısı ve güçlü akıntıları mayın temizleme faaliyetlerini son derece zorlaştırıyordu. Buna rağmen müttefikler büyük bir filo hazırladı. 5 Şubat 1915’ten itibaren Selanik ile Limni/Mondros’ta 105 parça gemi toplandı. Emperyalizm tüm gücüyle Anadolu’nun bağrına, İstanbul’un kapısına saldıracaktı. Boğazın savunmasını donanmasız Osmanlı mayın hatları ve kıyı top bataryaları ile müştereken sağlayacaktı. Aklı başında kurmaylara ve geçmişte yapılan değerlendirmelere göre Kepez ile Nara arasındaki Dar Boğazı geçmeleri neredeyse imkansıza yakındı. Ancak Churchill ve çevresi Balkan Harbindeki Osmanlı ordu ve donanmasının etkinliğine göre durum muhakemesi yapmıştı. Müttefik Donanması Türk savunmasını küçük görüyordu. Plana göre istila donanmasının muharebe gemilerinin büyük ateş gücü ile kıyı tabyaları susturulacak, kruvazör ve muhriplerin namluları mayın tarama gemilerine en büyük tehdidi oluşturan hareketli hafif toplar ve obüsleri susturacak, böylece deniz kontrolü sağlanarak mayın tarama gemileri sahaya girecek ve mayınlar taranacaktı. Sonuçta hedef Kilitbahir-Çimenlik Burnu arasındaki dar boğazda 800 metre genişliğinde bir geçiş kanalı açmak ve Marmara’ya müttefik donanmasını sokmaktı. Sefer Kuvvetleri Komutanı Amiral Carden 19 Şubat’ta ilk büyük saldırıyı başlattı. Ancak mayınları taramaları çok zordu. Türk Seyyar topları, mayın tarayıcılara izin vermiyor, yara alan ve batan tarama gemilerinin sivil personeli görevden kaçıyordu. Bahriye Bakanı Churchill, Müttefik Filo Komutanı Koramiral Sackville Carden üzerinde baskısını artırıyordu. Carden ise kendinden emindi. 2 Mart 1915 günü Churchill’e çektiği telgrafta 20 Mart’ta İstanbul’dayız, diyordu. Ancak baskılara dayanamadı ve 17 Mart günü görevinden yarıldı yerine Amiral De Robeck geçti.
Türk Savunma Sistemi
Türk savunması mayınlar ve kıyı topçusunun birlikte kullanıldığı entegre bir savunma sistemine dayanıyordu. 3 Kasım 1914- 7 Mart 1915 arasında boğazda 377 mayın ile kıyıya dik 10 mayın hattı tesis etmişti. Ancak asıl sürpriz 8 Mart’ta kıyıya paralel olarak Erenköy Koyunda Nusret gemisi tarafından dökülen 11’inci hattaki 26 mayında gizliydi. Boğaz top bataryalarında değişik çapta 230 top vardı. En iyilerinin atış menzili, 7-8 km civarındaydı. Müttefik filonun 18 muharebe gemisi ve 270 namlusuna karşılık, Anadolu ve Rumeli’de 14 sabit tabyadaki Türk toplarının sadece 82’si istila donanmasının toplarına karşılık verebilecek nitelikteydi. Cephane yarı yarıya azalmıştı. Alman yardımları dahil her olanak kullanılıyor, bataryalar, mayınlar, torpidolar büyük hesaplaşmaya hazırlanıyordu.
Boğaza 15 Şubat sonrası yapılan 10’u aşkın ağır bombardıman ve mayın tarama girişimine rağmen İngiliz ve Fransızlar mayınları tarayamıyor, Boğazın 10 mili ötesine geçemiyorlardı. 25 Şubattan itibaren başlattıkları mayın tarama harekâtı tam bir felaketti. Tarayabildikleri mayın sayısı 403 mayın içinde 15’i bulmuyordu. Balıkçı gemilerinden (trawler) bozdukları tarayıcılardaki sivil balıkçılar kısa süre sonra isyan etmişti. Yerlerine gönüllü bahriyeli personel buldular. Son derece zor bir tablo ile karşı karşıya idiler. 21 İngiliz ve 14 Fransız mayın tarayıcı gemi Türk Topçusu koruması altındaki mayın hatlarına yaklaşamıyordu. Her deneme can ve mal kaybıyla sonuçlanıyordu.
18 Mart Felaketi
18 Mart 1915 sabahı müttefik donanması 18 büyük gemi ile acımasız bir saldırı başlattı. Ancak öğleden sonra her şey bir anda değişti. Fransız muharebe gemisi Bouvet Nusret’in mayınlarına çarparak dakikalar içinde battı. Ardından sırasıyla HMS Irresistable ve HMS Ocean muharebe gemileri mayına çarparak battılar. Ayrıca 3 savaş gemisi de ağı hasar aldı. Amiral De Robeck 18 Mart akşam üzeri utanç içinde geri çekilme emri verdi. 18 mağrur savaş gemisi ile girdikleri boğazdan ancak 12 gemi ile Limni/Mondros Limanına dönebildiler. Gelibolu Kampanyasının mimarı Churchill’in Bahriye Bakanı olduğu liberal Asquith hükümeti 18 Mart yenilgisinden 2 ay sonra 25 Mayıs 1915’ de istifa etmek ve muhafazakâr parti ile koalisyona mecbur kaldı. Çanakkale denizden geçilemeyince karadan bir istilaya karar verildi ve bu macera da hezimetle sonuçlandı. 25 Nisan 1915 ve 6 Ocak 1916 arasındaki 9 ayda Gelibolu yarımadasındaki kara harekâtında 29 bin İngiliz ve İrlandalı ile 11 bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalı asker dâhil yaklaşık 58 bin Commonwealth askeri hayatını kaybetti. Bu felaket de Asquith liderliğindeki hükümetin düşmesine neden oldu ve Lloyd George Başbakanlığında muhafazakârlar iktidara geldi. Churchill, tabur komutanı olarak Yarbay rütbesinde orduya geri dönmüştü. Ama en kötüsü İngiliz maliyesinin durumuydu. Amerikan bankerlerine olağanüstü boyutlarda borçlanmışlardı. Güneşin batmadığı imparatorluk neredeyse askerlerin maaşlarını ödeyemeyecek duruma gelmişti. İrlanda iç savaşının da etkisiyle Gelibolu felaketinden sonraki dönemde sterlin %67 değer kaybetmişti. Neticede Çanakkale’de yaşanan bu yenilgi savaşın gidişatını değiştirdi. Rusya’ya yardım ulaştırılamadı, Rusya’da sonuçları bugüne kadar devam edecek komünist devrim oldu. Savaştan ayrılan Rusya yerine 1917’de ABD savaşa girdi. Churchill savaştan 15 yıl sonra büyük bozgunu Nusret’in 26 mayınına bağlayan şu demeci bir Fransız Dergisine vermişti (la Revue de Paris 1 Ağustos 1930):
‘’…Nusret gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından, diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha kesin sonuçlu hedeflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekâtını durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Çanakkale’nin geçilmesini önledi ve gene bu engeldir ki, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden, mağluplar kadar muzaffer Avrupa da sarsıldı. Kemiklerini Fransa, Belçika, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti.”
Çanakkale ve Hürmüz Benzerliği.
1915’te Çanakkale’de İngiltere ve Fransa’nın temsil ettiği emperyal deniz gücü ne ise, bugün İran cephesinde ABD ve İsrail’in temsil ettiği askeri-teknolojik üstünlüğe bağlı emperyal güç de odur. Aradan 111 yıl geçmiş olabilir; platformlar, sensörler, tahrip gücü ve menziller değişmiş olabilir. Ancak özde değişmeyen bir gerçek vardır. Emperyal güç, kendi kaba kuvvet üstünlüğüne güvenerek dar bir coğrafyaya girip iradesini dayatmak ister. Savunmadaki devlet ise açık denizde rakibini yenemeyeceğini bilir, bunun yerine geçitleri, boğazları, yaklaşma istikametlerini, limanları, ikmal noktalarını ve psikolojik eşiği hedef alır. Çanakkale’de bunun adı mayın ve kıyı topçusuydu. Bugün İran’ın uyguladığı modelde bunun adı SİHA ve balistik füzedir.
Çanakkale’de Osmanlı donanması güçlü değildi; fakat boğazın coğrafyasını, akıntısını, mayın hatlarını ve kıyı ateşini bir savunma mimarisi içinde birleştirmeyi başardı. Müttefik donanmasının üstün tonajı, üstün zırhı ve üstün namlu sayısı, dar coğrafyada bu savunma düzeni karşısında anlamını yitirdi. Bugün de İran, ABD donanmasıyla açık deniz muharebesine girişerek sonuç alamayacağını bilmektedir. Zaten savaşın ilk 5 gününde denizaltılar hariç donamasına ait 40 parça suüstü gemisi batırıldı. Bu nedenle klasik deniz kontrolüne değil, erişimi engelleme ve alan yasaklama doktrinine göre hareket etmektedir. İran’ın hedefi Amerikan donanmasını topyekûn imha etmek değildir. Hedef, Körfez’i ve Hürmüz Boğazı yaklaşma sularını güvenli bir harekât alanı olmaktan çıkarmaktır. Birkaç başarılı vuruş, birkaç hasarlı üs, birkaç vurulan tanker, birkaç kapanan enerji tesisi bile bu amaç için yeterli olmuştur.
Buradaki en dikkat çekici benzerlik, saldıran tarafın gücünün, savunan tarafın ise coğrafyasının ve sabrının belirleyici hale gelmesidir. Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlar boğazı bir “ateş gücü problemi” gibi gördüler. Yeterince ateş ederlerse tabyaları susturacaklarını, mayınları temizleyeceklerini ve İstanbul önlerine ulaşacaklarını düşündüler. Bugün ABD ve İsrail de İran cephesini önemli ölçüde hava gücü kullanılarak bir “hedef imha problemi” gibi görüyor. Füze depolarını, lançerleri, deniz unsurlarını, radarları, üsleri ve enerji altyapısını vurdukça İran’ın direncinin çökeceğini varsayıyorlar. Oysa burada amaç düşmanın harekât serbestisini ve güven duygusunu parçalamaktır. İran tam da bunu yapıyor. İran, Körfez enerji merkezlerine, ABD üslerine ve bölgesel lojistik düğümlere füze ve drone baskısını sürdürerek savaşı yıpratma modeline çevirmeye çalışıyor. Bugün Basra Körfezinde 3000’e yakın gemi beklemektedir. Hürmüz’de trafiği kısıtlayan, tankerleri beklemeye zorlayan ve enerji piyasasını sarsan asıl enerji İran’ın alan yasaklama silahlarının yani SİHA ve Balistik/Hipersonik füze tehdididir. Buna yakın zamanda İran mayın döktüğü takdirde mayınları ve denizaltıları da ekleyebiliriz.
Bir diğer büyük benzerlik ağırlık merkezi seçiminde görülüyor. Çanakkale’de Osmanlı savunmasının hedefi, etkin bir donanması olmadığı için düşman filosunu açık denizde arayıp yok etmek değildi. Hedef, boğazdan geçmeye çalışan filoyu dar alanda, manevra kabiliyeti kısıtlanmış halde cezalandırmaktı. Bugün İran da ABD’nin küresel deniz gücüyle Hint Okyanusu’nda veya Pasifik’te hesaplaşmıyor. İran, savaşı kendi kıyılarına, boğazlara, enerji terminallerine, Körfez üslerine ve lojistik damarlarına yansıtıyor. Böylece ABD’nin küresel üstünlüğünü yerel kırılganlığa dönüştürüyor.
Çanakkale’de müttefiklerin en zayıf halkalarından biri mayın tarama faaliyetlerinin sürdürülememesi, savunmanın beklenenden pahalı hale gelmesi ve harekât temposunun düşmesiydi. Bugün ise ABD ve müttefikleri için benzer sorun hava savunma füzeleri, gemi konuşlandırma, üs güvenliği ve mühimmat ikmali ihtiyacında görülüyor. Füze stokları üzerindeki baskı ve Körfez’de konuşlu unsurların korunmasının maliyeti her geçen gün artıyor. Öyle ki Güney Kore’deki Patriot ve THAAD bataryaları Körfeze çekiliyor. A2/AD doktrininin özü de zaten budur. Saldıran tarafı bir anda yenmek değil, onu pahalı, yıpratıcı ve siyasi olarak tartışmalı bir denkleme hapsetmek
Riski Ölçüsüz Şekilde Artırmak.
111 yıl önce 18 Mart yenilgisi ile mağrur İngiltere boğazın denizden zorlanarak geçilemeyeceğini anladı. O neden 25 Nisan’da karadan işgal harekâtı başladı. Benzer şekilde teknik olarak ABD Donanmasının Körfez’e girme kabiliyeti ortadan kalkmış değildir. Bugün de ABD büyük can kayıplarını göze alarak karadan işgal harekâtını başlatabilir. Ancak boğazın İran tarafının aşırı engebeli ve dağlık olması bu harekâtı ABD için çok yüksek riskli bir harekât alanına dönüştürmektedir. Bırakalım kara harekâtını Trump’ın içerdeki ticaret gemilerine donanmamız refakat edecek deklarasyonuna rağmen Amerikalı Amiraller bu görevin yapılamayacağını ifade etmişlerdir. Daha da öte ABD deniz ve ticaret otoriteleri ABD bağlantılı ticaret gemilerine Amerikan donanma gemilerinden belirli mesafe açıkta seyretme tavsiyesi vermiştir. Yani sorun donanma içeriye “girebilir mi, giremez mi” değildir. Girdiğinde bunu güvenle, sürdürülebilir biçimde ve maliyetleri yöneterek sürdürebilir mi? İran’ın stratejisi tam burada 111 yıl önce Çanakkale’de yaşananlara benzer sonuç üretmektedir.
Çanakkale’de mayınlar tek başına yeterli değildi; onları etkili kılan kıyı topçusunun mayın taramayı engellemesiydi. Başka bir deyişle mesele silahların toplamı değil, müşterek etkisiydi. Bugün İran’ın da asıl başarısı tek bir sistemde değil, sistemler arasındaki kardeşliktedir. SİHA’lar gözetleme, taciz, doygunluk yaratma ve savunma yorma işlevi görürken, balistik füzeler yüksek sürat ve ağır tahrip ile etki yaratıyor.
Bu yüzden İran’ın uyguladığı modeli, klasik anlamda yalnızca “misilleme” olarak görmek eksik olur. Burada daha sistematik bir stratejik akıl vardır. İran, tıpkı Osmanlı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi, güçlü rakibini kendi üstün olduğu alana değil, zayıf olduğu eşiğe çağırmaktadır. O eşik bugün Hürmüz’dür, Körfez üsleridir, enerji ihracat hatlarıdır, tanker sigortalarıdır, liman giriş-çıkışlarıdır, hava savunma stoklarıdır. Savunmanın başarısı burada, doğrudan zaferden çok caydırıcı maliyet üretmesinde yatmaktadır. Çanakkale’de amaç Kraliyet Donanmasını yok etmek değildi; boğazı geçirtmemekti. İran’ın amacı da ABD donanmasını yok etmek değil; Körfez’i güvenli bir Amerikan gölü olmaktan çıkarmaktır. Mevcut tablo bunun önemli ölçüde başarıldığını gösteriyor. Hürmüz trafiğinin aksaması, yüzlerce geminin beklemesi, enerji altyapısına yönelik saldırılar ve bölgesel üslerdeki hasar bunun işaretleridir.
Sonuç
18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferimiz Erişimi Engelleme/Alan Yasaklama (A2/AD) doktrininin en güçlü örneklerinden biridir. Zayıf bir devlet doğru savunma sistemi ile dünyanın en güçlü donanmasını durdurabilmiştir. Emperyalizmin en büyük zafiyeti yalnızca kibri değil, teknolojik üstünlüğünü stratejik üstünlük sanmasıdır. 18 Mart 1915’te bu yanılgı, mayın ve namlu kardeşliği karşısında çöktü. 2026 Körfez savaşında ise aynı yanılgı, SİHA ve balistik füze kardeşliği karşısında yeniden sınanıyor. Dün saldırgan İngiliz Fransız ortak donanması Çanakkale’de boğazı geçemedi. Bugün de Basra Körfezi, uçak gemileri ve kruvazör ve muhripler için mutlak emniyetli bir iç deniz olmaktan çıkmıştır. Tarih bize bir kez daha şunu hatırlatıyor. Dar coğrafyada, kararlı savunma altında ve müşterek ateş düzeni karşısında kaba güç her zaman belirleyici olmaz. Bazen tarihi değiştiren şey, en büyük donanmanın büyüklüğü değil; doğru yerde, doğru zamanda kurulmuş savunma mimarisidir. Trump son olarak körfeze Japonya’da konuşlu 2500 deniz piyade taşıyan 31.Deniz Sefer Görev Grubunu gönderme kararı aldı. Tarih 111 yıl ara ile tekerrür ederse ve bu gelen güç Boğaz civarına çıkarılırsa deniz piyadelerin büyük çoğunluğunun imha olabileceğini şimdiden söyleyebiliriz. ABD’li askeri planlamacılara Birinci Dünya Savaşında Bahriye Bakanı olan Churchill’ in hatıratını okumalarını öneririz. (6 Ciltlik ‘‘World in Crisis’’)
Cem Gürdeniz
111 yıl önce 18 Mart 1915 sabahından itibaren Çanakkale’de İngiliz ve Fransız ortak donanması 18 zırhlı ile Boğazı zorladı. Karşılarında büyük bir donanma yoktu. Ama doğru kurulmuş bir savunma mimarisi vardı. Mayınlar, kıyı tabyaları ve sürekli yer değiştiren seyyar top… pic.twitter.com/q9n9T45cDI
— Cem GÜRDENİZ (@cemgurdeniznet) March 15, 2026



