KÜRT MESELESİ
6. Kürt Meselesi ve 1980 Sonrası Şiddet Dönemi
19. Yüzyıldan beri karşı karşıya olduğumuz Kürt meselesini bütün taraflar kendi anlayışları doğrultusunda tanımlayıp eyleme geçtikleri için mesele içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Kimine göre bireysel haklar ve demokratikleşme meselesi, kimine göre bölgedeki feodal yapıdan kaynaklanan ve bir türlü ülkenin bütününe entegre olamayan modernleşme ve sanayileşme kopukluğu, kimine göre de terör sorunu. Tabi sorunu nasıl görürseniz çözümü için kullanacağınız aletler de ona göre olur. Özetle Kürt meselesi Türkiye tarihinin en tartışmalı alanlarından biridir.
1984’te PKK’nın silahlı eylemlere başlamasıyla çatışma kronikleşmiş, 1990’lar yoğun hak ihlalleri, göçler ve güvenlik politikalarının sertleşmesiyle belirginleşmiştir. PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcal’ın 1999 yılında yakalanmasından ve yargılanıp ağır müebbet hapse mahkumedilmesinden sonra AKP hükümetlerinin zaman zaman havuç, zaman zaman sopa göstererek süreci kendi siyasi çıkarları doğrultusunda yürüttüğünü görüyoruz. Irak ve Suriye’deki Kürtlerin ABD ve İsrail desteği ile bir tür sözde devlet statüsü kazanması elbette Türkiye’nin Kürt meselesi üzerinde etkili olmuştur. Ancak biz adetimiz üzere güncele çok fazla girmeyecek, meselenin özünü tartışmaya gayret edeceğiz.
Halihazırda Türkiye’de toplumsal barış ve huzurunun önündeki en büyük engel durumunda olan Kürt meselesi özünde etno-politik bir sorundur… Bu gibi etno-politik sorunlar elbette sadece Türkiye’de yaşanıyor değildir. Dünyanın birçok yerinde siyasal organizasyonlar, mesailerinin büyük bir bölümünü benzer sorunları çözmek için harcıyorlar. Etno -politik sorunlarla karşıkarşıya gelmek, onları ortadan kaldırmaya veya etkilerini azaltmaya çalışmak, bu sorunlarısiyasal sürece dâhil etmek veya sürecin dışında tutmaya çabalamak, ulus-devletler dönemininbelirleyici özelliklerindendir.
Etno-politik sorunlar pek çok ülkede vardır. İspanya, İngiltere, İrlanda vs. Bu ülkelerin hepsi de şu anda Türkiye’nin geçmekte olduğu yoldan geçmiştir. Siyasiler etno-politik sorunları çözebilmek için oldukça fazla mesai harcamaktadır. Ancak siyasilerin çabaları genellikle çözüm üretmemektedir. Sosyologların, antropologların ve birçok insani bilimler uzmanının da çözüm çabalarına dahil edilmesi gerekmektedir. Kürt meselesi aslında çok boyutlu bir sorundur ve çözümünün JİTEM tarzı yapılanmalarla halledilmesinin olanaksız olduğu yaşanarak öğrenilmiştir. Devlet hard power (sert güç) kullanarak ve Kürt kimliğini yıllarca inkâr ederek sorunu çözmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Kürt meselesinin olumsuz sosyal boyutları da vardır. PKK tarzı yapılanmalar ve devletin sert güç kullanması yüzyıllardır birlikte yaşayan iki etnik unsurun (Türk-Kürt) birlikte yaşama algısına zarar vermektedir. Ayrıca Kürt meselesinin sorun hâline gelmesi hukuksuzluğun artmasına sebep olmaktadır. Ancak sorunun halledilemez hâle gelmesinde Türk-Kürt milliyetçiliğinin artış göstermesi örnek gösterilebilir. (Mustafa Erdoğan-Vahap Coşkun, Türkiye’nin Kürt Meselesi, Liberal Düşünce, S:50, Yıl:13, 2008, s. 5.)
Kısacası, etno-politik meselelerin varlığı evrensel bir nitelik taşır ve Türkiye’de bir ulus-devletolarak örgütlenmeye başladığı günden beri -çeşitli adlar altında- bu meselelerle uğraşıyor.
Türkiye’nin Kürt meselesinin birçok boyutu bulunmaktadır. Sorunun çok boyutlu olması ise, kaçınılmaz bir biçimde, maliyetin de ağır olmasını beraberinde getirmektedir. Özellikle son 25 yılda bununla bağlantılı olaylar üç alanda son derece ciddi tahribat yaratmıştır. İlki ve en önemlisi sosyal tahribattır. Sayısı on binlerle ifade edilen genç insan hayatını kaybetmiş ya da sakat kalmış, bu gençlerin aileleri ve sevenleri perişan olmuş, kendisini sorunun tarafı olarak Kabul eden insanlar gergin ve huzursuz bir yaşam tarzına bürünmüş, meseleden kaynaklanan karşılıklı şiddet yüzünden bölge halkı yaklaşık yarım yüzyıldır sosyal gelişmeden mahrum kalmıştır.
İkincisi ekonomik tahribattır. Son yarım yüzyılda bu soruna -gerek doğrudan gerek dolaylı olarak- harcandığı söylenen ve yüz milyarlarca dolar ile ifade edilen harcamalar, ülkenin maddî kaynaklarını kurutmuş ve ekonomisinin birçok kez darboğaza girmesine neden olmuştur.Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı Mehmet Kaya, Kürt kentlerinin ekonomik kuşatma altında olduğunu belirterek, Türkiye’nin PKK’nin silahlı eylemleri nedeniyle 4 trilyon 200 milyar dolardan fazla para harcadığını, savaşın sona ermesi durumunda bu paranın ülkenin kasasında kalacağını ifade etti. (DTSO Başkanı Mehmet Kaya: “Kürt Meselesindeki çözümsüzlük Türkiye’ye 4 trilyon dolar kaybettirdi”)
Üçüncüsü hukuki ve siyasi tahribattır. Kürt meselesinin varlığı, Türkiye’de hukuksuzluğun hâkimolmasına gerekçe olarak kullanılmaktadır. Bu maksatla zaman zaman temel hak ve özgürlükler askıya alınmış ya da ağır kısıtlamalar getirilmek suretiyle fiilen kullanılamaz hale getirilmiş; bazen kamu gücünü kullanan bürokratların ve güvenlik görevlilerinin hukukun dışına çıkan uygulamaları görmezden gelinmiş; bazen de seçilmiş halk temsilcilerinin görevden alınması ya da hapse atılması uygulaması ile halkın iradesi hiçe sayılmıştır.
Kürt meselesi, Türkiye’nin insan gücü, para ve zamanını boş yere harcayan, demokrasinin yerleşmesini, toplumsal barış ve refahın tesis edilmesini engelleyen temel ve köklü bir sorunudur. Dediğimiz gibi sorunun güncel durumu ile ilgilenmiyoruz, ancak sorunun anlaşılabilmesi açısından geçmişini, seyrini, kritik olayları ve kişileri iyi bilmek zorundayız ki doğru teşhis koyabilelim, böylece de doğru tedaviyi uygulayabilelim. Kürt meselesi bazı kötü niyetli kişilerin (bu gruba Kürtçüleri, dincileri, Cumhuriyetle sorunu olan her türden mutsuz okumuşu koyun) ve soytarıların (bu gruba da ikbal peşinde koşan, konjonktüre göre demokrat ya da sert adam olanları hükümete şirin görünmek için hükümet politikalarına komikçe destek verenleri koyun) iddia ettiği gibi Cumhuriyetin ilanı ile ortaya çıkan veya şahlanan bir sorun değildir. Aksine Osmanlının 19. Yüzyıldan itibaren uğraştığı bir meseledir.
Şimdi ciddi olursak şu gerçekleri Kabul etmek zorundayız;
6.1. Tartışmalı Boyutlar
1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, normal yönetim ve sıkıyönetimin yanında olağanüstü hâl yönetimini de getirdi. Anayasaya göre seferberlik, iç savaş gibi durumlarda sıkıyönetim, silahlı şiddet ve kamu düzeni gibi olaylarda ise olağanüstü hâl uygulanması kararlaştırıldı. 27 Ekim 1983 tarihinde çıkarılan “Olağanüstü Hâl” kanunu ile Olağanüstü hâl durumundaki uygulamalar, sınır ötesi operasyon ve kurumlar arası ilişkiler düzenlendi. Bu kanunla askerî silahlı birliklerin terörle mücadele etmesi yasal zemin kazandı ve “Jandarma Asayiş Komutanlığı” kuruldu.
1978’de bölgede sıkıyönetim uygulanmaya başlanmıştı. 1980’li yıllarda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde PKK örgütünün yaptığı faaliyetler ile sıkıyönetim kanunu çerçevesinde mücadele ediliyordu. Sıkıyönetim 10 Temmuz 1987’ye kadar devam etti ve aynı tarihli kanun hükmündeki kararname ile Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği kuruldu. 19 Temmuz 1987’den itibaren sıkıyönetim kanunu yerine olağanüstü hâl kanunu uygulanmaya başlandı ve bölge Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ile yönetilmeye başlandı. (Hürriyet Gazetesi. 30 Kasım 2002)
Olağanüstü hâl süresince 6 vali görev yaptı. Olağanüstü hâl valileri diğer valilerden daha çok yetkiye sahip olduğu için kamuoyunda “Süper vali” olarak da adlandırıldılar.
OHAL ilk olarak 8 ilde uygulanmaya başlandı: Bingöl, Diyarbakır, Elâzığ, Hakkâri, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van. Daha sonra Adıyaman, Bitlis ve Muş mücavir (komşu) il olarak dahil oldu. 1990’da Batman ve Şırnak‘ın il olmasıyla bu sayı 13’e yükseldi. Bitlis, 1994’te mücavir il yerine olağanüstü hâl kapsamına alındı.
OHAL süresince OHAL bölgesinde görev yapan köy korucuları, polis özel harekâttimleri, jandarma ve TSK personeli hakkında sayısız hak ihlali iddiasında bulunuldu. Hak ihlali iddialarının hepsi AİHM’ne taşındı ve Devlet AİHM kararları doğrultusunda gerekeni yaptı.
Bu iddiaların tamamı Ergenekon soruşturmaları ve yargılamaları sırasında incelendi. İddiaların çoğunun asılsız olduğu anlaşıldı. Değerli meslektaşım ve titiz araştırmacı Alican Türk bütün bu yalanları ve iftiraları belgeleriyle ortaya koyan “Faili Meçhul Cinayetler ve gerçekler” isimli kitabında açıkladı. Ciddi iddialar ise AİHM’ne götürülerek karara bağlandı.
Türkiye’de Kürtler ne istiyor sorusuna verilebilecek ilk cevap; Kürtlerin bu isteklerinin tarihsel ve konjonktürel şartlar çerçevesinde değişe geldiğidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlerin istekleri hiçbir zaman bir noktada sabit kalmamıştır. Buna rağmen, Kürtlerin talepleri arasında ciddi bir devamlılıktan da söz edilebilir. Bu devamlılık aslında, Kürtlerin ne istemediklerini ortaya koymaktadır. Musa Anter anılarında, asimilasyon politikalarını kendi örneğinde şöyle özetlemektedir: “…ama benim üzerimde çalışan acemiler; beni sözde kanserli bir vücuttan peşin kararla aldılar ve ancak kırk sene sonra habis bir kanser uru olmadığıma karar verdiler. Bu karar verilinceye kadar da vücudum delik deşik edildi…” (s.18) Aslında bugün karşı karşıya kaldığımız sonuç, bu delik deşik edilmiş vücudu: Kürtçenin ve Kürt kültürünün içinde olduğu durumu çok iyi örneklendirmektedir.
Burada Cumhuriyetin erken döneminde yazılan bazı çalışmalara dönmemiz faydalı olacaktır. Doktor Şükrü Mehmed Sekban’ın, 1923 yılında Kürtler Türklerden ne istiyor? başlıklı açık mektubunun yanında, Celadet Ali Bedirhan’ın 1933’teki Mustafa Kemal’e Mektup ve Mustafa Remzi Bucak’ın İsmet İnönü’ye Mektup çalışmalarında ve bunlar gibi birçok örnekte, vurgulanan temalar arasında önemli benzerlikler vardır. Özetle: “Kürtlerin Türkleştirilmesinin mümkün ve faydalı olmayacağı, asimilasyon politikasının tutmayacağı, Türklerle beraber yaşanılan, fakat Kürt, Türk birdir ve Kürt aslında Türk’tür demenin tarihi ve gerçekleri açıkça çarpıttığı, Kürtlerin Kürtlüklerinin hem etnik hem de dilsel olarak tanınması gerektiği, idari olarak otonomi gibi bir siyasi yapıya da vurgu yapan talepler ve tespitler.” Bu talepler daha çok etnokültürel ve etnomilliyetçi tonlar yansıtmaktadır. Fakat akılda tutulması gereken bir şey var ki o daetnokültürel taleplerin gerek II. Meşrutiyet’in gerekse de Cumhuriyet’in ilk günlerinden, günümüze kadar bir devamlılık gösterdiğidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlük en azından kültürel olarak, sanıldığının aksine ne yeni rejimde ne de eskisinde ‘yok olmuş’ bir şey olmadı. Bunun dışa vurumu, önü kapanmaya çalışıldığı her girişimde, kendisini faklı bir biçimde ve tonda gösterip bugünlere geldi. Yukarıdaki bütün örneklerde açıkça öne sürülen şey, Türklerle yaşarken, Kürtlüğün muhafaza edilmesine ve yaşatılmasına izin verilmesidir. Başka bir ifadeyle, Kürtlüğün tanınmasıdır. (Ahmet Alış, Kürtler Türklerden Ne İstiyor(du) Ya da Tersi? Birikim, 4 Mart 2009)
Devam edeceğiz.
Temel Er Ersoy



