Ekonomik Çöküşten, Deniz Gücünün Çöküşüne: (İngiliz) Kraliyet Donanması

Bugün İrlandalı gazeteci Chay Bowes, Kraliyet Donanmasının Amiral sayısının muharip gemi sayısını çoktan aştığını söylüyor.

İran, İsrail & ABD savaşı devam ederken Reuters ve Batı medyasına göre İngiltere, Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilere refakat etme ve çok uluslu bir deniz güvenliği girişimine öncülük etme seçeneğini gündeme aldı. Yani sahaya inme niyeti artık açıkça konuşuluyor. Ancak Kraliyet Donanmasının nitel ve nicel durumu son derece menfi hatta alarm verici bir tablo sunuyor. Bugün Kraliyet Donanması tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor. Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilere refakat etme ve çok uluslu bir deniz güvenliği girişimine öncülük etme niyeti İngiltere açısından ilk bakışta küresel sorumluluk refleksi gibi sunulsa da sahadaki yetenek ile karşılaştırıldığında ciddi bir gerçeklik sorunu barındırmaktadır

Küçülen Kraliyet Donanması.

Bugün Kraliyet Donanması toplamda 63 gemiden oluşmaktadır ancak bu toplamın yalnızca 25’i gerçek muharip platformdur geri kalan 41 gemi yardımcı ve destek unsurlarından ibarettir. Bu 25 muharip unsurun içinde yaklaşık 10 nükleer denizaltı, 2 uçak gemisi, 6 muhrip ve 7 fırkateyn yer almaktadır. Ancak bu sayılar dahi yanıltıcıdır çünkü bu sayılar harbe hazır gemi anlamına gelmez. İngiltere’de bakım modernizasyon arıza ve personel eksikliği gibi nedenlerle bu platformların önemli bir kısmı aynı anda görev yapamamaktadır. Bu nedenle kâğıt üzerinde 25 olan muharip güç fiiliyatta çok daha düşük bir seviyeye inmektedir. Bugün 6 muhripten sadece 2’si aktif görevdedir. 7 firkateynden yaklaşık 5’i aktiftir. 2 uçak gemisinden yalnızca biri (HMS Prince of Wales) göreve hazır hale getirilmektedir. Diğeri uzun süreli bakımdadır. (HMS Queen Elizabeth). 6 Astute sınıfı nükleer saldırı denizaltısından sadece biri fiilen harbe hazırdır. 4 Vanguard sınıfı nükleer balistik füze denizaltısından en az biri sürekli bakımda kalmaktadır. Bu tablo kağıt üzerindeki güç ile sahadaki güç arasındaki farkın ne kadar büyüdüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu fark yalnızca teknik bir konu değildir. Doğrudan stratejik bir zafiyettir, çünkü kriz anlarında belirleyici olan toplam sayılar değil, anında kullanılabilir kuvvettir. Halbuki 1998 yılında benim de 100 gün boyunca Portsmouth, Plymouth ve Faslane bölgelerinde komutanı olduğum TCG Gaziantep firkateyni ile katıldığım tatbikat ve eğitimler döneminde Kraliyet Donanması 17 nükleer denizaltıya, 3 uçak gemisine, 15 muhrip ve 22 firkateyne yani 57 muharip unsura sahipti. Bu boyut zaten bir ada devleti ve aynı zamanda 15 denizaşırı egemen deniz üssüne/topraklara sahip İngiltere için asgari bir sayı idi. Bugün İrlandalı gazeteci Chay Bowes, Kraliyet Donanmasının Amiral sayısının muharip gemi sayısını çoktan aştığın söylüyor. Diğer yandan uçak gemileri bu çelişkinin en çarpıcı örneğidir İngiltere’nin elinde iki büyük ve modern uçak gemisi bulunmaktadır. Ancak bugün için yani Hürmüz’e göreve çağrıldıkları konjonktürde bunlardan sadece biri aktif durumdadır ve onu koruyacak yeterli muhrip ve fırkateyn de yoktur. Bu durumda uçak gemisi güç intikali aracı olmaktan çıkıp, potansiyel bir hedef haline gelir ki bu durum da donanmanın en pahalı platformunun stratejik risk üretmesine yol açar.

Hürmüz Tuzağı.

İngiltere’nin sadece geçmiş tarihsel mirasına sahip çıkarak Hürmüz görevine öncülük etmesi rasyonel bir karar değildir. Hürmüz gibi dar ve yüksek tehdit yoğunluğuna sahip bir coğrafyada görev yapmak yalnızca gemi sayısıyla açıklanabilecek bir askeri çözüm değildir. Bu tür bölgelerde başta akaryakıt olmak üzere sürekli lojistik destek, yüksek mühimmat stoku ve en önemlisi güçlü, kayıtsız şartsız tam hava üstünlüğü gerekir. İngiltere’nin bugünkü şartlar altında ABD’ye güvenerek bölgeye girmesi ise intihar ile eş değerdir. Örneğin Trump, kendi ifadesiyle USS Abraham Lincoln uçak gemisine karşı İran’ın 101 füze kullandığını ve bu saldırıların başarıyla atlatıldığını söylüyor ama sahaya baktığımızda USS Lincoln’ün saldırılar sonrasında 500 mil geri çekilmek zorunda kaldığını görüyoruz. İran’ın elinde bulunan balistik ve seyir füzeleri sürü SİHA’lar mayınlar mini denizaltılar ve süratli hücum unsurları bu ortamı klasik deniz harbinden çıkarıp çok katmanlı bir tehdit sahasına dönüştürmektedir. Bu ortamda refakat görevi teoride uluslararası ticareti koruma gibi görünse de pratikte doğrudan angajman anlamına gelir. ABD’nin dahi bu ortamda uçak gemisini boğazdan 500 mil geri çekerek mesafe koyduğu bir tabloda İngiltere’nin öne çıkması stratejik gerçeklikten çok politik refleks olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle Hürmüz’e girme iddiası bir güvenlik hamlesinden çok yetenek ile niyet arasındaki ciddi kopuşun göstergesidir. Kıbrıs’a bile bir muhribin dahi hazırlanmasında uzun gecikmeler yaşayan İngiltere bu duruma nasıl düştü?

Lojistik yoksa Güç Olmaz.

Deniz harp tarihi açık bir gerçeği ortaya koyar denizde belirleyici olan sürdürülebilir güçtür. Bir donanma kısa süreli varlık gösterebilir ancak mesele bu gücü kesintisiz şekilde sahada tutabilmelidir. İngiltere’nin bugün yaşadığı temel sorun tam olarak budur. Kraliyet Donanmasının mevcut yapısı yüksek yoğunluklu bir çatışmada uzun süreli ve tempolu harekata uygun değildir. Bab el Mendeb’de donanması olmayan Husilere karşı 2025 yılında HMS Diamond muhribi ile yaşadıkları tecrübeler bunu açık şekilde göstermiştir. Yoğun angajman ortamında görev yapan İngiliz savaş gemileri kısa sürede mühimmat sınırına ulaşarak geri çekilmek zorunda kaldılar.

Modern donanmaların en kritik unsurlarından biri kuvvet üretebilme yeteneği, yani yerine koyabilme gücüdür. Gemiler sürekli bakım ister. Bazıları aylarca hatta yıllarca tersanede kalabilir. Bu nedenle aynı görevi sürdürebilmek için fazladan platform gerekir. İngiltere’de bu yedek kapasite büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bir gemi bakımdayken onun yerini dolduracak başka gemi bulunmamaktadır. Bu durum özellikle muhrip ve denizaltı filosunda kritik hale gelmiştir. Kısacası lojistik destek, mühimmat üretim gücü, hızlı bakım ve onarım yeteneği olmadan hiçbir donanma kalıcı güç üretemez. İngiltere bugün bu bütünlüğü kaybetmiştir.

Faklands Savaşı ve Bugün

Arjantin ile yaşanan 1982 Falkland Savaşı ile bugünün karşılaştırılması İngiltere’nin geldiği noktayı açık şekilde ortaya koyuyor. O dönemde İngiltere 2 uçak gemisi 8 muhrip ve 16 fırkateyn ile görev gücü oluşturabilmişti. Bugün ise en iyi ihtimalle 1 uçak gemisi, 2 muhrip ve 5 fırkateyn çıkarabiliyorlar. Bu kuvvetin oluşumu için diğer tüm görevleri iptal etmeleri gerekiyor. Yani bugün Arjantin Falklands adalarında bir kriz çıkarsa bir savaş gemisi gönderilecek Hürmüz görevi dahi iptal edilmek zorunda kalırlar. Bu tablo küresel güç iddiası ile mevcut yetenek arasındaki uçurumu açık şekilde göstermektedir

Küçülen Ekonomi

Kraliyet Donanmasındaki bu inanılmaz gerilemenin arkasında yatan temel neden İngiliz ekonomisinin dönüşümüdür. 1990’lardan itibaren İngiltere’nin finans merkezli bir modele yönelmesi bu sürecin temel kırılma noktasıdır. Bu yıllardan sonra İngiltere, klasik sanayi ve deniz gücü devleti olmaktan çıkarak finans merkezli bir yapıya evrildi. 1992’de sterlin krizi ve George Soros’un spekülatif hamlesi bu dönüşümün sembolik kırılma noktalarından biri oldu. Bu olay, İngiliz devletinin ekonomik egemenliğinin küresel sermaye hareketlerine ne kadar açık hale geldiğini gösterdi. Bu tarihten sonra İngiltere ekonomisi üretimden çok finansa, sanayiden çok hizmetlere dayanan bir modele yöneldi. Londra küresel finansın merkezi haline gelirken, ülkenin reel kapasitesi aşınmaya başladı. 2008 küresel krizinden sonra bu aşınma kalıcı hale geldi. Ekonomi büyüyor gibi görünse de derinleşmiyor, üretkenlik artışı zayıflıyor ve uzun vadeli kapasite inşası ihmal ediliyordu.

Üretimden uzaklaşan ekonomi, kısa vadede büyüme sağlamış ancak uzun vadede kapasite kaybına yol açmıştır. Londra küresel finansın merkezi haline gelirken sanayi tabanı zayıflamıştır. Diğer yandan 2001 sonrası ABD’nin Siyonist neocon tüm askeri maceralarına onay veren ve peşine takılan İngiltere askeri harcamalarını savunma yeteneklerini geliştirmekten ziyade ABD’nin askeri vekilliğine yani cari harcamalara ayırdı. Bu durum uzun soluklu savunma sanayii ve donanma üzerinde doğrudan etkisini göstermiştir. Ekonomi ile askeri güç arasındaki bağ kopmuştur. 2008 küresel finans krizinden sonra İngiltere ekonomisi düşük büyüme, zayıf verimlilik ve yetersiz yatırım sarmalına girdi. Ekonomi büyümeye devam etse de derinlik üretemedi. Bu durum devletin uzun vadeli yatırım kapasitesini sınırladı, savunma harcamaları bu süreçte sürekli baskı altında kaldı ve donanma gibi yüksek maliyetli alanlar bu baskının ilk hissedildiği yerler oldu.

AB’den Kopuş

31 Ocak 2020’de tam da Covid pandemisi sırasında İngiltere’nin Brexit ile AB’den ayrılması ekonomik gerilemeyi hızlandırdı. Bu kopuş, ticaret, yatırım ve üretkenlik üzerinde kalıcı baskılar oluşturdu. Ekonomi daha kapalı hale geldi, yatırım akışları zayıfladı ve ticaret yoğunluğu düştü. Bu gelişmeler İngiltere’nin yüzyıllardır sürdürdüğü küresel ticaret merkezli ekonomik modelin temelini sarstı. 1815 sonrası kurulan ve deniz ticareti üzerine inşa edilen sistemin ekonomik dayanağı aşınmaya başladı. Ticaret ve yatırım akışlarının zayıflaması ekonomik dinamizmi daha da düşürdü, zaten kırılgan olan yapı üzerinde ek baskı oluşturdu. Böylece İngiltere’nin küresel ticaret merkezli modeli darbe aldı ve ekonomik sistem yavaşlama rejimine girdi. Brexit bu yapısal zayıflıkları daha görünür ve daha kalıcı hale getirdi. OECD daha referandum öncesinde Brexit’in İngiltere için büyük bir negatif şok olacağını ikaz etmişti ki sonraki yıllarda da ticaret, yatırım ve üretkenlik üzerindeki baskılar İngiliz ekonomisinin yavaşlama rejimine girdiğini teyit etti. Kısacası zaten verimlilik ve yatırım sorunu yaşayan bir ekonominin üzerine Brexit ek yük bindirdi. Yani kriz yaratmaktan çok, mevcut aşınmayı hızlandırdı. Dolayısı ile İngiltere’de kronik bir verimlilik ve büyüme durgunluğu sorunu vardır ve devam etmektedir.

Kamu maliyesindeki sıkışma, yüksek vergi ve faiz yükü ile kamu hizmetleri üzerindeki baskı, donanma gibi pahalı güç unsurlarını doğrudan etkilerken, Brexit sonrası ekonomik modelin tam oturmaması ve sık değişen siyasi liderlik stratejik tutarlılığı zayıflatmıştır. Bu tablo içinde İngiltere hâlâ finans, sigorta, hukuk, diplomasi ve uluslararası ağlar üzerinden yüksek etki üretse de reel ekonomik dinamizm ve askeri kapasite bu etkinin gerisinde kalmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, vitrin gücünü koruyan ama temel kapasitesi aşınmış bir devlettir. İngiltere artık imparatorluk reflekslerine sahip, ancak orta ölçekli devlet kapasitesiyle hareket eden bir ülke görünümündedir.

Siyasi İstikrarsızlık

Brexit oylamasından sonraki dönem, İngiltere’nin 1920’lerden beri görülen en büyük siyasi kadro değişimlerinden biri olarak tanımlandı. 2016’dan sonra Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak ve 2024’ten itibaren Keir Starmer Başbakan olarak görev yaptı. Son 10 yılda 5 başbakan değişimi donanma için iyi olmadı. Bu kadar hızlı lider değişimi, uzun vadeli sanayi, altyapı, enerji ve savunma stratejisi üretmeyi zorlaştırdı. Özellikle Liz Truss dönemindeki piyasa şoku, İngiltere’nin artık eskisi gibi sınırsız finansal güven kredisinden yararlanamadığını gösterdi. Bu durum devletin uzun vadeli strateji üretme kapasitesini zayıflattı. Halbuki savunma ve deniz gücü gibi alanlar uzun vadeli planlama gerektirir. Bu süreklilik ortadan kalktığında askeri yetenekler aşınır.

İngiltere’nin Yumuşak Gücü Yeter mi?

İngiltere’nin 1815 sonrası kurduğu düzen, deniz ulaştırma yollarının kontrolü ve küresel ticaretin güvenliğini sağlayan bir deniz gücüne dayanıyordu. 1945 sonrasında bu rolü büyük ölçüde ABD’ye devretti, ancak sistemin içinde kalarak etkisini sürdürdü. Bugün ise ne tam bir hakimiyet ne de güçlü bir uygulayıcı yetenek söz konusudur. Bu nedenle İngiltere artık deniz ulaştırma yollarının hakemi değildir. Ancak İngiltere hâlâ küresel sistemde önemli bir aktör gibi görünmektedir. Londra sigorta ve finans merkezi olmaya devam ediyor, deniz hukuku burada şekilleniyor, IMO, Lloyds, UKMTO başta olmak üzere uluslararası kurumlarda etkisi sürüyor ve istihbarat ağları aktif çalışıyor. Kısacası İngiltere bugün hâlâ yumuşak güç alanında yani finans, sigorta, hukuk ve uluslararası kurumlar üzerinden küresel etki üretmektedir. Ancak bu güç askeri yetenek ile desteklenmemektedir. Ortaya çıkan yapı, kuralları yazabilen ama sahada uygulayamayan bir devlettir. Bu durum algı ile gerçek arasındaki farkı büyütmektedir.

Dolayısı ile İngiltere, bugün imparatorluk hafızasına sahip ancak orta ölçekli devlet kapasitesiyle yaşayan bir ülke haline gelmiştir. Kraliyet Donanmasının bugünkü durumu bu gerçeğin en somut göstergesidir. Deniz gücü ekonomik temelden bağımsız değildir ekonomi zayıfladığında donanma da zayıflar. İngiltere örneği bu gerçeğin günümüzdeki en açık kanıtıdır.

Bu çerçevede Starmer Hükümetinin Hürmüz’e gemi gönderme kararında yapılan hata çok açıktır. Londra’daki yumuşak güç yani sigorta refleksi ile sert güç yani deniz harbinin gerçekliliği karıştırılıyor. Oysa denizde belirleyici olan sürdürülebilir kuvvet, derinlik ve hayatta kalma yeteneğidir. İngiltere bugün yeteneğinin, envanterinin ve çağın gerektirdiklerinin çok dışında bir sorumluluğa göz kırpıyor. Bu, ihtiyatlı bir güvenlik hamlesinden çok, jeopolitik kibir ile yetenek aşınmasının birleştiği bir intihara benziyor. İran’la ABD ve İsrail arasında gerçek, kalıcı, denetlenebilir ve sahaya yansıyan bir ateşkes ve barış süreci olmadan Hürmüz’e ticari geçiş koruma iddiasıyla girmek, büyük risk almaktır. Böyle bir adımın sonu ya geri çekilme ya da tırmanmadır. Hürmüz gibi bir dar boğazda deniz, hatayı affetmez. Aksi halde İngiltere, 111 yıl önce Çanakkale’de yaşadığı karabasana geri döner.

 
Cem Gürdeniz