NATO Günümüz Konjonktüründe Güvenlik Değil, Risk Üretmektedir.
Dünya kabuk değiştiriyor. Eski dünya dağılıyor. Yepyeni bir dünya kuruluyor. 30 yıl savaşları sonrası kurulan Westphalia düzeni (1648); Napolyon savaşları sonrası kurulan Pax Britannica (1815); ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Pax Americana (1945) düzeni gibi dünya yeni bir düzenin kapısında.
Çökerken Yer Kapmak. ABD, her geçen gün İsrail ile jeopolitik ortaklığın ipoteği altında çöken bir imparatorluğun tüm emarelerini gösteriyor. Çin’i dolaylı yollardan yaralayacak hamlelerle (Ukrayna Rusya savaşı, Venezuela müdahalesi, İran Savaşı ve Hürmüz’ün kapanması gibi) batı yarımküreye çekiliyor. Hatta Savaş Bakanı Hegseth geçen günlerde ‘’Genişletilmiş Batı Yarımküresi’’ diyerek söz konusu jeopolitik etki alanını genişlettiklerini ilan etti. (Diğer bir deyişle Trump Batı Yarımküreyi coğrafi bir etki alanı olarak görürken, Hegseth aynı kavramı deniz ulaştırma rotaları ve küresel lojistik ağları da içeren genişletilmiş bir güvenlik sistemi olarak yeniden tanımlıyor.) ABD önce Rusya- Ukrayna ve sonra İsrail -ABD ve İran savaşı üzerinden kendi yarımküresinin dışında kalan alanları, sahip olduğu ateş gücünü, bulduğu ucuz kan devletleri (Ukrayna ve İsrail) üzerinden tüm dünyanın dengelerini alt üst edecek seviyede kullanıp, yakıp yıkarak ve istikrarsızlık üreterek Pax Americana dönemini sonlandırıyor. Zira dünya üzerinde %18 üretim gücü ve 40 trilyon dolar borç stoku ile dünyaya yön verecek, gönüllü veya zorla rıza üretecek durumda değil. Son tahlilde Çin’i yarattığı savaşlarla rahatsız ederek batı yarımküreye geri çekilen ve yeni dünya düzeninde yerini şimdiden şekillendiren ABD, Rusya’nın AB ile enerji iş birliğine girmesini istemez. AB’nin kendisine asla ve asla ticari rakip olmasını istemez. Çin ile mutlaka bir hesaplaşma olacağını hesap eder ve gerek Hindistan’ı gerekse Rusya’yı yanına çekerek her geçen gün büyüyen Çin’i Hint-Pasifik’te dengelemek ister. NATO içindeki ABD de bir nevi Truva atıdır. ABD, bırakalım AB’yi, batı yarımküreye geri çekilirken yanına İngiltere’yi bile almamıştır. Aksine İngiltere temsil ettiği finans kapital (City) yapı ile artık Trump için büyük risktir. The Economist dergisinin kapakları son 3 haftadır zaten bu tespitin somut kanıtıdır.
İsrail’in Öncelikleri. Trump, ABD’nin çöküşünü geciktirmek ve post Amerikan döneminde elini güçlü kılmak için bu karmaşa dönemini kaçınılmaz olarak başlatmak zorundaydı. Diğer yandan İsrail’in kendi eskatolojik ve jeopolitik hedefleri için neredeyse tamamen kontrolüne aldığı Amerikan siyasi ve ateş gücünü kullanması da gerekiyordu. Netanyahu Trump’ı önce Gazze soykırımında ve daha sonra 2025 yılında yaşanan 12 günlük İsrail İran savaşında kullandı. Daha sonra 28 Şubat 2026 ‘da yani Kasım 2026 ‘daki ara seçimlere 8 ay kala Trump Kongrede güçlü konumdayken bu savaşın başlatılmasını sağladı.
Hesap Edilemeyen İran Direnişi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İran direniş sergiledi. İran’ın bu direnişi beklenmeyen bir durumdu. Bunun karşısında ABD, ortaya çıkan karmaşayı fırsata çevirerek AB, Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi müttefiklerinin çıkarlarını hiçe sayarak küresel ekonominin alt üst olmasına göz yumdu. Trump, İran direnişini görünce müttefikleri yardımına çağırmış ve aldığı cevap hayır olmuştur. 1945 sonrası kemikleşen söz konusu müttefikler yardımına gitmediği gibi ayrıca topraklarını Amerikan saldırıları için kullandırtmamışlardır. (İspanya, Avusturya, Fransa ve İtalya). Trump ikinci haftadan sonra istese İsrail’i ikna ederek kısa sürede ateşkes sağlayabilir ve karmaşayı önleyebilirdi. Önlemedi. Neticede kadim dostlarına dahi gidin körfezden petrolünüzü kendiniz alın diyebilmiştir. Bu durum ABD’nin artık hür dünya olarak bilinen batı dünyasından kopuşunun hızlanması olarak görülmelidir. ABD’nin bu keskin tutumu Grönland ve Kanada skandallarından sonra ikinci kez Avrupa’nın ve hatta NATO’nun aşağılanma sürecini başlatmıştır. Trump’ın hamleleri öylesine sert olmuştur ki artık NATO’dan ayrılmayı düşündüklerin bile deklare edebilmiştir.
Karmaşa Ekonomisi. ABD, Körfezde yarattığı karmaşa ile hem İsrail jeopolitiğine hem de gelecekteki ABD ekonomisine katkı sağlayacak pozisyon yaratmak istemiştir. Küresel enerji arzının hem ham petrol hem de LNG bazında beşte birini sağlayan Basra Körfezinin kapanmasını ve ABD dışında kalanların ciddi kısıtlamalarla karşılaşmasının yolunu açmıştır. Trump’ın ‘’petrolü ve LNG’yi bizden alın’’ çağrısı bu bilinçli karmaşanın bir sonucudur. ABD hem deniz ticareti düğüm noktalarının jandarması yani denizlerin hâkimi benim derken, diğer yandan hem Hürmüz hem de Bab El Mendeb’ gibi iki kritik düğüm noktasının kapalı tutulmasını önleyememekte ancak bu başarısızlığına rağmen mevcut krizi kendi ekonomik çıkarları için fırsata çevirmektedir. Bu durum taktik ekonomik başarı için jeopolitik kayıp anlamına gelir ki ABD artık lider değildir. Bu şartlarda olamaz da.
Uçurumun Kenarındaki AB ve NATO. AB henüz varacağı yeni limanı belirleyememiş, her geçen gün itibar ve değer kaybeden bir yapıda hareket ediyor. Ancak psikopatoloji ile izah edilebilecek boyutlarda Ukrayna üzerinden akıl almaz ve kör Rusya düşmanlığı ile başarısız jeopolitik bir gelecek kurguluyor. Diğer yandan artık ABD’ye güvenemez. Zira ABD artık savunmada da ekonomide de Avrupa ile ortaklık arayışını terk etmiştir. Aksine AB’nin enerji, ticaret, finans ve savunma alanlarında gerilemesine katkı sağlıyor. AB’nin aksine Rusya’ya dolaylı yollardan adeta yardım ediyor. Son olarak Rus petrolüne ambargo/yaptırımları kaldırmasının Rusya ekonomisine günde 150 milyon dolar destek sağladığını hatırlatalım. Kısacası Trump’ın kendisine rakip gördüğü ve menfi yaklaşım sergilediği NATO, ABD olmadan gerçekten kâğıttan kaplandır. Bu koşullarda AB/NATO, her geçen gün her türlü kışkırtma ile saldırdıkları, son 4 yılda savaş ekonomisine geçmiş olan Rusya ile nasıl savaşacaktır? Kendi savunma bütçelerini artırmak ve askeri endüstriye ivme vermek için Rusya’yı kışkırtmaya ne kadar devam edecekler? Soğuk savaşta NATO’nun iki önemli görevi vardı. Birincisi Atlantik Okyanusu ile Kuzey Denizi’nde deniz kontrolünü ve deniz ulaştırmasını sağlamak; diğeri de kıtada kara savaşı devam ederken Akdeniz ve Kuzey Atlantik’te konuşlu ABD uçak gemilerinden kalkan uçakların Orta Avrupa’nın Varşova Paktı coğrafyasındaki geri bölgelere düzenleyeceği taktik nükleer saldırıları gerçekleştirmekti. Planlara göre Avrupa’daki harbi idame edebilmek için ABD ve Kanada’dan milyonlarca ton askeri malzeme ve bir milyondan fazla personel deniz yolu ile Avrupa cephesini takviyeye gelecekti. Sadece bir mekanize tümenin harp araçları 100 bin tonun üzerindeydi. NATO nun bir raporuna göre böyle bir harbin başlangıcında ilk aylarda bütünleme ikmali için gerekli olan miktar, 25 milyon ton civarındaydı. İhtiyaç duyulacak petrol ürünleri ise 100 milyon varildi. Buna Avrupa nüfusunun ihtiyacı asgari miktar olan 300 milyon ton eklenmemişti. Bu durum Atlantik’te aylarca sürecek deniz ulaştırma köprüsü (sea lift) ve dolayısı ile bu konvoyların üç boyutlu tehdide karşı korunması ihtiyacını ortaya çıkaracaktı. Kısacası Avrupa’da NATO ve ABD’nin Sovyetlere karşı galibiyetinin anahtarı Atlantik ve Akdeniz’in deniz kontrolünün sağlanması ve ABD’den gelecek takviye ve savaş lojistiğinin Avrupa cephesine zamanında taşınabilmesiydi. Unutulmamalıdır ki her iki dünya savaşında Avrupa’nın karşısında Almanya vardı ve ancak ABD Avrupa’nın yardımına geldiğinde her iki dünya savaşı kazanıldı. Bugün bahse konu devasa ABD desteği şüphelidir. AB savunma kimliği olgunlaşmamıştır. Yani Rusya ile Avrupa savaşı büyük bir kumardır. Biraz askeri tarih okuyanlar böyle geçiş dönemlerinde rakiplerin asla kışkırtılmaması aksine savaşa hazır olana kadar ılımlı politika uygulanması gerektiğini bilirler.
Rota Çizemeyen Türkiye. Türkiye, maalesef Jeopolitik fırtınanın ortasında sürekli rota değiştiren ve gideceği limanı belirleyememiş bir tablo sunmaktadır. Türkiye’de gerek iktidar gerekse muhalefet ile medya ve akademi dünyasında henüz küresel değişim hızının ve ivmelenmesinin farkında olmayan büyük kitleler söz konusudur. Son 80 yılda ABD ve Avrupa etkisindeki batıcı indoktrinasyon şekilci Atatürkçülüğü yüceltip, Kemalizm’den o denli uzaklaştırdı ki ortaya marazi bir yapı çıktı. Bugün de muhafazakâr değerlerin yarattığı zihinsel çerçeve ile bazı kesimlerde kökleşmiş Atatürk karşıtlığı, olaylara objektif bakışı sınırlamaktadır. Aynı şekilde kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan ancak Batıcı reflekslerle hareket eden çevreler de Türk jeopolitiğini kendi özgün ekseninden koparmaktadır. Bu nedenle yaşanan savrulma şaşırtıcı değil, tarihsel bir sürekliliğin sonucudur.
1939’da Başlayan Savrulma. Bu savrulmanın başlangıcı, Atatürk’ün vefatından hemen sonra, 1939’da İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile imzalanan Üçlü İttifak’la ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Montrö sayesinde aktif tarafsızlık korunmuş olsa da Türkiye belirgin bir salıncak siyaseti izledi. 1939’da Batı’ya yaslanan Ankara, diğer yandan 1941’de Türk-Alman Dostluk Antlaşması ile Almanya’ya karşı denge kurdu ve krom ticaretiyle ilişkisini sürdürdü. Almanya’nın Kafkasya’ya yönelmesiyle Türkiye, Kars–Erzurum–Van hattına önemli kuvvet kaydırdı. Doğuda 20’nin üzerinde tümenin tutulması, Türkiye’nin fiilen savaş dışında olsa da savaşın eşiğinde konumlandığını gösteriyordu. 1943’e kadar Almanya’ya müzahir bir denge siyaseti izlendi; bunda Berlin’in yoğun diplomatik baskısı ve askeri üstünlüğü belirleyici oldu. İçeride de Turancı söylem güç kazanırken bazı çevreler Almanya’nın zaferini kaçınılmaz görüyordu. Ancak o dönemde devlet aklı bu akıntıya kapılmadı. Türkiye orduyu hazır tuttu ama savaşa sokmadı. Almanya geri çekilmeye başlayınca yön hızla Batı’ya döndü. 1943 Adana Görüşmeleri, 1944’te Almanya ile bağların koparılması ve 1945’te savaş ilanı bu dönüşümün dönüm noktaları oldu. Savaş sonrasında ise Türkiye, Sovyet tehdidi algısıyla Pax Americana sistemine dahil oldu. Oysa Finlandiya veya Avusturya benzeri bir denge modeli mümkündü; ancak bu tercih edilmedi ve çizgi Soğuk Savaş sonrasında da sürdürüldü.
Soğuk Savaş Sonrası Dönem. Gerçekte 1990’da iki Almanya birleştiğinde NATO’nun tarihsel görevi fiilen tamamlanmıştı. Çünkü ittifakın varlık gerekçeleri ortadan kalkmıştı. Komünizmin yayılması ve Sovyetlerin rejim ihraç etme tehdidi artık yoktu. 1991 sonrasında sadece Varşova Paktı dağılmadı, Sovyetler Birliği de parçalandı. Rusya ise Çeçen iç savaşı başta olmak üzere Kırım, Donbas, Transdinyester, Abhazya ve Güney Osetya hatlarında yaşanan krizlerle kendi içinde istikrarsızlıkla mücadele eden, hatta Rus azınlıkları dahi korumakta zorlanan bir tabloya sürüklendi. Aynı dönemde 1991–1994 arasındaki Yugoslavya İç Savaşları sonucunda Slav dünyası Adriyatik’ten koparıldı. 1998’deki Kosova krizi ve Sırbistan’a yönelik müdahale ile ABD bölgede Kosova’yı bir uydu yapıya dönüştürdü. Sırbistan bombardımanında NATO güçleri BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan kullanıldı. Böylece NATO’nun hukuk dışına çıkış dönemi resmen başlamış oldu. 2004 sonrasında, Baltık ülkeleriyle birlikte Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya alınmasıyla Rusya, Baltık–Karadeniz hattında sistematik biçimde çevrelendi. Bu süreç, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyelik perspektifi üzerinden Kafkasya’dan Vistül-Karpat havzasına kadar genişletilerek tamamlanmak istendi. Oysa iki Almanya birleşirken NATO’nun doğuya genişlemeyeceğine dair açık bir siyasi taahhüt vardı. ABD ve Avrupa bu söze sadık kalmadı. 2000 sonrasında Vladimir Putin’in iktidara gelişi ve özellikle 2008’de Gürcistan müdahalesiyle verilen mesaj olmasaydı, Rusya’nın tamamen kuşatılması kaçınılmazdı. 2014’te Ukrayna’da yaşanan ve ABD destekli olarak değerlendirilen iktidar değişimiyle bu ülke bütünüyle Batı eksenine çekildi, Donbas hattı üzerinden Rusya’yı zayıflatma süreci hızlandırıldı. Kısacası ABD/AB ve NATO’nun Rusya’yı çevrelemesi durmadı. Moskova ise bu gidişata 24 Şubat 2022’de askeri müdahale ile dur dedi. Bu kez Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyesi yapamayan ABD/AB, savaş bahanesi ile 2025 yılında İsveç ve Finlandiya’yı NATO üyesi yaparak Rusya’nın Kuzey ve Baltık Denizleri üzerinden çevrelenmesini tamamladı.
11 Eylül 2001 Sonrası İsrail Etkisi. ABD’de 11 Eylül 2001’de gerçekleşen ve sahte bayrak olup olmadığı hâlâ tartışılan saldırılar sonrası ABD, Batı Asya ve Kuzey Afrika’da zaman zaman NATO’yu da kullanarak birçok ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştirdi. Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Libya ve Suriye bu sürecin hedefi oldu. Bu dönüşüm, 1996’da Neocon ve Siyonistler tarafından kaleme alınan ve İsrail’in çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmayı hedefleyen “Temiz Ayrılık (Clean Break)” planının uygulanmasıyla hız kazandı. 2010’da başlayan Arap Baharı ile süreç derinleşti. NATO bu kapsamda Afganistan’da görev alarak ilk kez alan dışına çıktı. Türkiye de ISAF kapsamında bu misyona katıldı. 2011’de Libya’da, 2013’ten itibaren Suriye’de iç savaşlar tetiklendi. Türkiye, Libya müdahalesine iştirak ederek ABD, Fransa ve İngiltere liderliğinde bir devletin vahşi şekilde parçalanmasına katkı sundu. Aynı yaklaşım 2015–2024 arasında Suriye’de tekrarlandı. Bu süreçte Türkiye, ABD, İsrail ve İngiliz istihbarat operasyonlarının etkisi altında hareket etti ve bugün Suriye hava sahasının İsrail tarafından kullanılmasına zemin hazırladı. Irak’ın Körfez savaşları sonrası parçalanma sürecinde Türkiye doğrudan rol almasa da 2003 sonrasında kuzeyde oluşan Kürt yapısına destek verdi. Kerkük petrolünün Türkiye üzerinden satışına izin verildi, Barzani 2013’te Diyarbakır’da ‘’Kürdistan’a Hoş Geldiniz’’ diye karşılandı. PKK’nın bölgede güçlenmesine karşı uzun süre etkili bir karşı duruş sergilenemedi. Bu durum 2015’te hendek savaşlarına kadar sürdü; Türkiye bu süreci 500’e yakın şehit vererek 2016’da askeri olarak bastırdı ancak ardından 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı.
Diğer yandan 2008 sonrası FETÖ yapılanması ve Batı istihbarat örgütlerinin desteğiyle yürütülen kumpas davaları sonucunda TSK içinde milli çıkarları NATO çıkarları önüne koyan Atatürkçü kadrolar tasfiye edildi. Özellikle Deniz Kuvvetleri ağır darbe aldı; 40 amiral ve 400 civarında amiral adayı çok nitelikli subay sistem dışına itildi. Bu süreçte NATO ve Batıdan Deniz Kuvvetleri komuta yapısı büyük darbe aldığı halde herhangi bir tepki gelmedi, adeta desteklendi. 15 Temmuz 2016’da darbe girişimi başarısız oldu, ancak NATO bağlantılı birçok unsur yurtdışına kaçtı veya geri dönmedi.
Kısacası, NATO’nun Türkiye için kuruluş amacı olan Sovyet tehdidine karşı koruma misyonu 1990’da ortadan kalkmıştı. Buna rağmen Türkiye, 1990 sonrası dönemde ABD ve İsrail’in jeopolitik hedeflerine hizmet eden bir konuma sürüklendi. Annan Planı, çözüm süreci ve Güney’de oluşabilecek bir Kürt devleti riski bu çerçevede ortaya çıktı. 15 Temmuz sonrası Türkiye bu gerçeklerle yüzleşti ve daha milli bir çizgiye yöneldi. Ancak 2020 sonrasında özellikle Türkiye’ye yeni jeopolitik rota çizen Mavi Vatan doktrini etki yaratırken, Yunanistan ve GKRY’de artan ABD destekli askeri yığınaklanma Türkiye üzerinde baskı kurdu. 2020’de Akdeniz’in açık deniz alanında Türk bayraklı bir gemiye Alman komandolarının müdahalesi önemli bir uyarı oldu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de geri çekilmesi bu sürecin sonucu olarak ortaya çıktı. 7 Ekim 2023’te İsrail’de gerçekleşen ve yine sahte bayrak olması tartışmalı olan Hamas saldırıları sonrası İsrail bölgede yeniden saldırgan bir aktör haline geldi. Bu süreç Filistin, Lübnan ve Suriye’ye yönelik operasyonları genişletirken 2025’te İran’a yönelik saldırının zeminini hazırladı. 2025’te Trump’ın yeniden iktidara gelişi İsrail’e büyük avantaj sağladı. 2024 sonunda Suriye rejimi çöktü ve 28 Şubat 2026’da ABD-İsrail ortak İran saldırısı, küresel ölçekte yeni bir dönemin kapısını açtı.
Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu ve Türkiye. Türkiye NATO ilişkileri 24 Şubat 2022 Rusya Ukrayna savaşı sonrası yeni bir baskı cephesine girdi. NATO’nun bu savaşta NAC Kararı olmamasına rağmen taraf olması, Montrö Sözleşmesinin koruyucusu Türkiye’nin sözleşmenin 19. Maddesi ile uyguladığı aktif tarafsızlık statüsüne zarar verecek bir konum yarattı. Bir yandan Karadeniz’e savaş gemisi çıkışına izin vermeyen Türkiye, Romanya’nın hava savunması için savaş uçaklarını Karadeniz üzerinde görevlendirdi. NATO’nun Rusya ile silahlı çatışmayı resmen teşvik ettiği ve özellikle ABD, Fransa ve İngiltere’nin gerek istihbarat desteği ve gerekse teçhizat, cephane desteği ile Rusya’ya saldırılarda Ukrayna’ya her türlü desteği verdiği bir ortamda Türkiye gerek kendi deniz yetki alanlarında gerekse İstanbul Boğazı ağzına yakın alanlarda Ukrayna’nın uluslararası deniz ulaştırmasına karşı geliştirdiği silahlı saldırılarla, ülkemizin enerji güvenliğinin en önemli atardamarları olan Mavi Akım ve Türk Akımı hatlarına Ukrayna saldırılarını kınama cesaretini bile gösteremedi.
Daha da kötüsü Türkiye ABD, İngiltere ve Fransa liderliğinde oluşturulan Ukrayna Gönüllüler Koalisyonuna 2 Mart 2025 tarihinde kurucu üye olarak katıldı. Türkiye’nin bu oluşum içinde yer alması, diplomatik bir adım gibi sunulsa da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ruhu ile çelişmektedir. Montrö yalnızca bir geçiş rejimi değil, Türkiye’ye savaş zamanlarında tarafsız kalma ve Karadeniz’i büyük güç rekabetinden uzak tutma imkânı sağlayan bir güvenlik zırhıdır. “Gönüllüler Koalisyonu” NATO dışı gibi görünse de fiiliyatta NATO’nun Ukrayna sahasındaki uzantısıdır. Türkiye’nin bu yapıya katılımı hukuken değilse bile siyaseten tarafsızlık pozisyonunu aşındırmaktadır. Bu mekanizmanın özellikle deniz boyutu, 21 gün kuralına uyulsa da Karadeniz’de operasyonel ve kalıcı bir askeri varlık yaratma riskini taşımaktadır. Rusya’nın böyle bir yapıyı kabul etmeyeceği açıktır. Montrö’nün özü, Türkiye’nin Karadeniz’de denge kurucu ve çatışma dışı aktör olmasıdır. Bu koalisyon ise Türkiye’yi Rusya karşıtı bir güvenlik mimarisine yaklaştırmaktadır. Koalisyonun öngördüğü güvenlik garantileri ve çok uluslu güç yapısı, ileride Karadeniz’de NATO ile entegre kalıcı bir askeri varlık riskini doğurur. Bu da Montrö’nün teknik hükümlerinden öte, dayandığı jeopolitik dengeyi zedeler. Türkiye’nin gücü tarihsel olarak savaş dışında kalarak denge kurabilmesinden gelir. Montrö bunu sağlamıştır. Bugün ise bu tür yapılar Türkiye’yi dolaylı biçimde taraf haline getirmektedir. Mesele bir koalisyona katılım değil, Türkiye’nin Karadeniz’deki denge rolünü koruyup koruyamayacağıdır. Montrö’nün ruhu Türkiye’yi çatışma dışında tutar, bu adımlar ise onu çatışmaya yaklaştırır.
NATO’nun Yapısal Dönüşümü ve Günümüz. Dünyanın büyük bir değişimden geçtiği bu dönemde Türkiye’nin gündemine Adana’da 6. Kolordu bünyesinde kurulması planlanan Çokuluslu Kolordu Karargâhı (MNC-TUR) girdi. Kamuoyunda tartışma yaratan bu yapı ani kararların ürünü değildir; NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümünün doğal uzantılarıdır. 1990’lardan itibaren geliştirilen birleşik görev kuvveti konsepti, 2002 sonrası NATO Mukabele Kuvveti ve 2014 sonrası Rusya merkezli tehdit algısı bu süreci hazırlamıştır. 2022 Stratejik Konsept ve 2023 Vilnius Zirvesi ile doğu kanadında daha entegre kuvvet yapıları kararı alınmış, MNC-TUR bu planın sahaya yansıması olmuştur. Polonya’daki MNC-NE ve Romanya’daki MNC-SE benzeri bir yapı Türkiye’de kurulmaktadır. Ancak kritik husus, bu kararların 7 Ekim 2023 sonrası yani İsrail Jeopolitik Hamlesi sonrası oluşan yeni ortamdan önce alınmış olmasıdır. Yani bugünün kırılma şartlarına değil, artık sorgulanması gereken eski varsayımlara dayanmaktadır. İsrail’in Türkiye’ye yönelik senaryoları tartıştığı bir konjonktürde, İsrail’e yakın duran NATO’nun İncirlik’ten sonra Adana’da kara varlığı oluşturması çıkarlarımızla örtüşmemektedir. NATO’daki görüşmelerde bu karargâhın gerekçesi İran tehdidi olarak sunulsa da Türkiye’yi dolaylı biçimde İsrail ile aynı çizgiye iter.
Diğer yandan söz konusu karargâhın İncirlik ABD/Türkiye ortak kullanımındaki üs ile varlığının, İsrail’e bir nevi Türkiye’ye saldırma konusunda NATO üyeliği üzerinden caydırma mesajı verdiğini savunanlar olsa da olası bir Türkiye-İsrail çatışmasında NATO’nun Türkiye’yi savunacağına inanmak güneşin batıdan doğacağına inanmak gibidir. Dolayısı ile İran’ın savaşta dahi Türkiye’ye kasten füze saldırısında bulunmadığını deklare etmesine rağmen her defasında MSB’nin açıklamalarında ‘’İran’dan atılan füzeler Akdeniz’de NATO unsurları tarafından önlenmiştir’’ anlatısı aynı zamanda İsrail’e yöneliktir. Ancak gerçek bir krizde Akdeniz’deki NATO unsuru olan Amerikan savaş gemilerinin İsrail füzelerini önleyeceğini düşünmek hayalden ötedir. Bu nedenle teori ile pratik arasında açık bir çelişki vardır. Diğer yandan Akdeniz Bölgemizde Adana’da NATO’nun çok uluslu karargâh kurması en hassas bölgemizde istihbarat, harekât ve lojistik alanlarda rakiplerimizin doğrudan veya dolaylı bilgi toplaması, evimizin içinde serbestiyet kazanmasına neden olur. ABD, İsrail ve İngiltere istihbaratına çalışan FETÖ benzeri yapıların neler yapabileceğini kumpas davalar ve sonrası 15 Temmuz darbe girişimde fazlası ile gördük.
Boğazda Deniz NATO Deniz Unsur Komutanlığı. Diğer yandan İstanbul Boğazı girişinde Anadolu Kavak’ta kurulması gündeme gelen NATO Deniz Unsur Komutanlığı (MCC) ayrı bir gündem yarattı. Bu sürece gelinmesinin temel nedeni Rusya Ukrayna savaşı ve Ukrayna’nın kendi deniz yetki alanlarına döktüğü mayınların sürüklenmesi oldu. Bu konu Mart 2022 sonunda Türkiye ve Romanya kıyılarında sürüklenen mayınların tespit edilmesiyle uluslararası bir güvenlik meselesi haline geldi. İstanbul Boğazı girişinde de mayın bulunması tehdidin ciddiyetini ortaya koydu. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, Romanya ve Bulgaristan kıyıdaş ülkeler olarak çözümü kendi aralarında üretme yoluna gitti. 11 Ocak 2024’te üç ülke arasında mutabakat imzalandı ve 1 Temmuz 2024’te İstanbul’da Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu (MCM Black Sea) resmen kurularak faaliyete geçti. Bu yapı NATO dışında, bölgesel bir girişim olarak tasarlandı. Olması gereken de zaten buydu. Görev grubu toplamda en az 9 kez faaliyete geçirildi. Bu süreç, Türkiye’nin Montrö rejimini koruyarak Karadeniz’de güvenliği kıyıdaş ülkelerle sağlama yaklaşımının somut bir örneği oldu.
Ancak diğer yandan 2023 sonrası NATO’nun savunma anlayışında köklü dönüşüm yaşandı ve siyasi zemini Temmuz 2023 ‘te yapılan Vilnius NATO Zirvesi ile Bölgesel Savunma Planlarına geçildi. Atlantik, Kuzey Denizi, Baltık, Akdeniz ve Karadeniz’in ayrı harekât alanları olarak ele alınması bu zirvede onaylandı. Ancak bu zirvede yapının şekli onaylanmadı. 2024 yılında askeri planlama sürecinde beş ayrı Birleşik Görev Kuvvetinden birisi olarak Karadeniz Görev Kuvveti kuruldu. Bu Zirve ile onaylanan bir karar değildi. Ancak CTF Karadeniz’in kurulmasına planlama aşamasında Türkiye’nin onay vermesi kanaatimizce amatörce ve yanlış bir karardı. Zira tarihte ilk kez bu karar ile NATO’nun Karadeniz deniz ortamında daimî kurumsal ve operasyonel bir kimlikle yer almasına onay verilmiş oldu. Bu durum son 90 yılda ilk kez Karadeniz’de güç dengesini değiştirecek ve Montrö rejiminin tarafsız uygulanmasını engelleyecek fiili durumların önünü açacak bir durum yaratma potansiyeline sahiptir. Halbuki Türkiye, 2001’de Akdeniz’de faaliyete geçen NATO Etkin Çaba Harekatının 2004 sonrası Romanya ve Bulgaristan’ın NATO üyesi olmalarına rağmen Karadeniz’e genişlemesine izin vermemiş ve bu kararı Askeri Komitede veto etmişti. NATO Vilnius Zirvesinde ilk kez coğrafi temelli Bölgesel Savunma Planlarına geçmiş olabilir. 1952’de de Türkiye’ye COMEDNOREAST (Kuzey Doğu Akdeniz Deniz Bölge Komutanlığı) görevi verilmişti. Ancak Türkiye Montrö rejiminin verdiği siyasi ve jeopolitik güçle o dönemde silahlı kuvvetlerinin zayıf konumuna rağmen ABD ve NATO’nun hevesli vekili olmamış ve NATO’nun kurumsal kimliği ile deniz ortamında yer almasına izin vermemiş, NATO tatbikatı planlayıp icra etmemiş ve NATO üyesi devletler Karadeniz’e kendi devletlerinin diplomatik kimliği ile çıkmışlardır. Kaldı ki COMEDNOREAST Karargâhı Türkiye’nin göz bebeği İstanbul Boğazında Anadolu Kavak/Beykoz’da değil, Ankara’da kurulmuştur.
Bugün Anadolu Kavak/Beykoz’da kurulan ve NATO bayrağı ile donatılan CTF Karadeniz Deniz Unsur Komutanlığı binası şuur altımızda adeta Montrö Zaferi öncesi bugün Tophanede bulunan ve 1923-1936 arası faal olan Lozan Boğazlar Komisyonu Binasını hatırlatmaktadır. NATO bayrağı Anadolu Kavak’ta boğazın kıyısında karargâhta bile olsa Lozan’ın 13 yıl askersizleştirdiği ve egemenliğinin Uluslararası Boğazlar Komisyonuna devredildiği zamanı çağrıştıracak bir sahne yaratmamalıydı. MSB basın açıklamasında söz edilen bölgesel sahiplik ilkesi ancak ve ancak Montrö Sözleşmesinin omuzlarımıza yüklediği tam egemenlik ve kontrol yetkisi ile korunabilir. Bu karargâh diğer ülkelerde kurulmuş olsa dahi Türkiye bazılarının çok sevdiği NATO’daki veto gücümüzü her zaman kullanabilir. Ayrıca 21 gün, gemi tipi, tonaj kısıtlamaları ve giriş, çıkış ihbar süreleri gibi tam egemenliğindeki kısıtlamaları uygulayabilirdi. Türkiye NATO’nun Karadeniz’de deniz ortamındaki kurumsal varlığına asla ve asla izin vermemeliydi.
Diğer yandan bölgesel mayın tehdidine karşı kurulan kıyıdaşların sınırlı bir görev gücünün, zamanla NATO bağlantılı bir Deniz Unsur Komutanlığı içinde yer alması da kabul edilemez. Mayın temizliği için oluşturulan geçici ve teknik bir yapı, Karadeniz’e yerleşik bir NATO deniz kimliğinin kapısını açmamalıdır. Bu noktada tarih açık bir ders sunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, Montrö kısıtlamaları nedeniyle savaş gemilerini Boğazlardan geçiremediği için Karadeniz’e doğrudan deniz gücü sokamamış, bunun yerine denizaltılarını Tuna üzerinden Romanya’ya parça parça getirip orada monte etmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Türkiye, savaşın en kritik anlarında dahi Montrö’yü titizlikle uygulamış ve tarafsızlığını korumuştur. Yani büyük güç baskısı altında bile Boğazlar rejimi delinmemiştir. Bugün NATO insansız deniz araçlarını Karadeniz’e getirirse kontrol Türkiye’de olur şeklindeki argümanlar bu nedenle zayıftır. Montrö rejimi, savaş gemilerinin ve askeri deniz platformlarının geçişini açık şekilde sınırlar. Bu çerçevede insansız deniz araçları da askeri nitelikleri itibarıyla bu rejimin dışında değerlendirilemez. Başka bir ifadeyle Montrö, bu tür unsurların bağımsız ve sınırsız geçişine zaten izin vermez. Dolayısıyla mesele kontrol değil, geçişin kendisidir.
Diğer yandan Karadeniz’de Montrö’nün sahibi olan Türkiye’nin kendi eliyle NATO’ya bağlı bir deniz komutanlığı kurması, ülkeyi fiilen Rusya’ya karşı konumlanmış bir askeri yapının ileri karakolu haline getirir. Bu sadece hukuki değil, doğrudan jeopolitik bir kırılmadır. Bu durum Montrö’nün sağladığı dengeye zarar verir ve Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirir. Bu tür bir yapılanma yalnızca açık bir gerilim üretmez; aynı zamanda gelecekte Karadeniz’de sahte bayrak operasyonları dahil olmak üzere Türkiye’yi zorlayacak çok sayıda senaryonun önünü açar. Türkiye bu coğrafyada ancak kendi gücüne dayanarak hareket edebilir. NATO’nun dünyanın jeopolitik özgül ağırlığı en yüksek, sayılı deniz ulaştırma düğüm noktalarından birisi olan Türk Boğazları ile Kurutuluş Savaşında Türkiye’nin geri bölge Lojistik yığınaklanma ve savunma alanı olan görev yapan Karadeniz’deki özel statümüzü aşındıracak şekilde Türkiye’yi zorlamasına izin verilmemelidir. Dolayısıyla mesele sadece bugünün değil, yarının dengeleridir. Eğer Rusya ileride Ukrayna ile ateşkes şartlarını kendi lehine dayatacak bir konuma gelirse, Türkiye’nin manevra alanı ciddi şekilde daralacaktır. Bu durumda bugün kendi elimizle kurduğumuz dengeyi korumamız mümkün olmayacaktır. Karadeniz’de güvenlik, her geçen gün Rusya ile savaşmak için bilenen ve Rutte gibi akılcı ve temkinli davranış kalıplarından çok uzak, NAC kararları ve 32 devletin oydaşması dışında hareket eden bir Genel Sekreterin liderliğindeki NATO üzerinden değil, kıyıdaş ülkeler üzerinden sağlanmalıdır. Türkiye, Montrö’nün verdiği yetkiyi kullanarak bu dengeyi korumak zorundadır. NATO Deniz Unsur Komutanlığı gibi girişimlerden vazgeçilmesi bu nedenle stratejik bir zorunluluktur. Aksi halde Türkiye, kendi kurduğu dengeyi bozarak kendisini doğrudan Rusya ile çatışma hattına sürükleme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Cem Gürdeniz
Dünya hızla yeni bir jeopolitik düzene savrulurken Türkiye’nin yön arayışı her zamankinden daha kritik hale geliyor. Yazımın ilk bölümlerinde bu büyük kırılmanın tarihsel arka planını, Westphalia’dan Pax Britannica’ya ve Pax Americana’ya uzanan düzen değişimlerini, ABD’nin geri… pic.twitter.com/hgExrJe7ut
— Cem GÜRDENİZ (@cemgurdeniznet) April 5, 2026



