84 yıl arayla Anglosakson Atlantik bildirileri, Almanya-Japonya mihveri ve Türkiye

İkinci Dünya Savaşı devam ederken 14 Ağustos 1941 tarihinde iki Anglosakson akraba ABD ve İngiltere Atlantik Bildirisini imzaladı. ABD henüz savaşa girmemişti. 82 yıl sonra 8 Haziran 2023’te tarih tekrar etti ve iki ülke yeni bir Atlantik Bildirisine imza attı. İmzalar atılırken Almanya, Avrupa tarihinin gördüğü en büyük NATO hava tatbikatına ev sahipliği yapıyor, Japonya Hükümeti de Almanya’daki NATO hava tatbikatına uçak yollarken, Tokyo’da NATO Ofisi açılması hazırlıklarını yürütüyor, Ukrayna’ya zırhlı araçlar gönderme kararı veriyordu. 

BİLDİRİLERİN JEOPOLİTİK TEORİSİ

Atlantik Bildirilerinin ilkinde İngiliz Hegemonyası çözülüyordu. İkincisinde yani günümüzdeki bildiride Amerikan hegemonyası çözülüyor. Her iki bildirinin jeopolitik koşullarını ve beklentilerini analiz ettiğimizde aradan geçen 82 yıla rağmen temel jeopolitik teorinin değişmediğini görmekteyiz. Kısaca bu teori, yükselen kıta güçlerine (Rusya, Çin ve Küresel Güney) karşı okyanuslar hâkimi iki Anglosakson denizci akraba devletin güçlerini birleştirmesi şeklinde özetlenebilir. ABD ve İngiltere okyanus ve denizlerin kontrolünü kendi iradeleri dışında hareket edecek başka güç veya güçler topluluğuna bırakmak istemiyorlar. Mücadelenin aslı budur. Nasıl ki İngiltere Trafalgar (1805) sonrası okyanusların hâkimi olarak dünya ticaretini kontrol ettiyse, hegemonyayı ondan devralan ABD de 1945 sonrası devraldığı okyanusların ve dolayısı ile küresel ticaretin kontrolünü bırakmak istemiyor. Bunun tek yolu yükselen kıta güçlerini kıtaya geri itmek. Arktik Okyanusun erimesi ve Kuzey Denizi Rotasının Rusya kontrolünde faaliyete geçmesi kurulu jeopolitik düzeni yerle bir ediyor. Bu rotanın Rusya’nın doğusundaki zengin kaynaklarla buluşması Anglosakson dünyanın kâbusu. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimine (BRI) Polar Silk Road (Kutup İpek Yolu)’nu eklemesi bu nedenle çok önemliydi.  Ukrayna savaşının devam etmesi Rusya’yı kemirerek zayıflatması ve NATO’nun İsveç ve Finlandiya üyeliği ile güçlenmesi hem Arktik jeopolitiği hem de Çin ile yaşanacak bir gerilimde Çin’e sağlanacak Rusya desteğinin azaltılması açısından Anglosakson dünya için çok değerli ve elzem. 

BİRİNCİ ATLANTİK BİLDİRİSİ

İkinci Dünya Savaşı, Birinci Dünya Savaşı sonrası aşağılanan ve büyük ekonomik yıkıma uğratılan dünyanın en eğitimli, en disiplinli ve en çalışkan uluslarından birisi olan Almanların, Weimar Cumhuriyetinden sonra Hitler gibi akli dengesi bozuk bir liderin peşinden giderek sanayi ve demografik güçlerini yıldırım harbine tahvil edecek boyutta askerileştirmesi ve acımasızlaşması ile başladı. Okyanusa çıkmak Batı Avrupa yarımadasını, Ortadoğu ve kuzey Afrika’yı kontrolü altına almak ve Sovyetlerin uçsuz bucaksız topraklarına erişmek jeopolitik amaçtı. 2 yıl içinde Avrupa teslim olmuş ve okyanusların ve dalgaların hükümdarı İngiltere adası Alman denizaltıları sayesinde büyük bir abluka altında neredeyse açlığa mahkûm olmuştu. Kraliyet orduları 1940 Mayıs ayında Avrupa’dan tarihte örneği görülmemiş şekilde Dunkirk tahliyesi ile geri çekildiler. Churchill 1940 Eylül ayında Amerikan Başkanından neredeyse yalvarırcasına Atlantik’teki Alman Denizaltıları ile baş edecek muhripleri talep etti. 2 Eylül 1940 tarihinde ABD Başkanı Karayiplerdeki İngiliz üslerinin Kullanım hakkı karşılığında (Lend Lease) 50 muhribi Kraliyet Donanmasına kiraladı. Açlık ve yıkımın kenarından dönen İngiltere böylece denizden bir işgali ve ablukayı önleyebilmişti. Ancak 1941 Mayıs ayı sonunda Alman kuvvetleri İngilizleri diğer bölgelerde yenilgilere uğratmıştı. İngiltere desteğindeki Yunan ve Yugoslav güçleri Balkanlar’da yenilmişti. Naziler Mısır’ı istila ve Süveyş Kanalı’nı kapatmakla dolayısı ile İngilizlerin Hindistan’a erişimini kısıtlıyorlardı. Almanlar 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ni işgale başladı. İşte böyle bir konjonktürde Churchill ve Roosevelt, 9-10 Ağustos 1941’de Newfoundland, Placentia Körfezi’nde Amerikan savaş gemisi U.S.S. Augusta’da buluştular. 14 Ağustos’ta yayınlanan Atlantik Bildirisinde ABD’nin de desteği ile savaşı kazanacakları varsayımı ile savaş sonrası kurulacak yeni dünya düzenini desteklemeyi sekiz ortak ilke üzerinden kabul ettiler. Bu bildiri ile Churchill ve Roosevelt, Amerikan halkını yakın akrabaları İngiltere’nin yanında savaşa girmeye ikna edeceklerini düşünmüşlerdi. Ancak Amerikan kamuoyu sadece silah ve cephane desteği verme taraftarıydı. Bildiri bağlayıcı bir anlaşma olmasa da ilk olarak, Alman saldırganlığına karşı Anglosakson dayanışma duygusunu açık şekilde teyit etti. İkinci olarak, Başkan Roosevelt’in savaş sonrası dünya için Wilson’cu vizyonunu ortaya koydu: Serbest ticaretin devamı; ulusların kendi kaderini tayin etmeleri, silahsızlanma ve toplu güvenlik. Bildiri aynı zamanda Cezayir’den Vietnam’a kadar Üçüncü Dünya’daki özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinin halklarının bağımsızlığı için de ilham kaynağı oldu. Ancak bildiri son derece zayıflayan İngiltere’nin yanında ABD’nin savaşa girmesini sağlamadı. ABD, 7 Aralık 1941’de Japon donanmasının Pearl Harbor baskını sonrası girecekti. O gün Churchill’in en mutlu günüydü.  Pearl Harbor Baskını sonrası dönemde ABD tarihin gördüğü en büyük donanmayı hayata geçirdi ve Alman Japon mihverinin denizle bağını kesti. Denizden bağı kesilen iki askeri güç savaş lojistiğini idame edemedi ve ilerleyen müttefik kara güçleri ve ateş gücü karşısında teslim oldular. Japonya’ya atılan iki atom bombası sadece Japon İmparatorunu teslime zorlamak için değil aynı zamanda Sovyetlere göz dağı vermek için atılmıştı. Savaşın sonunda ortaya çıkan gerçek, okyanusları ve savaş lojistiğini kontrol eden tarafın galip geleceği oldu. 

İKİNCİ ATLANTİK BİLDİRİSİ

8 Haziran 2023 tarihinde İngiltere ve ABD arasında Atlantik Bildirisi (The Atlantic Declaration: A Framework for a Twenty-First Century U.S.-UK Economic Partnership) imzalandı. İlkinden en büyük farkı savaş ortamında akdedilmeyen bu anlaşmanın ekonomik ortaklık üzerine odaklanmasıdır. Ekonomik ortaklık için beş sütun üzerine inşa edilen eylem planı gücünü her iki ülkenin karşılıklı yatırım iş birliğinden alıyor. Her iki ülkede günümüzde toplamda 7 milyon kişiye iş imkânı yaratan, mevcut 1,5 trilyon dolarlık ortak yatırımın artırılması hedefleniyor. Eylem Planı iki devletin yeni teknolojiler ve kritik teknolojiler üzerindeki liderliğinin devamını; ekonomik güvenlik, teknoloji koruma ve arz zincirlerinde iş birliğini; dijital transformasyonu; gelecek için temiz enerji ekonomisi yaratmayı ve son olarak savunma, sağlık güvenliği ve uzaydaki işbirliğini geliştirmeyi amaçlıyor.  Bildirinin amacı küresel ekonominin endüstri devriminden bu yana geçirdiği en büyük dönüşüm döneminde Anglosakson ortaklığının pekiştirilmesine yönelik. İki ülke kural temelli uluslararası düzene (Rules Based International Order) destek olmak üzere savunma, güvenlik, ekonomik ilişkiler, bilim ve teknolojide liderlik, sivil toplum örgütleri ve halk arasındaki derin bağları güçlendirmeyi hedefliyor. Yenilikçilik, temiz enerji ekonomilerine yöneliş ile ekonomilerinin krizlere karşı direncinin artması ekonomik hedefler arasında. Bildiri savunma ve güvenlik alanına da önemli vurgular yapıyor. Ulusal güvenliğin karakterinin değiştiği, iklim değişikliği, devlet dışı aktörler, teknoloji ve ekonominin milli güvenlikle iç içe geçtiği bir dönemde Rusya ve Çin tehdit olarak sunuluyor. Savunma, güvenlik ve istihbarat alanında ilişkilerin çok daha ileriye taşınacağı vurgulanarak Avrupa Atlantik güvenliğin Pasifik ve diğer bölgelerle olan bölünmez bütünlüğü dile getiriliyor. Atlantik Bildirisi geleneksel ittifak sistemlerinin yeni ve yaratıcı ortaklıklarla güçlendirildiğine referansla, özellikle teknoloji, ticaret ve güvenlik alanında ABD ile İngiltere arasındaki ilişkilerin daha da geliştirileceğini belirtiyor. Her iki devletin Ukrayna’ya desteğini sürdürürken, Pasifik’te AUKUS İttifakını kurmak için atılan adımlar sonucu Avustralya’ya nükleer takatli denizaltıların verilmesinin önemine değiniliyor. İngiltere, ABD ve Hindistan arasında mevcut Pasifik diyaloğu geliştirilirken AUKUS üzerinden müşterek tatbikatlarla savunma ve güvenliği arttırma çabalarının arttırıldığı duyuruluyor.  

84 YIL ARA İLE BERLİN-TOKYO MİHVERİ

Bu satırlar yazılırken ABD’de eski Başkan Trump’ın 2024 seçimlerinde aday olmasının önlenmesi için hukukun silaha dönüştürülmesinin Türkiye’deki pratiği aratmayacak yeni ve yaratıcı örneklerini görmekteydik. Trump’ın yargılanması sadece politik amaçlarla izah edilemez. İdeolojik yanı da vardır. Ukrayna’ya yardıma ve ABD’nin dışardaki neocon müdahalelerine karşı çıkan Trump’ın tarihte benzeri görülmemiş şekilde yargılanması gerçekte ABD’de neocon etkisindeki müesses nizamın (establishment) jeopolitik mücadelede her şeyi göze aldığını gösteriyor. Trump 84 yıl arayla Başkan Roosevelt gibi ABD’yi savaştan uzak tutmaya çalışırken, Biden ise Truman gibi şahin ve savaş yanlısı tutum sergiliyor.  Diğer yandan Trump’ın yargılandığı aynı günlerde Almanya, 1945 sonrasındaki tarihlerinde ilk kez Ulusal Güvenlik Stratejisi dokumanı yayınladı. Avrupa’nın doğu sınırlarını koruma görevinin NATO’ya verildiğini vurgulayan dokuman, savunmanın merkezine Alman Silahlı Kuvvetleri yerleştiriyor. Almanya, 2022 baharında savunma bütçesine 100 milyar avroluk kaynak yaratırken yıllık savunma harcamalarını NATO standardı olan %2’nin üzerine çıkarma kararı almıştı. Rusya ile her türlü bağı koparmış olmalarının yanısıra 2025 yılında Pasifik bölgesine Çin’e karşı deniz görev grubu yollayacak olan Alman Hükümetinin, yıllık 325 milyar USD ticaret hacmine sahip oldukları Çin’i yeni dokumanda tehdit olarak sunmaları, ABD’nin neredeyse eyaleti düzeyinde bir vekil devlete dönüştüklerini ve kendilerini tamamen Avrupa Atlantik sisteme teslim ettiklerini gösteriyor. Benzer Amerikan eyaleti düzeyinde dönüşüm Japonya’da da yaşanıyor. Japonya’nın Amerikan desteğiyle tekrar askerileşmesi; Japon Başbakanı Kishida’nın 20 Mart 2023 günü Moskova’daki Xi – Putin görüşmesi sırasında Zelensky ziyareti; Ukrayna’ya askeri zırhlı araç temini ve NATO+ girişimi ile Tokyo’da NATO irtibat bürosu açılması girişimleri sadece Moskova ile değil Pekin ile ilişkileri büyük gerilim altına sokuyor. Bölgede adeta İkinci Dünya Savaşında yaşanan Berlin- Tokyo mihveri tekrar doğuyor algısı oluşuyor ve yayılıyor. 

ARTAN KÜRESEL GERİLİM

Sadece 12-18 Haziran 2023 haftasında yaşanan gelişmeler Büyük Güçler Mücadelesinde Asya Pasifik ile Avrupa Atlantik arasındaki gerilimin ivmelenmesi ve kontrol dışına sürüklenme olasılığının artışını sergiliyor. 

AVRUPA CEPHESİ

Ukrayna’nın uzun süredir hazırlık yaptığı ve pek çok cephede başarısız olduğu karşı saldırının başladığı haftada Almanya’da NATO tarihinin en büyük Hava Tatbikatının Alman Hava Kuvvetleri Komutanının ana akım medyada her saat başı izlenen açıklaması ile başlaması çok dikkat çekiciydi. Soğuk Savaş ve sonrasında ilk kez bir Alman general televizyonlarda bu kadar sık görüldü. Alman ve Avrupa sivil havacılığının bu tatbikattan etkilenmesi ise ayrı bir konu. Aynı hafta Beyaz Rusya’nın Rus Taktik nükleer silahlarını kendi topraklarında kabul edeceğini duyurması Avrupa satranç tahtasında büyük bir hamle oldu. Sivastopol’un 300 mil güneyinde Türk Münhasır ekonomik Bölgesi içinde Ukrayna’nın Amerikan İHA desteğinde Rus yardımcı gemisine karşı silahlı insansız deniz araçları ile saldırma teşebbüsünün Rus gemisinin karşı saldırısı ile püskürtülmesi ise Karadeniz’de deniz ortamında yaşanan ikinci kriz oldu. Bu saldırı girişiminin hemen ardından İran’ın 1500 km menzilli 10 mach sürate sahip Fatah hipersonik füzesini denemesi ve bu teknolojinin Rusya tarafından verildiği haberlerinin medyada yer alması, bu silahın İsrail ve Amerikan CENTCOM sorumluluk alanındaki Ortadoğu’da yaratacağı jeopolitik etki açısından son yılların en önemli gelişmelerinden birisi oldu. Bu silah İran’a nükleer silaha eşit caydırma sağlayacaktır. Tüm bu gelişmeler olurken NATO Savunma Bakanlarının Brüksel’de toplanması, yakın tarihin en önemli zirvesi olacak 11 Temmuz NATO Zirvesi öncesi ABD talimatlarının NATO üyesi devletlere iletilmesi için fırsat sundu. Bu toplantıda Genel Sekreterin Hollanda ve Danimarka’nın Ukrayna’ya F16 vereceğini açıklaması şüphesiz NATO’nun barışı aramaktan çok savaşın devamını arzu ettiğinin bir işareti oldu. 16 Haziran 2023 günü New York Times Gazetesinde barış yanlısı bir yazının yayınlanması ise Amerikan medyasının kafa karışıklığını ortaya koydu. (The Tale the west tells itself about Ukraine) https://www.nytimes.com/2023/06/16/opinion/nato-ukraine-russia-peace.htmlNATO Genel Sekreterinin bu toplantıdan 2 gün önce ABD Başkanı Biden ile yüz yüze görüştüğünü hatırlatalım. Bu toplantıda Savunma Bakanının Türkiye’nin NATO’nun açık kapı politikasını desteklediğini açıklaması 21. Yüzyıl jeopolitiğimiz için büyük talihsizlik olmuştur. Bu politikanın Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyeliğine davet etiğini ve neoconların en arsız döneminde (2001-2009) Başkan G.W.Bush  tarafından ileriye sürüldüğünü hatırlatmakta yarar görüyorum. NATO’nun doğuya genişlemesinin yaratacağı jeopolitik karmaşa ve tansiyonun en büyük kurbanının Türk Boğazlarına sahip Türkiye olacağı izahtan varestedir. 

PASİFİK CEPHESİ

Batı Pasifik, Ukrayna’da devam eden savaş rağmen büyük güç mücadelesinin ağırlık merkezi olmaya devam ediyor. 2019’dan itibaren başlatılan Rus ve Çin ortak hava devriyesinin Japon Denizi ve Doğu Çin Denizinde stratejik bombardıman uçaklarıyla altıncı kez karakol görevlerine devam etmesinin yanı sıra Rusya’nın, Çin’in yakın gelecekte düzenleyeceği Kuzey Etkileşim 2023 Tatbikatına katılacağı açıklandı. Rusya, 2021’de yapılan Batı Etkileşim Tatbikatına da katılmıştı. ABD’nin Güney Çin Denizinde ve Tayvan Boğazında Çin’i kışkırtıcı hamleleri devam ederken Tayvan’a yeni silah satışları ile savaş gemileri ve uçaklarda kullanılan Link 22 deniz ve hava tanımlanmış taktik durum sergileme sisteminin transferini onaylaması Pekin’in gerilim denklemindeki tutumunu zorluyor. Ayrıca Tayvan Savunma Bakanlığının geçen hafta halka sivil savunma talimatlarını dağıtması dikkat çekici bir gelişmeydi. Çin ve Rusya’yı bölgede daha da yakınlaştıran olguların başında Rusya’nın Avrupa’da yaşadıklarının, tedbir alınmadığı takdirde Çin için kaçınılmaz olduğu gerçeğinin artık tamamen anlaşılmış olmasıdır. Bölge jeopolitik açık hesapların çokça yer aldığı bir konumda. Bu kapsamda Çin, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde kendilerine yaptığı katliamları; Rusya 20. Yüzyıl başında Japonya ile Kore yarımadasında yaşanan savaşları; Japonya İkinci Dünya Savaşı sonunda Rusya’nın işgal ettiği Kuril Adalarını (Kuzey Toprakları) unutmuyor. Japonya’nın yeniden silahlanması; başbakan düzeyinde dahi emperyal dönemin intikamcı duyguların yükselişi ve Asya-Pasifik’e yönelen NATO ile artan bağlar, Tokyo’yu hem Moskova’nın hem de Pekin’in ortak bir düşmanı haline getiriyor. Rusya’nın İkinci Dünya Savaşında en çok kayıp verdiği Nazi saldırısı nedeniyle Almanya’nın askeri olarak yeniden tarih sahnesine çıkışından duyduğu endişe zaten izahtan varestedir. Ukrayna ile savaşta kullanılan ana Rus teması da Nazizm ile savaştır. 

ANGLOSAKSON HEGEMONYANIN DOĞUMU

Kraliyet Donanmasının 21 Ekim 1805’te Fransız İspanyol ortak donanması karşısında kazandığı Trafalgar zaferi dünya tarihinin akışını değiştiren bir dönüm noktasıdır. Anglosakson deniz hakimiyeti bu zaferle ilan edilmiş ve Pax Britannica’yı yaratacak İngiliz hegemonya süreci fiilen başlamıştır. 1871 sonunda Almanya’nın birleşip yükselmeye geçmesi ve kıtadan okyanusa çıkmak istemesiyle en büyük meydan okuma ile karşılaşan Pax Brittanica bu rakibi nedeniyle iki kez dünya savaşına girdi. Bu savaşların ikisi de kaçınılmazdı. Zira İngiltere, okyanusa çıkmak isteyenleri engelleyemediği sürece yaşayamazdı, bir ada imparatorluğuydu. Her iki dünya savaşından da büyük ağabeyi ABD sayesinde galip çıktı. Devasa boyutlarda hem finansal hem askeri yardım almıştı. Akıllı bir zayıf, iri ve güçlü birini kurnazca kullanmıştı. Ancak Birinci Dünya Savaşı sonunda ABD Başkanı Wilson İngiltere’ye yaptıkları onca yardıma rağmen savaş sonunda Avrupa, Ortadoğu ve Afrika haritasından kendilerine pay verilmemesini unutmadı. Bunu Amerikan devleti de unutmadı. 

İNGİLTERE’NİN ZOR ZAMANLARI VE HEGEMONYANIN DEVRİ

İkinci Dünya Savaşı başladığında Alman panzerleri Avrupa’yı çiğneyip, İngilizler açlıktan evlerinin bahçesinde sebze meyve ekmeye başladığında Başbakan Churchill ABD’nin kapısını çalarak savaşa girmelerini istedi. Ancak istediğini alamadı. Başta Roosevelt ve Amerikan senatosu ilk savaşı unutmamıştı. 7 Aralık 1941 sonrası Japon saldırısı sonucu savaşa giren ABD, sonunda Birinci Dünya Savaşında yaptığı hatayı tekrar etmedi. Kurucu atalarının geldiği adayı artık kendi etki alanına almaya karar verdi. Artık şartlar tamamen oluşmuştu. İngilizler ise mezarlıkta ıslık çalmaya devam ettiler. Churchill kendinden ve imparatorluktan o kadar emindi ki Akdeniz ve Ortadoğu havzasının kontrolünü savaş sonrası kimseye bırakmamıştı. Ancak imparatorluğun parası kalmamıştı. İlk kötü haber 21 Şubat 1947’de geldi. Savaş sonrası kendi etki alanındaki İtalya ve Yunanistan’a askeri ve finansal yardımı kesmek zorunda kaldılar. Amerikan Dışişleri Bakanı Acheson, durumu Başkan Truman’a şöyle rapor etmişti: İngilizler Ortadoğu’dan çekiliyor.” Ancak henüz donanma varlıklarını Akdeniz’den çekmemişlerdi. 1949 da NATO kurulurken Akdeniz Komutanlığı bir İngiliz Oramirale bırakılmıştı. İngiltere, savaşı asıl kazanan ABD olmasına rağmen imparatorluk mührünü henüz Amerikalılara bırakmamıştı. İngiliz hegemonyası kısmen de olsa devam ediyordu. Kasım 1956’da tamamen bitti. İngiliz Hükümeti ABD’ye bilgi bile vermeden Fransız ve İsrailliler ile Süveyş Kanal Bölgesine işgal harekâtı düzenleyince ABD Başkanı D. Eisonhower son derece öfkeli şekilde müdahale etti ve harekât durduruldu. İşte o gün 1805 Trafalgar zaferi sonrası başlayan İngiliz hegemonyası tam anlamıyla sona erdi ve Amerikan hegemonyası tescillenmiş oldu. 

GERİLEYEN ANGLOSAKSON HEGEMONYA

Bugün Amerikan küresel gücü aradan geçen 67 yıl sonra düşüş sürecindedir. ABD’de neoconlar dışında pek çok akademisyen ve siyasetçi Washington’un çok geç olmadan yeni küresel gerçeklere uyum sağlaması gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. ABD’nin soğuk savaş sonrası neoconların eseri Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki askeri fiyaskoları, 2008 mali krizi ile ardından gelen Büyük DurgunlukCovid krizindeki zafiyet ve ülke içinde büyüyen siyasi ve silahlı kutuplaşmalar ABD’yi akademik çerçevede tam anlamıyla gerileyen hegemon konumuna sokuyor. İkinci Dünya Savaşında güneyde ve kuzeyde yükselen iki faşist ve anti demokratik Hostis Humanis Generis, Alman-Japon eksene karşı mücadele eden ABD ve İngiltere liderliği savaş bittikten sonra yaşanan dönemde kendi jeopolitik, ideolojik ve ekonomik hedefleri için dünyanın geri kalanına karşı askeri güç kullanmaktan çekinmedi. 1945 sonrası komünizm ile mücadele paradigması altında girişilen onlarca askeri ve sivil müdahale dışında soğuk savaş sonrası neoconların kontrolüne giren Amerikan askeri ve istihbarat gücü Irak, Afganistan, Libya, Suriye- hatta FETÖ üzerinden Türkiye’de bile– sınırsızca kullanıldı. Gerilemesi 1973 yılında Vietnam yenilgisi ve ardından yaşanan OPEC petrol krizi ile başlayan ABD, Soğuk Savaş sonrası Sovyet bloğunu çökerttikten sonra özellikle bilişim devrimi sayesinde yeniden yükselişe geçtiyse de Irak, Libya ve Afganistan felaketleri Amerika’nın gücünü insanlık için etkin bir şekilde kullanamadığını gösterdi. Bugün insanlık her gün denizde ve karada sığınmacı, mülteci ve yasadışı göç belası ile yaşıyorsa asıl nedeni 2001 sonrası Afganistan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan Anglosakson müdahalelerdir. 1991 yılında askerî açıdan çok zayıf Irak karşısında Kuveyt’i özgürleştirme harekâtında elde edilen askeri zafer özellikle neocon kesimde Amerikan üstünlüğü ve kibir duygusunu pekiştirdi. ABD yanına aldığı İngiltere ile bir nevi Anglosakson jeopolitik tekel dönemini başlattı. Dünyanın kaderini ancak onlar belirleyebilirdi. Bazı yazarlar Tarihin Sonundan bahsedecek kadar ileri gittiler. Her şey demokrasi ve kural temelli uluslararası düzen için yapılıyordu. Ancak Irak ve Afganistan’daki savaşlar, Amerikan askeri gücünü kullanma yeteneğinin ciddi zafiyetlerini ortaya çıkardı. ABD savaşları başlatıyor ancak sonuç alamıyordu. Savaşın yüksek maliyeti bir yana orduya karşı halkın tepkisi artınca hibrid savaşın daha uygun olduğu anlaşıldı. Amerikan jeopolitik hedefleri vekiller ve vassallar üzerinden kazanılmalıydı. Ukrayna’da yaşanan budur.  Diğer yandan ABD bugün Orta Doğu’da bir zamanlar hâkim olan konumunu kaybetmektedir. 14 Haziran 2023 tarihinde Filistin Devleti ile Çin’in stratejik ortaklık anlaşması imzalaması ve Suudi Arabistan’ın Çin yanında ciddi rota değişikliği en çarpıcı örneklerdir. Görünen o ki, ABD, Pasifik’te müdahaleci varlığını arttırdıkça Çin de ABD’nin çıkar alanlarındaki siyasi ve ekonomik müdahaleci gücünü artıracaktır. ABD için İngiltere’nin 1956’da yaşadığı Süveyş Krizi benzeri keskin bir geri çekilme olabilir mi? ABD çok kutuplu dünya düzeni gerçeğine savaşmadan onay verir mi? Ukrayna, Tayvan, İran, Arktik Okyanusu gibi yüksek yoğunluklu kriz alanları denize çıkan kıta güçleri ile Anglosakson deniz cephesi arasındaki mücadeleyi topyekûn savaşa tetikler mi? Bunu zaman gösterecektir. Ancak unutulmaması gereken 1956’da Anglosakson iki akraba arasında kansız ve savaşsız bir hegemonya geçişi oldu. Bu kez geçiş, sadece iki farklı medeniyet arasında değil. Avrupa Atlantik ile Asya Pasifik arasında 400 yıllık aradan sonra yaşanacak bir geçiş olacak. Çok sancılı olacağını söyleyebiliriz. Eğer bu geçişe ABD, sadece vekil ve vassalları ile müdahale ederse mücadeleden kesin ve belirleyici şekilde zaferle çıkması imkansıza yakındır. Kendisi doğrudan müdahalede bulunursa, kamuoyunu ikna ederek her iki dünya savaşı, Kore ve Vietnam’daki can kayıplarını göze alabilirse bu mücadelenin zorlu geçebileceğini söyleyebiliriz. Ancak unutulmamalıdır ki, ABD kamuoyu 1940 ve 50’lerin kamuoyu değildir. Amerikan siyasetçileriyle asker ve diplomatlarının niteliği de söz konusu dönemin seviyesinin yanına bile yaklaşacak durumda değildir. 

TÜRKİYE NE YAPMALIDIR?

Türkiye, muhteşem coğrafyası ile İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren Anglosakson hegemonyanın vaz geçilmez jeopolitik aktörü oldu. Anglosakson Kenar Kuşak ve enerji jeopolitiği ile İsrail’in güvenliği için hayati önemdeki ülkemiz 1946 sonrası Atatürk’ten miras tarafsızlık politikasını terk ederek batının ve 1952 sonrası da NATO’nun vekili yapıldı. Siyaset dahil tüm kurumlarımız çoğunluk batıcı karar verici ve yöneticiler ile Anglosakson çevreleme (containment) jeopolitiği ve ekonomisine hizmet ettiler. Siyaset sistemimizi etnik ve din temelli partilere açarak sosyal ve ekonomik olgunluğa erişmemiş kitlelerin manipülasyonunu teşvik ettiler. Batılılar bu tip parti liderlerini kırmızı halılar ile karşıladılar. Batı tarafından dayatılan kural temelli uluslararası düzen ve demokrasi ideallerine erişimin gerçekte Protestan ahlakına dayalı kapitalist liberal ekonomik sisteme kaynaklarımızı, doğamızı ve ucuz insan gücümüzü açmak olduğunu halkımıza anlatamadılar. Bu şekilde Atatürk’ün altı temel prensip üzerine kurduğu cumhuriyetin aradan geçen 85 yılda dönüşüm ve değişim geçirerek yavaş yavaş Anglosakson jeopolitiğine eklenmesine ses çıkarmadılar. Bugün özellikle 1946 sonrası niteliksizlik üzerine kurgulanan iç siyaset Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel iki prensibini Anglosakson jeopolitiğin arzuladığı kıvama getirmeyi başarmıştır. Laiklik ve ulus devlet kısacası cumhuriyet ağır yara almıştır. NATO müttefiklerimizin desteklediği PKK her hafta canımızı yakmaya devam etmektedir. Cumhuriyet’in başlangıç ekonomik kazanımları, milli üretim olanakları, limanlarımız, fabrikalarımız özelleşmiş pek çoğu yabancıya satılmıştır. Orduya ve donanmaya kumpas kurulacak, kozmik odamıza girilecek seviyede ihanet süreçleri yaşanmıştır. FETÖ gibi dini bir tarikat darbe girişiminde bulunabilmiştir. Yolsuzluk, usulsüzlük, nepotizm, liyakatsizlik haberlerinin ve gerçeklerinin sarmalında boğulan gençlik çareyi yurt dışına çıkmakta bulmuş, nitelikli insan gücümüz kan kaybederken ‘’çoban bulamıyoruz’’ söylemi ile 10 milyondan fazla sığınmacı ve göçmene kapılarımız açılmıştır. (Böylesi bir konjonktürde İran sınırındaki mayınların temizlenmesi Suriye sınırı mayın temizleme skandalından sonra büyük gaflet olacaktır.) Sosyal dokumuz aşırı dincilerle batı dayatması binary/non binary (Woke) kültürü arasına sıkıştırılmaya çalışılmaktadır. Kültür ve uygarlık normlarımız cahil cesaretinin verdiği meydan okuma ve kibre indirgenmiş, parası ve makamı olan cahilin özgül ağırlığı nitelik ve liyakatin üzerine çıkmıştır. Bağımsız medya yok denecek kadar azalmıştır. Doğamız sınır tanımaksızın talan edilmektedir. Koylarımız ve kıyılarımız halktan koparılmıştır. Sendikacılık 1980 sonrası köreltilmiş yerini holdingleşen tarikatlar almıştır. Bu saydığım ahval ve şerait sadece iktidarın gücüyle oluşmamıştır. Toplum büyük çoğunlukla bu nihai duruma ve gidişata onay vermiştir. 2002-2014 arası Anglosakson jeopolitiğin etkisine giren iktidara, Anglosakson etki alanındaki ana muhalefet karşı argüman üretememiştir. Dünya tarihinde ilk kez büyük seçimlere giden bir ülkede hem iktidar hem muhalefet aynı jeopolitik ve ekonomik temele sarılmıştır. Muhalefet cumhuriyet yıkıcılarına ve düşmanlarına açıkça vekil kontenjanları tanımıştır. Jeopolitik ve küresel ekonomik tablodaki devrimsel ve depremsel değişiklikleri okuyamamış, her kurumu ile yıkılan cumhuriyeti sahiplenmek yerine batıcı reçeteleri etmiştir. Öyle büyük değişim ki, iki Anglosakson emperyal yana yana gelerek Atlantik Bildirisi yayınlamak zorunda kalıyor. İktidar ve muhalefet  hala gücümüzün ve geleceğin büyük potansiyelini göz ardı ederek 1980 sonrası politikalara bel bağlamaya, Türksüz ve Atatürksüz anayasa söylemlerine devam ediyor. Geleceğin Türkiye’si, kayıtsız şartsız üretim ekonomisi ile Atatürk’ün 6 temel prensibi üzerine kurulmalıdır. Bunu başarmak ise ancak ve ancak Anglosakson merkezli batıcı ipotekten kurtulmak, doğu ve batı arasında denge unsuru olmayı başaracak yapılanma ile mümkün olur. İpotek devam ettiği sürece evinize çaktığınız her çiviyi emperyalizm dolaylı ve doğrudan sökmeye devam edecektir. Bunu da çoğunluk kendi insanımıza yaptıracaklardır.

Cem Gürdeniz