Türk tarihinin bitmeyecek baharı: Türkiye Cumhuriyeti 

Bahar yeniden doğuşu, canlanmayı ve gençliği ifade eder. Baharın sonsuzluğu zamanın durdurulamaz akışına rağmen eskimeyişi ifade eder.  100. yaşını tamamlayan Cumhuriyetimiz Türk tarihinde yeniden varoluşu, dirilişi, kuruluşu ve sonsuza dek devam edecek iradeyi temsil eder. Türk’ün Akdeniz kıyılarında 100 yıl önce kurduğu bu cumhuriyet, gücünü Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında somutlaşan sürekli gelişme ve mücadele geleneği; eşsiz coğrafyası ve birleştirici Türk kimliğinden almaktadır.

OSMANLI’NIN KAÇINILMAZ PARÇALANMA SÜRECİ

Osmanlı İmparatorluğu 17. yüzyıldan sonra süratle gerilemiş ve 19. yüzyıl sonunda kapitalizmden emperyalizm aşamasına geçen İngiltere ve müttefikleri tarafından parçalanması ve paylaşılması gereken ava dönüşmüştür. Bu kapsamda İngiliz Kralı ve Rus Çarı arasındaki 1908 Reval Görüşmesi; 1916 İngiltere-Fransa (sonradan Çarlık Rusya’sı) arasındaki Sykes Picot Anlaşması Osmanlı Hanedanı ve dolayısı ile ona ümmet ve tebaa ile bağlı olan halkın kaderini çok önceden belirlemiştir. Birinci Dünya Savaşının bir hedefi yükselen kıta gücü Almanya’nın okyanusa çıkışı ve yeni kapitalist emperyalist olarak Anglosakson emperyalizmine tehdit oluşunun önlenmesi ise diğer önemli hedefi Osmanlının kritik coğrafyasının ve kaynaklarının yağmalanarak paylaşılmasıdır. Osmanlının bu savaşın dışında kalması mümkün olamazdı. Osmanlı Hanedanı önce İtalyan sonra Balkan ve en nihayetinde Birinci Dünya Savaşında kaçınılmaz sonu yaşadı ve 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkesi ile teslim oldu. Daha sonra 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça işgal donanması ile galip devletler Dolmabahçe Sarayının önünde boy gösterdiler. Kısa süre sonra İtalyanlar, Fransızlar ve İngilizler Anadolu’yu her yönden işgale başladılar. Hanedan işgallere ses çıkarmadığı gibi ‘’İskenderun’a İngiliz asker çıkarırsa ateş açarım’’ diyen 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal’i ordusunu lağvederek İstanbul’a geri çağırmıştır.

İŞGALE DİRENEMEYEN OSMANLI HANEDANI

Aynı hanedan 15 Mayıs 1919’da Yunanın İzmir’e çıkışına karşılık vermemiş, Mustafa Kemal Liderliğinde Anadolu’da başlayan Kurtuluş Kıvılcımını Hilafet ordusu ve Kuvayı İnzibatiyenin ateş gücü ile söndürmeye çalışmıştır. Aynı hanedan 8 Temmuz 1919 tarihinde Atatürk’ü Ordu Müfettişliği görevinden almış, 11 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye güçleri ile Mustafa KemalŞeyhülislam Dürrizade’nin fetvası ve sadrazam beyannamesi ile vatan haini ilan edilmiştir. İngiliz Mandası ve kontrolü altındaki hanedan ve İstanbul Hükümeti 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgaline; 23 Haziran 1920 sonrası Yunan Ordularının Batı Anadolu’dan Doğuya ve Kuzeye doğru işgallerini genişletmesine göz yummuştur. Hanedan 10 Ağustos 1920’de 1000 yıllık Türk yurdundan sökülüp atılmaya yani Sevr Anlaşmasına Sadrazam Damat Ferit imzası ile onay verebilmiştir. Osmanlı Hanedanı koskoca Anadolu ve Trakya yarımadalarından vaz geçebilmiş, doğuda Ermenistan’ın ve güneydoğuda Kürdistan kurulmasına yol açacak Fransız etki alanına onay verebilmiştir.  Kapitülasyonlara evet demiş, demiryolu ve deniz yollarının tam kontrolünü işgal güçlerine terk edebilmiştir.

CUMHURİYET BAHARI VE ATATÜRK

İşte Cumhuriyet Baharı, vatanı kendi hanedanı ve ailesinin refah ve mutluluğu için terk edebilen ve İngiliz mandası olmayı kabul eden monarşik ve teokratik varlığa karşı Mustafa Kemal liderliğindeki başkaldırının, varoluş savaşının ve çağ atlatan devrimlerin adıdır. Mustafa Kemal’i Atatürk yapan gerçek de budur. O sadece bir işgali önlemedi, vatan kurtarmadı aynı zamanda yeni bir vatan ve devlet kurdu. Cumhuriyet’i kurarak çağdaş dünyadan yüzyıllarca geri kalmış bir köylü çiftçi ümmeti, 15 yıllık Türk Rönesans’ı ile millet olarak 20. Yüzyıla taşıdı. Osmanlıyı gerek hanedanı gerekse hilafeti ile tarihin arşivine kaydetti. Yepyeni bir baharın sayfasını açtı. Bugün Atatürk yani Türkün büyük Atası diyemeyenlere hatırlatalım. Anadolu’yu sırf hanedan devam etsin diye İngiliz’e teslim ederek karaya sıkışmaya, denizlerden kopmaya, Türk’ü 1000 yıllık vatanında köle yapmaya rıza gösterenlere başkaldırının adı Atatürk’tür. Fransız’ı, İtalyan’ı, İngiliz’i Anadolu’dan kovmanın; İngiliz vekili Yunan ordularını 9 Eylül sabahı İzmir’de denize dökmenin adıdır Atatürk. Gericiliğin, cehaletin, fakirliğin pençesindeki milyonlara yeni ufuklar, yeni olanaklar, yeni rotalar açmanın adıdır, Atatürk. Türk milleti yıkılan Osmanlıyı yağmalamaya gelen batılı işgalci güçlere karşı Atatürk liderliğinde tek başına beka ve namus savaşı vermiş; bu savaşı kendi kanı ile kazanmış ve kendi anayasasını kendi yazabilmiştir. Atatürk liderliğindeki Türkiye, kıtalar ve havzalar birleştiren, dünyanın merkezi sayılabilecek eşsiz coğrafyasını kendi çıkarları için kullanabilmiş; Atatürk’ün muazzam jeopolitik dehası ile gücünü Asya’dan alarak Avrupa, Asya ve ABD ile karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bir denge politikası kurabilmiş, 1936 yılında mağrur İngiltere Kralını ayağına getirebilmiştir.

HUKUK VE MECLİS’İN GÜCÜNE SAYGI

Diğer yandan kurtuluş sırasında yaşanan iç ayaklanmalar, ihanetler ve Osmanlı hanedanının anti-Kemalist tüm ölümcül karşı tedbirlerine rağmen kuruluşta teokratik monarşiden, halkçı cumhuriyete yönelik rejim değişikliği sırasında ve sonrasında iç savaş ve rövanşist bir dönem yaşamamıştır.  Türkiye’de yani içimizde Yunanistan’ın fanatik söylemlerinden farkı olmayan bir takım yeminli yobaz Atatürk düşmanlarının mağduriyet söylemlerine rağmen Türk kuruluşu ve devrimi kan dökerek başarılmamıştır. Devlet, kurucu lider Atatürk’ün emsalsiz ve mutlak gücüne rağmen hukuk dışına çıkmamış ve belki de insanlık tarihinin en barışçı devrimini 1923-1938 yılları arasında başarmıştır.  Atatürk savaş zamanı dahil tüm kararlarını millet meclisi meşruiyeti altında almıştır. Uygar bilinen Avrupa’da Fransız devriminde 17 bin kişinin yargılanıp idam edildiği; 1939-75 yılları arasındaki General Franco ’nun baskı rejiminde 500 bin İspanyol’un; 1932-1968 arasındaki Salazar rejimi sırasında 100 bin Portekizlinin öldürüldüğü veya kayıp olduğu dikkate alınırsa Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında 1920-27 yılları arasında kurulan İstiklal Mahkemelerinin iç isyanlarda ve vatana ihanetle yargılayıp idama mahkûm ettiği suçlu sayısı 100’lerle ifade edilecek ve kıyaslanamayacak derecede azdır. Ama yeminli ve arsız Atatürk düşmanlarına göre o bir diktatördür. Onlara asaletin en büyük göstergesinin vefa olduğunu hatırlatalım.

1933 SONRASI FIRTINA DÖNEMİ

Türkiye, 1938 yani Atatürk sonrası yıllarda kuruluş yıllarının mucizevi başarıları ile kıyaslanamayacak ölçüde çalkantılı bir seyre başlamıştır. Vefatından sonra Sivas Kongresindeki Mustafa Kemal’in yanında duran ama Amerikan mandacılığını savunan grubun etkisine girmiştir. Bu çalkantılı seyir halen devam etmektedir. Türkiye, 1945 sonrası Anglosakson kenar kuşak jeopolitiğinin ve NATO’nun ileri karakolu ve güney kanadın bekçisi olmuştur. Eşsiz coğrafyasını kendi çıkarları için değil, NATO ve Atlantik çıkarları için kullandırtmıştır. Bu yapı zaman zaman dincilik ve etnik bölücülük üzerinden iç siyasete doğrudan ve hatta askeri darbeler ile müdahale ederek Ankara’nın kendi çıkarları dışında hareketine izin vermemiştir. Türk devlet yapısı maalesef bu tuzaklara düşmüştür. Diğer taraftan Türkiye hiçbir zaman Avrupalı kabul edilmemiş, AB’ye alınmamış ancak üçüncü sınıf sömürge devleti gibi AB Gümrük Birliğine alınmıştır.

ABD DESTEKLİ DARBELER

ABD’nin 1979 sonrası İran ve Afganistan’ı kaybetmesini takiben sola kaymakta olan Türkiye’yi kaybetmemek için ülkede iç savaş ortamı hazırlanmış, 1978-1980 arasında sağ ve sol kavgasında yaklaşık 4000 asker ve sivilimiz kaybedilmiş, bu durum Amerikancı bir darbe olan 12 Eylül darbesinin oluşumuna ortam hazırlamıştır.  12 Eylül darbesi sonrası 24 Ocak neoliberal ekonomi ortamı şekillendirilmiş ve Türkiye vahşi bir özelleştirme sürecine girerek, tarımdan uzaklaşmış, milli ekonomik değerlerimiz yok pahasına elden çıkarılmış, tarihimizde örneği görülmemiş yolsuzluk ve çürüme sürecine girilmiştir. Güneyimizde denize çıkışı olan kukla bir Kürt devletinin kurulma çabaları ile 1984 yılında başlatılan PKK terörü bugüne kadar onbinlerce can almış ve almaya devam etmektedir. Soğuk Savaş döneminin tek başarısı Kıbrıs Barış Harekâtı ile KKTC’nin bağımsız ilk Türk ada devleti olarak ilan edilmesi, aynı yıllarda Anadolu’yu adeta işgal eden Amerikan üslerinin büyük bir çoğunluğunun kapatılması olmuştur. Bunun bedeli Ermeni terörü, silah ambargosu ve yaratılan iç karışıklıklarla fazlasıyla ödenmiştir.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM

1989 yılında soğuk savaş sonrası Türkiye, kendine Adriyatik’ten Çin Seddine kadar uzayan çevrede yeni bir jeopolitik alan yaratmışsa da bu süreç, 2002’de AB ve ABD desteğinde batı dünyası ile tam entegrasyon politikası güden iktidar tarafından duraksamaya uğratılmış, 2007 sonrası Ergenekon ve Balyoz süreçleri ile bu topraklarda binlerce yıllık tarihimizde örneği yaşanmamış kumpaslar süreci başlatılmış ve bu ihanet dönemi 15 Temmuz 2016 tarihinde ABD himayesindeki FETÖ’nün ateş gücü kullandığı askeri darbe girişimine kadar ilerlemiştir.

BAŞARILAR VE CUMHURİYET

Tarihimizin ispat ettiği üzere Türkiye Cumhuriyeti son 100 yılda yaşadığı zaferler, kazanımlar, başarılar ve fedakarlıklar kadar mağlubiyetler, başarısızlıklar ve ihanetler de yaşamıştır. Her şeye rağmen cumhuriyet ayakta kalabilmiş, kanlı İkinci Dünya Savaşının dışında konumlanabilmiş, 100 yıl boyunca topyekûn savaş yaşamamış, sınırlarını korumuş, nüfusunu artırabilmiş, savunma sanayiini geliştirebilmiş, ekonomisini dünyanın ilk 20 ekonomisi arasına sokabilmiş, dünya çapında sanatçılar, bilim adamları, sporcular ve iş insanları yetiştirebilmiştir.

100. YILDA MİLLİ GÜVENLİK ENDİŞELERİMİZ

Bugün tarihimizin en bölünmüş ve kutuplaşmış sosyal ortamı ile ikinci yüzyılımıza giriyoruz. Türkiye toplumsal sözleşmemizin ve demokrasimizin temeli olan laiklikten uzaklaşmaktadır. Siyasal İslam’ın Amerikan çıkarları uğrunda kullanılmasının en somut örneği olan FETÖ tehlikesinden masun değildir. Gerek Güneydoğumuz ve Suriye gerekse Irak topraklarında ABD himayesindeki PKK tehdidi devam etmektedir. İktidar siyasetin üst seviyesindeki FETÖ unsurları, sorumluları ve destekçilerine 15 Temmuz 2016 sonrası dokunmamıştır. Muhalefet ise batı dünyasına kendini beğendirmek için FETÖ elemanları ve destekçileri ile neredeyse kasti boyutlarda ciddi etkileşim içindedir. Benzer şekilde oy devşirebilmek için PKK’ya müzahir gruplara ve başta HDP olmak üzere anayurdumuzda ayrılıkçılığı destekleyen siyasi partilere ve oluşumlara çok yakın durmuştur. Bu kapsamda Cumhuriyetin 100. yılında gerek iktidar gerekse muhalefet cephesinde en ciddi risk alanı cumhuriyetin temel değerlerinden ve prensiplerinden uzaklaşılmaya devam edilmesidir. Tarihimizin en büyük ekonomik krizi ve yasadışı göç ile koruma altındaki yabancılar krizinin gölgesinde, iki cephede de Türk kelimesine bile tahammülün kalmadığı; Türk kavramının ve ifadesinin değiştirilmesi ile ulus devlet kimliğinin yok edilmeye çalışıldığı günler yaşıyoruz. Atatürk devrimlerinin ve devrim kanunlarının anayasal mecburiyetlere rağmen yok sayıldığı; kurtuluş ve kuruluşa her cephede ihanet edenlerin post mortem itibar kazandırılıp onurlandırıldığı; hukukun siyasetin emrine verildiği; liyakatin yerini sadakatin, akıl ve bilimin yerini inancın aldığı; tarikat ve cemaatlerin vicdan alanında kalması gereken dini değerleri ticaret dahil her alanda sonuna kadar sömürdüğü; bu tip oluşumlara dernek statüsü tanınarak, devletin seküler tabanının ortadan kaldırıldığı ortamdayız. Sahte Atatürkçülerin siyasetin ve toplumun her kesiminde türlü aldatmacalarla halkı kandırdığı; yolsuzluk ve her alanda yozlaşmayla, devlet kaynakları üzerinden zenginleşmenin normalleştirildiği bir dönem içinde 100. yıla giriyoruz. Kısacası 100. yılında cumhuriyet kayası parçalıdır. Siyasette kontrol ve denge ile güçler ayrılığı prensipleri artık yoktur. Devlet yönetiminde denge sağlayan parlamenter sistem sakatlanmıştır. Erdem sahibi ve siyaset dışı hakem rolü oynayacak hiçbir kurum mevcut değildir. Sakarya Savaşının en zor günlerinde dahi Millet Meclisinde yaşanan demokratik kültür ve meşruiyet kimyası bugün yoktur. Bu tablonun oluşmasında en büyük role sahip siyasi partiler ve seçim yasaları değiştirilmemiştir. Ön seçim ve delege sisteminin olmadığı, parti liderlerinin neredeyse ömür boyu görev yapan tek adam konumunda olduğu sözde bir demokrasinin sonucu karamsar bir 100. yıl ile karşı karşıyayız.

ÇOK ZOR BİR DÖNEME GİRİYORUZ

Ancak karanlığın varlığına inat umudumuz da çoktur. Umudun oluşmasındaki en önemli neden küresel jeopolitikteki büyük depremdir. Ukrayna’da kaybeden Anglosakson hegemonya Filistin’de İsrail’in tuzağına düşmüştür. Kendi varoluş mücadelesinde Türkiye’de gündem oluşturabilecek güce artık sahip değildir. Türkiye kendi kaderini kendi içinde verecek konuma erişmektedir. İsrail Krizi bölgede tüm dengeleri alt üst edecek ve çok büyük çaplı İran-İsrail-ABD ve hatta Arap-İsrail çatışma sürecini başlatacak kıvama gelmektedir. İkinci Dünya Savaşından bu yana Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bu kadar yakıcı ve yıkıcı bir aşamaya gelmemişti. Bu şartlarda Türkiye’nin silahlı çatışma süreci dışında kalması esastır. Türkiye toplamda 75 milyon kişinin öldüğü İkinci Dünya Savaşında dahi dışarda kalmayı başarabilmiş bir devlet idi. Ukrayna Savaşında da Montrö Sözleşmesi sayesinde silahlı çatışmaların ve savaşın dışında kalmayı başarabildik. Siyasi İslam referanslı iktidar partisinin kendi oy tabanını konsolide edebilmek için Filistin İsrail Çatışmasında kamuoyunu askeri güç kullanımını konusunda heyecana getirmesi ve taraf olması ne geleneksel Türk dış politikası ne de tarihimizle izah edilemez. Bu seçenek son derece tehlikeli ve riskli karşıtlıkları içermektedir. Toplumun zaten içerde laiklik karşıtı söylem ve eylemlerle son derece tehlikeli şekilde kutuplaştığı bir ortamda Filistin İsrail çatışmasının iç politika malzemesi yapılması büyük hatadır. Gazze davası büyük bir hukuk ve insanlık katliamıdır ancak İsrail devletinin barışa ve yaşam hakkına saygıya davet edilmesi ve bu alanda mücadele yöntemi için diğer araçlar devreye sokulmalıdır. Örneğin AKP’nin iktidara geldiği 2002’de 1 milyar dolar olan İsrail ticaret hacmi bugün 9 milyar dolara çıkmışken, neden ekonomik tedbirler düşünülmez? Diğer yandan hem NATO içinde kalmak hem de Gazze’de ABD/İsrail karşıtlığını sürdürmek kolay değildir. Türkiye’yi yönetenler büyük laflar etmeden önce mevcut koşulları değerlendirmelidir. Bugün Akdeniz’deki NATO/BM güçlerinde Türk firkateynleri vardır. İsrail’e meydan okuyup, ABD komutasındaki NATO gücünde (SNMG II) ve Lübnan BM Barış gücünde (UNIFIL) Türk savaş gemilerini tutmak; İsrail’e İran’a karşı hava savunma desteği sağlayan Malatya/Kürecik Radarının faaliyetlerine ya da Doğu Akdeniz’de tetikler çekildiğinde hava harekâtı için kullanılacak Adana/İncirlik üssüne izin vermek, miting alanlarındaki söylemlerle çelişmektedir. O zaman söz konusu söylemler dış politikadan çok tam da belediye seçimleri öncesi iç siyasette kan tazelemeye hizmet eder. Atatürk’ün ifadesi ile savaş hayati olmadıkça cinayettir. Bugün Türkiye’nin Gazze’de yaşananlara karşı askeri değil moral sorumluluğu vardır ve bunun rotası mitinglerde gaza gelen dinci kitlelerin Asker Gazze’ye sloganları ile çizilmez. Eğer çok isteniyorsa gemileri çekin, Kürecik’i kapayın veya İncirlik’teki Amerikan kullanım haklarını dondurun. Esas olan her cephede anti emperyalist olabilmektir. Bir yandan Gazze’ye ve ezilenlere destek verip diğer yandan İsveç’in NATO üyeliğine gözü kapalı onay vermek olmaz.

GERİLEYEN ANGLOSAKSON DÜNYA VE FIRSATLAR

Türkiye’de hem iktidarı hem muhalefeti on yıllardır cumhuriyet ve Atatürk’ten uzaklaştırmaya gayret sarf eden Anglosakson hegemonya bugün tarihinin en zor dönemindedir ve bu Türkiye’ye 100. yılında yeni fırsat pencereleri açmaktadır. 2. yüzyılda Türkiye’nin Atatürk, Cumhuriyet ve Kemalizm’e dört elle sarılmaktan başka çaresi yoktur. Dinci siyasetlerin devletleri nereye getirdiğinin örneği İsrail ve Filistin’de yaşanıyor. Etnik bölücülüğün devletleri nereye getirdiği Ukrayna’da yaşanıyor. Türkiye kuzeyi ve güneyindeki bu ateş çemberinden ders almalıdır. Bunun için savaşlardan uzak kaldığımız sürece umudumuz her geçen gün artmalıdır. Barışı sağlamak devletin en temel görevidir. Hem iktidar hem de muhalefet çevrelerinde iç karartıcı gelişmeler her gün yaşandıkça; Atatürk, cumhuriyet ve ilkeleri her iki cephede örselenmeye devam ettikçe içimizdeki umut meşalesi bir o kadar güçleniyor. Karanlık kadar aydınlık da bulaşıcıdır. Korku kadar cesaret de bulaşıcıdır. Türklerin deniz suyu gibi geç ısınıp geç soğuduğu gerçeğinin tarihsel örnekleri ortadayken Atatürk ve onun devrimci başarılarından beslenen umudumuzu asla kaybetmemeliyiz. Başta ölümsüz kurucumuz Atatürk’e, Türklüğe, havasıyla karası ve denizi ile vatanımıza, cumhuriyete, dilimize, kültürümüze vefa ve bağlılığımızı devam ettirmeliyiz. Dini değerlerimizi vicdan alanında tutabilme kararlılığımızı korumalıyız. Can Yücel’in dediği gibi, “İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruşundadır.”

TEKRAR KEMALİZM DÖNEMİ BAŞLAMALIDIR

Atatürk, Cumhuriyeti kan ve gözyaşı ile kazanılmış bir savaş üzerine kurmuş ve devrimler sayesinde orta çağ karanlığında kalmış imparatorluk kalıntısından taptaze bir cumhuriyet yaratmıştır. Tarihte Türk devrimi kadar hızlı ve başarılı gerçekleştirilen başka bir devrim olmamıştır. Devrimin baş tacı Cumhuriyettir. Cumhuriyet sayesinde demokrasiye geçiş mümkün olabilmiş, seçme ve seçilme hakları; meclis üzerinden kontrol ve denge ile kuvvetler ayrılığı; siyasi irade baskısından uzak bağımsız yargı ile Türk milleti tanışmıştır. Akan yıllar içinde bugün de olduğu gibi başta bağımsız yargı ile kuvvetler ayrılığı prensipleri çok büyük hasarlar almışsa da tarihte önceden bu dengeleri başarmış olmanın örnekleri çoktur. Yani sosyo genetik kodlarımızda başarı ve iyilik tecrübeleri mevcuttur. Cumhuriyet, çimentosu Türk üst kimliği olan; din ve inancı vicdan alanında tutan büyük bir birlik olarak kuruldu. Etnik ve din temelli siyasi yapılanmalar her daim iki büyük düşmanı oldu. Büyük sınavlar verdi. Veriyor.  Atatürk, cumhuriyetin 10. yılında şöyle diyordu: ‘’Türk Devrimi kurucudur. Türk devrimi, yüksek bir insanî ülkü ile birleşmiş vatanseverlik eseridir. Çocuklarına, bütün güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve aynı zamanda bütün sefaletlere acımak sanatını öğretmektedir…Gerçek devrimciler onlardır ki, ilerleme ve yenileşme devrimine yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime sızmasını bilirler.’’ Bugün de Türkiye büyük bir dahili ve harici sınavlar zincirinden geçmektedir. Bugün 100 yıl önce tohumu atılan Cumhuriyet ağacının büyük gölgesi ve koruyuculuğu altında iyiliği, namusu, onuru, başı dik olmanın huzurunu içerde ve dışarda yaşamak isteyen milyonların ruh ve vicdanları Atatürk devrimciliğinin rehberliğinde hazırdır. Her türlü olumsuzluğa ve umutsuzluğa rağmen bu ruh ve vicdan gücünün çok kısa sürede 100 yıl öncesinin Kemalist başarısını tekrar tarih sahnesine sunacağından kuşku duyulmamalıdır. Ve asla unutmadan. Bu topraklarda her zaman Mustafa Kemal’in askerleri kazanacaktır. Ne mutlu Türküm Diyene. Ne Mutlu Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek ve fedakâr evlatlarına. Türkün hiç bitmeyecek baharı, Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun.

Cem Gürdeniz