Türkiye, coğrafyasının gücünü kullanmasını bilmelidir

Kuzey yarımkürede dünya tarihinin yazıldığı üç eski kıtanın kesiştiği bir coğrafyada, Türk Boğazları, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı deniz ulaştırma yollarının üzerinde, Balkanlar, Kırım, Kafkasya, Hazar, Levant, Ortadoğu ve Kuzey Afrika alt bölgelerine neredeyse eşit uzaklıkta, Tuna, Dinyeper, Dinyester, Don-Volga ve Nil nehir havzalarına komşu doğu batı istikametinde yarımada olarak uzanan, küresel hidrokarbon rezervlerinin (Rusya, Ortadoğu) merkezlerine mücavir bir coğrafyaya sahibiz. 774,576 km karelik karasal coğrafyamıza Mavi Vatan olarak tarif ettiğimiz 462 bin km. karelik deniz yetki alanlarımızı kattığımızda karşımıza muhteşem bir coğrafya çıkmaktadır. Jeopolitik teorilerin hemen hemen hepsinin öznesi konumunda özelliklere sahip Türkiye coğrafyası, Mackinder’in dünya adasının merkezinde; Spykman’ın kenar kuşağının odak noktasında; Deniz Ulaştırma Rotalarının kesişim noktasına yakınlığı ve Türk Boğazları nedeniyle Mahan’ın deniz hakimiyet teorisinin vaz geçilmez önem ve önceliğinde bir konuma sahiptir. Türk Boğazları Rusya ve Ukrayna’nın uçsuz bucaksız tahıl kapasitesinin dünyaya açılan en önemli yoludur. Türk Boğazları aynı zamanda Rusya’nın başta petrol ihracatı olmak üzere dış ticaretinin kabaca %60’ının geçtiği nefes borusudur.

UYGARLIKLAR VE İMPARATORLUKLAR BEŞİĞİ

Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde arkaik ve antik çağlardan itibaren 20’nin üzerinde uygarlık ve bir çok imparatorluğun kurulduğu; yazılı tarihin başladığı topraklara ev sahipliği yapan Anadolu coğrafyası sadece doğu ve batı kültürlerine ev sahipliği yapmadı aynı zamanda Türk dünyasının Akdeniz’e ve dünyaya açılış kapısı ve merkezi oldu. Sahip olduğu eşsiz coğrafi konum dışında kuzey yarımkürede 36-42 derece kuzey enlemleri arasındaki konumu güneşin yıl boyunca değişen 23 derece güney ve kuzey deklinasyon salınımı içinde en uygun iklim koşullarını yaratmıştır. Her mevsimi karasının büyük çoğunluğunda ılımlı şekilde yaşayan, deprem hariç tarihsel olarak büyük yıkıcı felaketlerden uzak kalan mükemmel koşulların ülkesinde yaşıyoruz. Bu durum denizlerimiz için de geçerlidir. Denizlerimizde kıyılarımızı da vuracak tayfun, kasırga (hurricane) söz konusu değildir. İklimin bu özelliği ve değişik morfolojik yapıların varlığı gerek bitki türleri gerekse toprak özellikleri ile devlete verimli ve değişik tarım seçenekleri sunmaktadır. Zengin tatlı su ve tarım kaynakları ile mükemmel iklim koşulları devletin ve halkın denizcileşmesini engellemiştir.  Zira tarım ve hayvancılık imparatorluğu beslemeye yetmiştir. Topografya ve morfolojisinin her eksende çeşitlilik göstermesi tarım çeşitliliği ve ürün gamını etkilemiştir. Özellikle Ege ve batı Akdeniz kıyılarındaki koy ve bükler ile temiz kalabilmiş doğal plajların varlığı 20. Yüzyılın 2. Yarısından sonra gelişen turizm ekonomisinde Türkiye’ye özel statü kazandırmıştır. Bugün cari açığımızın kapanmasında en önemli rolü oynayan turizm gelirlerinin en büyük bölümünü deniz kaynaklı turizme borçluyuz.

JEOPOLİTİK KUVVET ÇARPANI

Türkiye coğrafyasının en temel özelliği jeopolitik kuvvet çarpanı özellikleri içinde küresel güç mücadelesinde oynadığı roldür. 19. Yüzyıl ile başlayan Anglosakson emperyalizmi için başta Boğazlar olmak üzere Anadolu yarımadası, önce Rusya sonra Sovyetlerin dünya adasından okyanuslara açılmasına engel teşkil edecek şekilde kullanılmasını esas almıştır. Öyle ki İngiltere Osmanlının Ruslara yenildiği her savaşta jeopolitik saiklerle derhal yardımına koşmuş ve Rus Donanmasının Akdeniz’e inişine mâni olmuştur. Bunun istisnaları her iki dünya savaşında Rusların/Sovyetlerin Anglosakson dünya ile ittifak kurmasında yaşanmıştır. Ancak her ikisinin de sonucunda Rusya/Sovyetler lehinde kalıcı jeopolitik kazanım olmamıştır. İlkinde Rus devrimi ile şartlar değişmiş ikincisinde savaş bitince soğuk savaş paradigması içinde Sovyetler Anglosakson dünyanın düşmanı konumunda tutulmuştur. Böylece Rusya’nın Boğazlar üzerinden sıcak denizlere erişimi engellenmiştir. Türk Boğazları ile yarımada coğrafyasındaki konumu Ankara’nın güç odakları için her zaman yanında tutulması ve askeri ittifak kurulması için gerekli koşulları yaratmıştır. Bu durum, Atatürk’ün Balkan Antantı ve Sadabat Paktı kurmasına ve de İkinci Dünya Savaşında tarafsız kalmasına büyük katkı sağlamıştır.

ABD’YE TESLİM EDİLEN ANADOLU COĞRAFYASI

Coğrafyamız İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ABD’nin Sovyetleri Çevreleme Doktrini gereği kenar kuşak yapılanmasında anahtar konumda kalmamıza neden olmuştur. Coğrafyamız 19. yüzyılda İngiliz jeopolitiğine hizmet ederken bu kez Amerikan jeopolitiğinin hizmetine sunulmuştur.  1949’da kurulan NATO, Avrasya adasının batısını jeopolitik boyutta Amerika adasına entegre etmek ve Sovyetleri Atlantik ile Akdeniz’de kuşatmak için kuruldu. Asli hedefi Avrupa’yı ABD’ye savunma ve güvenlikte bağımlı hale getirirken, Sovyetleri çevrelemekti.1952’de NATO’ya girişle Atatürk’ün 1923 sonrası uyguladığı bağımsız Türk jeopolitiği yerini Amerikan jeopolitiğinin vassallığına bırakmıştır. Kenar kuşakta Türk Boğazlarını kontrol eden Türkiye, Balkanlar, Kafkasya, Basra Körfezi ve Süveyş eksenlerinde Sovyetlerin güneye inişini askeri gücü ile geciktirecek; temin edeceği hava üsleri vasıtasıyla ABD ve müttefiklerine Sovyetlerin içlerine saldırı imkânı sağlayacak; güçlendirilecek denizaltı filosu ile Karadeniz’de deniz kontrolüne destek sağlayacak çok değerli bir devlet olarak görüldü. Soğuk Savaşta Türkiye’yi Avrupa Atlantik jeopolitik mimarisine dahil etmek ve ABD’nin tek rakibi SSCB karşısında bir savaş durumunda tarafsız kalmasını önlemek Truman ve ekibinin hedefiydi.

TÜRK KANI VE TÜRK COĞRAFYASININ DEĞERİ

Türkiye’nin NATO üyeliğinin yolu, 12 Mart 1947 tarihinde açıklanan Truman Doktrini ve paralelinde gelişen ABD’nin küresel hakimiyet vizyonu çerçevesinde gelişti. Sovyetlerin Türkiye’yi işgal planı olmadığı Amerikan ve İngiliz istihbarat raporlarında belirlenmiş olmasına rağmen Pentagon’un 15 Ağustos 1946 tarihli ‘’Griddle Planı’’ ve sonrasındaki değerlendirmelere göre Sovyet tehdidi 1945-1946 notaları kapsamında canlı tutulmalı ve Türkiye’nin bir savaş durumunda tarafsızlığı mutlaka önlenmeliydi. Bu kapsamda 1948 yılında ABD Türkiye Müşterek Askeri Yardım Misyonu (JAMMAT) Başkanı General McBride’ın raporu her şeyi özetliyor (US Foreign Policy in The Middle East, G.Gresh, T. Keskin, Routledge 2018): Türkiye’ye yardım paketinin amacı Türk Ordusunun muharebe potansiyelini artırmaktır. Mevcut yardımın çapı Rusları durdurmaya yetmez. Ancak yardımcı olur. En azından Türkiye işgali Sovyetlere pahalıya mal olur. Çok fazla sayıda Rus ölür. Ana fikir budur. Buraya Amerikan çocuklarını getirip savaştırmaktansa, Türklere cephane ve silah vererek bizim yerimize savaştırmak çok daha ucuzdur.’’ General açıkça telaffuz etmese de ‘’Türk kanı Amerikan kanından çok ucuzdur’’ diyor. Diğer yandan 1948 yılında Pentagon’dan Amiral Conolly şu yorumu yapıyordu (The US, Turkey and NATO 1945-1952, Melvyin Leffler, Oxford Journals, 1985 http://www.jstor.org/stable/1888505): ‘’Büyük bir savaşta Sovyetler Türklere saldırırsa savaşırlar. Ancak saldırmazlarsa tarafsız kalırlar…Türkiye ile ittifak çok önemlidir. Onlardan ikili ittifak anlaşması imzalamamız gerekir. Bu anlaşmada kendi topraklarına veya kendi topraklarına mücavir bir devlete saldırı olduğu taktirde savaşa girecekleri taahhüdünü almamız önemlidir.’’   

NATO VE TÜRK VAROLUŞUNA TEHDİT

İşte 1949 sonrası  CHP ve 1950 sonrası sonra DP, Türkiye’nin NATO’ya alınması gayretlerini yukarıdaki Amerikan jeopolitik vizyonuna rağmen istediler. Bugün Türkiye NATO üyeliğini devam ettirirken varoluşuna en büyük tehditler NATO müttefikleri tarafından yaratılıyor. ABD’nin, Avrasya’da uyguladığı tüm stratejik doktrinlerden coğrafyası nedeni ile birinci derecede etkilenen devlet daima Türkiye olmuştur. Truman, Eisenhower, Carter, Brzezinski, Reagan, Bush doktrinleri gibi Amerikan patentli askeri ve siyasi doktrinlerin ucu mutlaka ülkemize dokunmuştur. Bunlardan 1979 sonrası ortaya atılan Brzezinsky’nin yeşil kuşak doktrini Türkiye’nin laik yapısını yerle bir etmiştir.  Diğer yandan etrafındaki devletlerin Osmanlı bakiyesi olması, pek çoğunun başta petrol olmak üzere zengin doğal kaynaklara sahip olması emperyalizmin bu ülkelerde istikrarsızlıklar yaratarak sömürmesinin yolunu açmıştır.  Bu durum Türkiye’yi doğrudan ve dolaylı olarak etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Son on yıldır ülkemizde devasa boyutlarda yaşanan düzensiz göçlerden bu durum baş sorumludur. Bugün ülkemizde 5 milyon civarında Suriyeli bulunmaktadır.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ (BOP) HİZMETİNE SUNULAN TÜRKİYE

1990 sonrası güçlenen neoconlar ve PNAC (Project for New American Century) doktrini sayesinde ortaya atılan BOP ile Türkiye’de 2002 sonrası neredeyse cumhuriyetin içinin boşaltıldığı rejim değişikliğine gidilecek süreçler yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu değişimin ve bilhassa FETÖ kumpasları ile 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün Türkiye’nin kenar kuşak jeopolitiğinde yerinin konsolidasyonu için yapıldığını hatırlatalım. Bu çerçevede Türkiye için o zaman olduğu gibi bugün de en büyük tehdit güney ve batıdan kuşatıldığımız Avrupa Atlantik sistemden gelmektedir.

BAĞIMSIZ JEOPOLİTİK PARADİGMA İHTİYACI

Atatürk hariç, hiçbir devlet adamı ya da hükümet bağımsız bir jeopolitik paradigma gerçekleştiremedi.  Eşsiz coğrafyamıza küresel güçlerin kendi çizdikleri haritalar ve yarattıkları doktrinlerde bugüne kadar değişik yaklaşımlar sergilendi. 19. Yüzyılda Avrupa’nın hasta adamı Libya, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları ile paramparça edildi. 1919 sonrası Yunan işgali batının Türkleri bu coğrafyadan Orta Asya’ya sürme vizyonunun bir hamlesi oldu. Ancak geri tepti. Türkler Mustafa kemal Atatürk önderliğinde tarihte eşi görülmemiş bir Kurtuluş Savaşıyla coğrafyalarına sahip çıktı. Bu toprakların hasta adamı, 1923-1938 arasında Kemalist Cumhuriyete dönüştü. Osmanlıyı defneden ve 20. Yüzyılda uygarlığı yakalayan yeni Türkiye oldu. Ancak 1945 sonrası ve özellikle 1952 sonrası NATO üyeliği ile NATO tabiri ile kanat (Flank) ülkeye dönüştürüldü. NATO etki alanına girişle birlikte cumhuriyetin omurgasını oluşturan Kemalizm’in önce altı okunun içi boşaltıldı daha sonra dinsel ve etnik yozlaşma ve bölünme süreçleri başlatıldı. Hepsi daha çok demokrasi söylemi ile gerçekleşti. Cumhuriyet büyük yara aldı. Bu coğrafya 1945 sonrası Atlantik yani deniz hegemonun jeopolitik vizyonuna göre ve onun izin verdiği ölçüde kullanıldı. Maalesef Tük askeri ve akademik çevreleri Türkiye’ye dışarıdan dayatılan nitelendirmelere kendi tezleri ile karşılık vereceğine onların tariflerine uyumlu olmayı tercih ettiler. Pek çok siyasetçi, akademisyen ve asker Türkiye’yi köprü ülke, NATO’nun kanat ülkesi gibi tanımlarla sınıflandırdılar. Gerçekte Türkiye merkez bir ülkeydi. Mevcut coğrafyası bunu sağlamaktaydı. Atatürk 15 milyon nüfus ve yok denecek ekonomik gücü ile merkez ülke olmayı başarmıştı. 1952 sonrası gönüllü şekilde kanat olmayı; NATO deniz komuta sahaları dağıtımında bize verilen Karadeniz dışında bir alanı dahi istemeyen pasif bir devlet olmayı kabul ettik. ABD ne derse onu yapan, kendi çıkarlarını Amerikan çıkarları altında gören bir devlet olduk. 1963 Kıbrıs kanlı Noel olayları olmasa Akdeniz ve Ege’de varlık bile göstermeyen bir Türkiye tablosu ile karşılaştık.

YARIMADA COĞRAFYASI VE DENİZ ULAŞTIRMASI

Bu coğrafya tam bağımsız ve güçlü bir devlet için başlı başına deniz ağırlıklı ekonomik koridor kuracak her türlü yeteneğe sahiptir. Ancak denizciliği devlet politikası ve ülküsü haline getirecek hiçbir kurumsal alan yoktur. Bakanlık değil, eski adıyla müsteşarlığı bile yoktur. Türkiye, maalesef NATO etki alanına girdikten sonra coğrafi gücünü denize ve uluslararası ulaşım merkezi olma vizyonuna yansıtamadı. Türkiye iç ulaşımında Atatürk zamanında %60 oranında denizi kullanırken bugün bu oran %4’tür. Türkiye’nin denizcileşmesi ve kıtadan denize çıkması mümkün olamadı. Ticaret filosu yetersiz kaldı. Bugün dış ticaretimizin %85’i deniz yolu ile yapılmaktadır. Ancak kendi gemilerimiz ile dış ticaret yüklerinin ancak %19’unu taşıyabilmekteyiz. Limanlarımız az gelişmiştir. Örneğin dünyanın ilk 50 konteyner limanı arasına giren Türk limanı yoktur. Yunanistan’ın Pire Limanı dahi dünya sıralamasında 33’üncüdür. Soğuk savaş sonrası gelişen küreselleşmeyi 2000’ler sonrası bu üstün coğrafya deniz ulaştırma merkezi olmak için kullanamamıştır. Bu nedenle deniz koridorları için tercih edilecek mega limanları kuracak düşünce yapısı yeni yeni oluşmaktadır. Bu arada 207 yılında hizmete giren Bakü -Tiflis- Kars (BTK) demiryolu projesi pahalı konteyner yükleri için Orta Koridor adı altında hızlı bir olanak yaratmıştır. Bu koridor özellikle Ukrayna Savaşı sonrası çok daha önemli hale gelmiştir. Diğer yandan BTK demiryolu ve Bakü üzerinden deniz yolu ile Türkmenistan ve Kazakistan limanlarına ve onun ötesinde Orta Asya’daki akrabalarımıza bağlanmamız devrimsel niteliktedir. Bu noktada Hazar Denizindeki deniz köprüsünün önemi ortaya çıkmaktadır. Türkiye 1983’ten yani KKTC ilanından bu yana Kıbrıs Türklerinin denizcileşmesine çivi çakmamıştır. Bu durum emperyalizmin de işine gelmiştir. Bu devletin büyük tersanesi olmadığı gbi limanı da yoktur.

COĞRAFYAMIZI KENDİMİZE SUNMALIYIZ

Atatürk, nasıl ki Türk kimliğinin birleştirici ve kurucu niteliğini gerek Kurtuluş ve Kuruluşta kullanmışsa, coğrafi gücünü de aynı şekilde kullanmıştır. Bu coğrafyayı kuruluşundan kısa süre sonra başta demografik, askeri ve ekonomik gücümüzün zayıflığına rağmen Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi bölgesel istikrar ve barış girişimleri için kullanmasını bilen bir lider oldu. Diğer bir deyişle Atatürk, Türkiye’nin en büyük gücü olan coğrafya gücünü en iyi kullanan lider olmuştur. Coğrafyamızı başka güçlere kullandırtmamıştır. Ancak onun vefatından sonra hem kurucu ideolojisi yani Kemalizm hem de coğrafi gücümüzün kullanımı yara almıştır. Bugün Türk devleti coğrafyasının gücünü Atatürk gibi kullanmalıdır. Bu coğrafya emperyalizmin değil Türk halkının çıkarlarına hizmet etmelidir. Zira emperyalizm bu coğrafyada değişiklik istemektedir. Güneyimizde kukla bir Kürt devleti istemektedir. Mavi Vatan’dan yani hakkımız olan deniz yetki alanlarımızdan vaz geçmemiz isteniyor. KKTC’den vaz geçmemiz isteniyor. Rusya ve Çin ile düşman olmamız isteniyor. Türk devleti ve halkı artık coğrafyasının gücünü kendi tekeline almalıdır. NATO üyeliğimiz bu gücün kullanımına büyük engel teşkil etmektedir. Nasıl ki Osmanlı hanedanının kulu olan Anadolu insanı yüzyıllar sonra Türklüğünü keşfedip Atatürk liderliğinde yeni bir Cumhuriyet kurmuşsa, bugün de Türk halkı coğrafyasının gücünü keşfetmeli ve bu gücü kendi çıkarları için kullanmalı ve kullandırtmalıdır. Kendi gücünün farkında olan devletler ayakta kalabilir ve geleceğe emin adımlarla yürüyebilir. Türkiye Cumhuriyeti 100. Yaş gününe girerken milli güç unsurlarının farkında olmalıdır. Türk devleti ve halkı, hükümetleri kim olursa olsun başta coğrafi gücü olmak üzere milli güç unsurlarını başka devletlerin veya ittifakların kayıtsız şartsız kullanımına izin vermemelidir. Burada rehber Atatürk ve onun Kemalizm’de hayat bulan iç ve dış siyaset ilkeleri olmalıdır. Dünya neoliberal kapitalist sistemin çöküş arifesinde büyük jeopolitik hesaplaşmaya gitmektedir. Türkiye bu hesaplaşma dönemine hazır girmelidir. Hazırlığın en büyük hamlesi tekrar Atatürk ve Kemalizm olmalıdır.

Cem Gürdeniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir