Vadedilmiş topraklar

Büyük medeniyetlerin ortaya çıktığı, değişik sosyal ve kültürlerin bir arada yaşama gayreti içerisinde olan Ortadoğu’da, Hamas’ın İsrail saldırısı dünyanın yeni gündem maddesi oldu.

Halihazırda gelinen nokta, masum insanların hükümetler ve fanatikler tarafından sürdürülen inanç ve beklentilere kurban edilmesidir.

Patlak veren olayların nedeni yıllardan beri sürüncemede bırakılan sorunlar ile anlaşmazlık ve çatışmaların yanı sıra güven bunalımıdır.

Barış umutları bir kez daha suya düşmüştür.

İsrail’in uyguladığı stratejide birtakım yanlışlıkların bulunduğu gerçeği de gözler önündedir.

Bilindiği gibi 1979’da Camp David’de iki anlaşma yapılmıştı.

Biri İsrail-Mısır, bir diğeri de Ortadoğu’da barışı kapsıyordu.

Ancak her iki antlaşmada umut edilen kapsamlı bir barışı bölgeye getirmemiştir.

1947 yılında Yahudi yerleşkesi ve Filistin topraklarının durumunu gösterir haritanın yıllara sari Filistinliler aleyhine değişen sınırları, bugüne gelinen durumu gözler önüne sermesi açısından dikkat çekicidir.

Filistinlilerin bir kısmı 12-42 km’lik Gazze’de kendisine yerleşim alanı bulurken diğer kısmı da Batı Şeria’da toprak bütünlüğü olmayan parçalanmış yerlerdir.

Azımsanmayacak bir nüfusu da bölge ülkelerine dağılmış vaziyettedir.

Filistin Kurtuluş Örgütü ülkenin yüzde 22’sine razı olurken, ABD’nin eski Başkanı Donald Trump’ın planında ise vadedilmiş topraklar yüzde 15’e kadar düşürülmüştür.

Trump tarafından bir bütün olarak gösterilen haritada Filistinliler Batı Şeria’da koloniler halinde yaşama mahkum ediliyor, hem bölge içerisinde hem de Gazze ile bağlantıların tünel ve köprülerle sağlanması dikte ediliyordu.

Ayrıca her iki bölgede de Yahudi nüfusun yaşamasına olanak tanınıyordu.

Bu tarz yerleşim bile İsrail tarafından kabul görmemiştir.

Öte yandan Kudüs.

Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan topluluklar için kutsal sayılan bu şehrin statüsü de bu plan çerçevesinde değişiyor ve idaresi tamamen İsrail’e bırakılıyordu.

Birleşmiş Milletler’in 1947 tarihli 181 sayılı bölünme kararı Yahudi ve Filistin devletlerinin kurulmasına imkan tanırken, tüm yaşanan gelişmeler günümüzde Filistinlileri yok olma noktasına getirmiştir.

Yaşanan trajedilere Batı Dünyası’nın laftan öteye geçmeyen yaklaşımları kadar ABD başta olmak üzere bazı ülkelerin tarafgir duruşları da bir o kadar düşündürücüdür.

Hamas’ın beklenmeyen saldırısı önümüzdeki günlerde Ortadoğu’da yeniden uzun ve yorucu bir sürece girileceğinin yeni bir başlangıcıdır.

Olayın bir başka boyutu Filistin cephesinin kendi içerisinde olan bölünmüşlüğüdür.

Hedefleri aynı olsa da ideolojik ve teknik açıdan farklılıklar çerçevesinde sürdürülen bu mücadelede Filistin Kurtuluş Örgütü’nün tavizkar politikası ile Hamas’ın şiddet içeren politikalarında büyük bir dengesizlik vardır.

Filistin davasını her geçen gün akamete uğratan yöntemsel farklılıklar, İsrail’in işine yaradığı gibi Mısır ve Ürdün’ün ardından bazı Arap ülkelerinin de zamanla İsrail’i tanımalarına yol açmıştır.

“İbrahim anlaşmaları” da bölge ülkelerinin İsrail-Filistin cephesinde meydana gelen gelişmelere kayıtsız kalmasına imkan tanımıştır.

Hamas’ın dikkat çekici saldırısı çok iyi analiz edilmelidir.

İsrail güvenlik mimarisinin teminatı olan Demir Kubbe, atılan binlerce füze sayesinde doyuma ulaşmış ve bu meyanda tahmin edilenin çok üstünde sivil kayıplar olmuştur.

Motorize birlikler ile paramotorların koordineli harekatı ilk defa bir harekatta gerçekleştirilmiş oluyordu.
Deniz, kara ve havadan aynı anda 7 ayrı bölgeye sızmalar ve doğrudan doğruya polis ve asker karakol ile üs bölgelerinin hedef alınması iyi bir hazırlık sürecinden geçildiğini göstermektedir.

Baskının Şabat gününe denk getirilmesi İsrail asker ve polislerin hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur.

Savunma hatlarına çekinilmesinin dahi düşünüldüğü sızma harekatında, üst aklın var olabileceği kuşkusu da akıllara düşmüyor değil.

Ve nihayetinde dünyanın en iyi istihbarat servisleri arasında gösterilen MOSSAD ile ŞİN BET’in zafiyeti.

Bununla birlikte; sıra dışı saldırının dünya kamuoyunda İsrail lehine bir hava oluşturabileceğini Hamas’ın kıymetlendirmemesi mümkün olmayacağına göre bu zamansız saldırı hangi amaca ve kimlere hizmet edecektir?

İsrail açısından gelinecek nokta ise iş başındaki hükümet dahil Aksa Tufanı saldırısına engel olamayan asker ve sivil yetkililerin yargılanacak olmasıdır.

En büyük tehlike ise üçüncü tarafların gerilimi arttırıcı davranışlara girerek İsrail-Hamas gerilimini çözümsüzlüğe taşımasıdır.

Bir kolu Batı Avrupa’da İspanya, öteki kolu Kuzey Afrika’da Cebelitarık’a kadar uzanan stratejik kıskacın en güçlü noktası durumunda olan Türkiye ne yapmalıdır?

Eşit düzeyde, güven verici, yumuşatıcı, dostluk ve iş birliği içeren çözüm esaslı yaklaşım modeli uygulamalıdır ki, İsrail ve Filistin arasında gerilimin azaltılmasında söz sahibi olabilsin.

Peki ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi…

Ara ki bulasın.

Son sözse: Dostuna yakın dur, düşmanına ise daha yakın.

İsmet Hergünşen

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir