TEK PARTİ DÖNEMİ
Bu yazı dizimizde; Cumhuriyet tarihinin önemli ve tartışmalı olaylarını ele alan, kaynakçalı ve akademik standartlara yakın bir makale hazırlayacağız. Yazımızın hazırlanmasında ağırlıklı olarak güncel literatürden seçilmiş kitapları ve hakemli dergilerde yayımlanan makaleleri referans alacağız. Olabildiğince tarafsız olarak her iki grubun da “yani resmi tarihçilerin ve alternatif tarihçilerin de” görüşlerine yer verecek ve elbette kendi görüşümüzü de paylaşacağız.
Bu yazı dizimizde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok tartışılan sosyo-politik ve ekonomik olaylarını tarihsel bağlam, siyasal aktörler, yapısal koşullar ve güncel historiografi ışığında analiz etmeyi amaçladık. Tek Parti Dönemi, Çok partili hayata geçiş, 1960–1980 arası askeri müdahaleler, Kürt Meselesi, 28 Şubat süreci ve 2000’ler sonrası dönüşümler, akademik literatürdeki karşıt görüşlerle birlikte ele alınacaktır.
1. Giriş
102. yaşını dolduran Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren hızlı siyasi dönüşümler, geniş kapsamlı toplumsal mühendislik projeleri ve sürekli bir modernleşme ve sanayileşme çabası ile bu çabalara çeşitli biçimlerde ve çeşitli şiddette karşı koyan güçlerin oluşturduğu gerilim ortamı içerisinde evrilmiştir. Bu süreç hem iç dinamikler hem de uluslararası sistem tarafından biçimlendirilmiştir (Keyder, 1987; Zürcher, 2004). Türkiye tarih yazımı ise çoğu olayın hem resmi hem de eleştirel anlatılara konu olması nedeniyle çok seslidir. Biz bu yazı dizimizde, tartışmalı olayları tarafsız ve analitik bir çerçevede incelemeyi amaçladık.
2. Tek Parti Dönemi ve Erken Cumhuriyet Modernleşmesi (1923–1946)
Türkiye’de tek partili dönem, 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanıyla başladı. Cumhuriyetin ilk yılları, siyasal merkezileşme ve kapsamlı modernleşme politikalarıyla karakterizedir. Harf inkılabı, hukuk devrimi, laiklik uygulamaları ve ekonomik devletçilik, devletin toplum üzerindeki dönüştürücü rolünü güçlendirmiştir (Ahmad, 1993).
Kısa aralıklar dışında 1923-1945 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tek yasal siyasi partiydi. Tek partili dönemde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, çok partili demokrasiye geçiş için CHP’ye karşı muhalefet partilerinin kurulmasını istemiş ve bu kapsamda 1924’te Kâzım Karabekir tarafından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kurulmuştur. Ancak üyelerinin 1925’te İsyanına karıştığı iddiasıyla ve TCF’nin “parti, dini düşünce ve inançlara saygılıdır” maddesi gerekçe gösterilerek yasaklanmıştır. Aynı amaçla 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulmuş ancak olaylı İzmir mitingi sonrası parti kendi kendini feshetmeye zorlanmış ve kurucusu Fethi Bey (Okyar) tarafından lağvedilmiştir. Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı süresince 2 kere çok partili bir sistem kurma çabalarına rağmen, bu hedefe Serbest Cumhuriyet Fırkasının 1930’da kapatılmasından 15 sene sonra 1945’te ulaşılabilmiştir.
II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında başlayan liberalleşme süreciyle birlikte yeni partilerin kurulmasının yolu açılmıştır. Bu doğrultuda 18 Temmuz 1945’te gerekli başvuruyu yapan Millî Kalkınma Partisi (MKP)’nin başvurusu 5 Eylül 1945’te Başbakan Şükrü Saracoğlu tarafından onaylanmış ve parti, çalışmalarına resmen başlamıştır. Partinin kurucuları arasında Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinde (1920-23) muhalefet grubu olan İkinci Grup’un önderi Hüseyin Avni Ulaş, Cevat Rıfat Atilhan gibi kişiler yer alıyordu. Partinin ilk genel başkanı da Nuri Demirağ’dı. Genel olarak liberal bir eğilimi yansıtan parti programında devletçilik uygulamaları eleştiriliyor, seçimlerin tek dereceli ve nispi temsil sistemine göre yapılması, iki meclisli yasama organı, cumhurbaşkanının yalnızca tek dönem için ve halk tarafından seçilmesi gibi yenilikler öneriliyordu. Programda ayrıca, belediye başkanlarının da halk tarafından seçilmesi isteniyordu. Cumhuriyet Halk Partisini, Rus taraftarı olmakla suçlayan ve dış politikada İslam Birliği ve Şark Federasyonu’nu savunan MKP 1946’da belediye seçimlerinde, gene 1946 ve 1950’de genel seçimlerde bir varlık gösteremedi.
CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1938’de hayatını kaybedince yerine seçilen İsmet İnönü, II. Dünya Savaşı başlayınca, eski devrin küskünlerini de etrafında toplayarak ülkede, savaş günleri sırasında alınan kararlara muhalif olabilecek bir kitlenin oluşmasına engel oldu. (Tevfik Çavdar, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi) Savaşın özellikle ekonomiyi kötü yönde etkilemesi, büyük kentlerde karaborsacılığın ortaya çıkması, sermayenin belirli ellerde toplanmasını kolaylaştırdı ve bu durum, bir kent burjuvazisi oluşturdu. Kırsalda, genç nüfusun silah altına alınması küçük ve orta büyüklükteki çiftçinin üretimini düşürdü. Büyük toprak sahipleri arzı kendileri kontrol etmeye başladı. Artan talep karşısında arzdaki daralma enflasyonu ve hayat pahalılığını artırdı.
II. Dünya Savaşı 1945’te son bulduğunda Türkiye işte bu durumdaydı. Aynı zamanda savaşın sonlarına doğru ülkede özellikle basın ve aydın çevrelerde, demokrasi arzusu artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’a yaklaşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada karşı koyamayacağını anladığı halkın bu arzusuna yeşil ışık yaktı. Zaten TBMM içinde muhalefet, 1945 bütçe görüşmelerinde su yüzüne çıkmıştı. Sonuç olarak Menderes, Koraltan ve Köprülü partiden ihraç edildiler (Eylül 1945). Aynı gruptan olan Celâl Bayar ise önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa etti. Celâl Bayar, 1 Aralık 1945’te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü’ne çağrılan Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti (DP) kuruldu.
Demokrat Parti (DP) karşısında 1946’daki ilk çok partili seçimleri kazandıktan yaklaşık dört yıl sonra, CHP 1950 seçimlerinin neticesinde iktidarını kaybetti.
2.1. Tartışmalı Boyutlar
• Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzurun Sağlanması Yasası-1925) ve İstiklal Mahkemeleri, demokratikleşme açısından en çok tartışılan uygulamalardan biridir (Tunçay, 1981).
Hükûmete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn yasası ile Kasım 1924 ortalarında dinsel başkaldırılar tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü, sıkıyönetim ilan edilmesini istedi. Ancak Mecliste bu isteğini kabul ettiremeyince istifa etti ve yerine ılımlı kişiliğiyle tanınan Fethi Okyar başbakanlığa getirildi. 1925 Şubat ortalarında Şeyh Said İsyanı patlak verince, Doğu Anadolu Bölgesi’nde hemen sıkıyönetim ilan edildi. Fethi Bey düşürüldü ve İsmet Paşa 3 Mart’ta yeni hükûmeti kurdu. Yeni hükûmet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Yasası’nı Meclisten geçirdi ve biri isyan bölgesinde, öteki Ankara adını taşımakla birlikte yurdun geri kalan bölgelerinde çalışmak üzere iki de İstiklal Mahkemesi kurulmasını kararlaştırdı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan planlı askerî harekât ile, isyancılar dağıtılıp, elebaşları yakalandı. Suçlu oldukları hükûmet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara (idam dahil) çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup oldukları anlaşıldı. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925’te hükûmet kararı ile kapatıldı.
3 maddeden oluşan 4 Mart 1341 (1925) tarihli VE 578 numaralı Takrir-i Sükûn Yasası yaklaşık iki sene sonra, 2 Mart 1927 tarihinde uzatılmıştır. Yasa tasarısının Meclisteki müzakereleri sırasında sadece Başvekil İsmet Paşa söz almıştır. Bu konuşmasında İsmet Paşa, en önemli tehlikenin aslında Şeyh Sait İsyanı ile ortaya çıkan eylemsel hareket olmadığını, asıl tehlikenin “memleketin umumî hayatında hâsıl olan (ortaya çıkan) teşevvüş (karışıklık) ve tezebzüb (kararsızlık)” olduğunu söylemiştir. İsmet Paşa’ya göre Takrir-i Sükûn yasası “bu müşevveş (karışık) hakayık-ı eşyayı (şeylerin hakikatleri) görmek için memleketin üzerine gerdiği kalın dumanı izale (ortadan kaldırmak) eylemiştir.”
• Şeyh Sait İsyanı (Dönemin adıyla: Genç Hâdisesi, Şubat- Nisan 1925) Karşı görüş sahipleri Şeyh Sait isyanının devletin otoriterleşmesi için gerekçe olarak kullanıldığını iddia etmektedirler ki bu görüş literatürde önemli bir yere sahiptir.
Gelelim işin esasına; Lozan konferansında Musul konusunun İngiltere ve Türkiye arasında ikili görüşmeler ile halledilmesi, bu gerçekleşmezse de konunun Milletler Cemiyetine götürülmesine karar verilmişti. 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da yapılan görüşmelerde sonuç alınamamış ve İngiltere meseleyi 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyetine götürmüştü. Şeyh Sait ayaklanması, İngiliz işgal güçlerinin Kuzey Irak’ta sıkıyönetim ilan ettiği, subay izinlerini kaldırdığı, birliklerini Musul’a taşıdıkları günlerde ortaya çıktı. O günlerde, Sömürgeler Bakanı Musul’a kadar giderek denetlemelerde bulunuyor ve güçlü bir İngiliz donanması Basra’ya hareket ediyordu. (Türkiye Cumhuriyeti’nde Anlaşmalar 1924-1938. Genelkurmay Yayınları. 1972. ss. 43-44.)
Şeyh Said’in isyanından önce İstiklal Harbi’nin önde gelen paşaları, Mustafa Kemal hükûmetinin din aleyhtarı ve totaliter (baskıcı) siyaset yürüttüğünü iddia etmiş ve bu nedenle 17 Kasım 1924’te Cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’nın kuruluşunu ilan etmişlerdi. Genel Başkanlığını Kazım Karabekir’in yaptığı TCF’nin tüzüğüne, “Madde: 6, Fırka (parti), dinî düşünce ve inançlara hürmetkardır” şeklinde bir ibare konmuştu. TCF yetkililerinden Yarbay Fethi Bey; “Terakkiperverler dindardır. Halk Fırkası dini batırıyor. Biz dini kurtaracağız ve muhafaza edeceğiz” şeklindeki açıklamalarla da yangına körükle gitmiştir. (Mazıcı, Nurşen (1984). Belgelerle Atatürk Döneminde Muhalefet (1919-1926). İstanbul: Dilem Yayınları. s. 82.)
Cibran aşiretinin ağalarından Halid Bey tarafından 1923’te Erzurum’daki bazı subayların da katılımıyla Azadi (Tam adı: Jiwata Azadiya Kurd, Kürt Özgürlüğü Cemiyeti) isimli gizli bir örgüt kurulmuştu. Örgütün 1924’teki ilk kongresine Halid Bey’le de akrabalığı olan Şeyh Said Diyarbakır bölgesindeki Zaza’ca konuşan Sünni aşiretler üzerinde etkisi sebebiyle çağrılmıştı. Kongrede bulunan Hamidiye alaylarında görev yapmış komutanların çekincesine rağmen, Şeyh Sait Ankara hükümetinin Kürt politikasının tehdit teşkil ettiğini ileri sürerek örgütü Kürdistan’ın bağımsızlığı için savaşmaya ikna etti. Kongrede bu sebeple Mayıs 1925’te genel bir ayaklanma ve ardından bağımsızlık ilanı planlandı. (Martin van Bruinessen. Ağa, Şeyh, Devlet. İletişim Yayınları. ss. 411-415.)
Kongre’de verilen bir diğer karara göre dışarıdan yardıma ihtiyaç halinde Suriye’deki Fransızlar, Irak’taki İngilizler ve Bolşevik Ruslar düşünülmüştü. Ancak dinî nedenlerden ötürü Bolşeviklere karşı çıkıldı. Sovyetler Gürcistan üzerinden gönderdiği bilgide Kürtlerin ezildiklerinin farkında olmalarına rağmen onlara yardım edecek durumda olmadıklarını, herhangi bir Kürt ayaklanmasının bastırılmasında Türklere yardım etmeyeceklerini belirtti. (Martin van Bruinessen. Ağa, Şeyh, Devlet. İletişim Yayınları. ss. 411-415.)
Bütün bu belgelere dayanarak, İlk TBMM’den beri var olan, kökü İttihat ve Terakki ve Hürriyet ve İtilaf partilerine dayanan ikili siyasi hesaplar Kurtuluş Mücadelesi sonuçlanıncaya kadar ertelenmiş, Cumhuriyetin ilanının ardından savaş baltaları gömüldükleri yerden çıkarılmıştır diyebiliriz. Ayrıca Başbakan İsmet Paşa’nın gerçek durumun farkında olduğunu ve gerekli tedbiri zamanında ve etkili biçimde aldığını da söyleyebiliriz. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bünyesinde toplanan İstiklal Savaşı gazilerinin ise ya siyasi ikbal beklentisiyle ya da gerçekten dini taassubun baskısı altında Cumhuriyet devrimlerinin kendilerine güç kaybettireceğini düşündükleri için Devrimlerin karşısında mevzilendiklerini söylemek yanlış olmaz.
Gelelim İsyan gününe; Şeyh Said, 13 Şubat 1925 Cuma günü, Piran camisinde verdiği vaazda halka şöyle sesleniyordu:
“Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı ve din mektepleri Millî Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.” (Cemal, Behçet, Şeyh Sait İsyanı, İstanbul: Sel Yayınları. (1955). s. 24.)
Genç vilayetinin kazası Darahini’yi basarak (16 Şubat) valiyi ve öteki görevlileri esir alan Şeyh Said, halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran bir bildiriyle hareketi tek bir merkez altında toplamaya çalıştı. Bu bildiride ‘din uğruna savaşanların lideri’ anlamına gelen mührünü kullandı ve herkesi din uğruna savaşa çağırdı. Başlangıçta isyan İslam şeriatının tesisi adına başlatılmış ise de sonradan Kürt istiklâl hareketine çevrilmiştir. (Dönmezer, Sulhi (Temmuz 1997). “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Yönelik Bozguncu Hareketler ve Tehditler”. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. 13 )
Mart başında Şeyh Said’in emrindeki yaklaşık 10.000 kişilik bir kuvvet Diyarbakır’a saldırdı ve şehri kuşatma altına aldı. Kuşatanlar takviye alıyordu ve kuşatma Şeyh Said tarafından bizzat yönetiliyordu. Mürsel Paşa komutasındaki garnizon günlerce süren saldırıları geri püskürtmeyi başardı. (János M.; Benecke, Gerhard (1984). Religion and Rural Revolt (İngilizce). Manchester University Press ND. ss. 289-290.) Kuşatmanın başarısız olduğunu gören Şeyh Said, kuşatmayı kaldırdı ve adamlarını Diyarbakır’dan çekti.
Şeyh Said’i ihbar edip yakalatan bacanağı emekli Binbaşı Kasım Ataç, Kürt asıllı olup Muş, Varto’da meskûn bulunan Cibran aşireti mensubuydu. Cibran aşireti reisi Miralay Halit Bey’in kayınbiraderi olan Kasım, aynı zamanda Türk hükûmetinin de ajanıydı. (Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması (1919-1925), Tekin Yayınevi, İstanbul 1991, s.103-113, 218.)
Şeyh Said yakalanışından sonra, ilk sorgusunda ve mahkeme sürecindeki ifadelerinde tüm bu süreç boyunca “kıyam” olarak nitelendirdiği hareketi, “şeriat düzeni kurmak” için gerçekleştirdiğini söylüyor. Şeyh Said, 5 Mayıs 1925 Salı günü Diyarbakır’a getiriliyor. 21 Mayıs 1925 tarihinde kayıt altına alınan ilk ifadesinde, ‘Diyarbakır’ı aldıktan sonra ne yapacak ve nereye gidecektiniz?’ sorusunu şu şekilde cevaplıyor: “Diyarbakır’ı aldıktan sonra hükûmetle haberleşecek ve şeriatı isteyecek ve kabulü halinde raiyyesi olacaktık. Benim maksadım bu dine bir hizmet etmekti.
Ayaklanmayı destekleyen eski Şura-yı Devlet reislerinden Kürt Teali Cemiyeti reisi Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı İstanbul’da tutuklanarak yargılanmak üzere Diyarbakır’a getirildiler. Yargılanma sonucunda Seyit Abdülkadir ve 5 arkadaşı ölüme mahkûm olarak, idam edildiler (27 Mayıs 1925).
28-29 Haziran gecesi yapılan idamların infazının önemli bir özelliği bir kitle gösterisi şeklinde yapılmasıdır. Şeyhlerin ipleri cellat yerine toplumun çeşitli kesimlerinden temsilciler tarafından çekildi. Dönemin basınında “mahkûmların cezasını halk verdi”, şeklinde yazıldı. (Köker, Osman (Temmuz 1999). “Kürt İsyanlarının Liderleri Nasıl Yargılandı, Nasıl Asıldı?”. Toplumsal Tarih Dergisi. ss. 5-6)
• Laiklik reformları,
Türkiye’de laiklik reformları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana önemli bir süreç olarak kabul edilmektedir. Reformlar, din ve devlet işlerini resmen ayırmak, medreseleri kapatmak ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu gibi hukuksal reformlarla laikliğin toplumsal hayata yerleşmesini amaçlamıştır. Türk toplumunu modern dünyaya entegre etmeyi hedefleyen bu reformlar, geleneksel yapıyı derinden sarsmıştır. Laiklik hem siyasi hem de toplumsal alanda yoğun tartışmalara yol açmış ve hem de Türkiye’de en önemli ana tartışma ekseni olan din-devlet ilişkileri konusunda ülkeyi oldukça hırpalamıştır.
Bazı araştırmacılara göre “devrimci modernleşme” (Mardin, 1973), bazılarına göre “top-down sekülerleşme ve zorlayıcı dönüşüm”dür (Çetinsaya, 2014).
Devam edeceğiz.
Temel Er Ersoy



