Mondros Mütarekesi imzalanmış, Osmanlı Devleti parçalanmanın eşiğine sürüklenmişti.
İstanbul işgal altındaydı. Limanlarda düşman gemileri demirliyor, Haliç’te çürümeye bırakılan donanma bir milletin hüzünlü sessizliğini taşıyordu.
İzmir’e çıkan Yunan askerleri yalnızca bir şehri değil, bir milletin onurunu çiğnemeye kalkıyordu. Vatan paylaşılmış, Türk milletine esaret uygun görülmüştü.
O günler çok yorgundu.
Yıllardır süren savaşlar; şehirleri sessizliğe, ocakları yasa, anaları gözyaşına teslim etmişti.
1911’den 1918’e kadar cepheden cepheye koşan Türk milleti artık tükenmiş sanılıyordu. Fakat tarih, bazen en büyük dirilişleri en karanlık zamanların bağrından çıkarırdı.
Bir milletin küllerinden yeniden doğma iradesi… Tam da böyle bir zamanda, bir lider çıktı.
Ne bir mandaya boyun eğmeyi düşündü ne de yabancı himayesine sığınmayı… Zihninde tek bir ülkü vardı: Tam bağımsız Türkiye.
Mustafa Kemal, 10 Kasım 1918’de Adana’dan İstanbul’a giderken yanında bulunan yaveri Cevat Abbas’a şöyle seslenmişti:
“Toroslar’a dikkat ediniz evlatlar… Eğer bir gün düşman bu memleketi işgal etmeye kalkarsa, onu asla olduğu yerde kabul etmeyiniz. Biliniz ki nerede bir Yörük çadırı tüterse, orada bu vatanın sönmeyen ateşi yanıyor demektir.”
Bandırma Vapuru’yla 19 Mayıs 1919’da Samsun’a vardığında yanında ne büyük ordular ne de görkemli imkanlar vardı. Fakat yüreğinde, Türk milletinin sarsılmaz karakterine duyduğu inanç vardı.
Atatürk, Nutuk’ta o günleri anlatırken şöyle diyecekti:
“Samsun’a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milleti’nin asaletinden doğan ve vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı.”
İşte o manevi kuvvet Anadolu’nun bağrında dalga dalga büyüdü.
Amasya’da bir umut oldu. Erzurum’da irade oldu. Sivas’ta millet oldu. Sakarya’da direniş, Dumlupınar’da zafer oldu.
Sonunda Anadolu, işgal ordularını bağrından söküp attı.
Yunan ordusu denize döküldü. İşgal kuvvetleri çekildi. Ve bozkırın ortasında yeni bir devlet doğdu: Türkiye Cumhuriyeti.
Bu cumhuriyet yalnızca bir yönetim şekli değil; bir milletin yeniden ayağa kalkışıydı.
İstiklal Marşı’nda yankılanan ruh, Andımızda şekillenen bilinç ve Gençliğe Hitabe’de emanet edilen gençlik ülküsü, bağımsızlığın sonsuz yeminiydi. Nutuk, bu büyük mücadelenin tarihi hafızasıydı.
1919’u anlamak; bağımsızlığın nasıl kazanıldığını, bir milletin küllerinden nasıl yeniden doğduğunu anlamaktır.
Atatürk, “doğum günüm” dediği 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan ederken geleceğin ışığını gençlerin gözlerinde görüyordu.
Bugün bizlere düşen görev; bu toprakları vatan yapanların fedakarlığını unutmamak, bağımsızlığın bedelini daima hatırlamak ve cumhuriyeti aynı inançla sonsuza dek yaşatmaktır.
Çünkü bu millet tarih boyunca diz çökmemiştir.
Ve Toroslar’da bir Yörük çadırının dumanı tüttüğü sürece, bu vatanın ateşi asla sönmeyecektir.
Ey Türk gençliği! Bu bayram senin.
Atatürk’ün sana emanet ettiği cumhuriyete sahip çık. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramın kutlu olsun.
Son sözse; 19 Mayıs; Atatürk’tür. Türk milletinin var oluşudur. İstiklal Harbi’dir. Bağımsızlıktır. Cumhuriyet’in gençliğe emanetidir.
İsmet Hergünşen



