İttifaklar mı, çıkarlar mı?

ABD’nin Ortadoğu hamlelerinin başarı mı yoksa başarısızlık mı olduğu yönündeki tartışmalar sürerken, 6-7 Temmuz’da toplanacak NATO’nun Ankara Zirvesi uluslararası kamuoyunun dikkatini üzerine çekecektir.

Geçtiğimiz yıllarda yapılan zirvelerin gündeminde Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore olmak üzere dört otokrat devlet öne çıkmıştı.

Ancak bu ülkelere karşı uygulanmaya çalışılan siyasi, askeri ve ticari yaptırımların beklenen sonuçları vermediği bir gerçektir.

ABD, İran’la yaşanan son kriz sürecinde Avrupa’daki müttefiklerine ilişkin hayal kırıklığını yüksek perdeden dile getirirken, Başkan Trump NATO’dan çekilme tehdidinde dahi bulunmuştur.

Batı dünyasının kararsızlığının bedelini ise her geçen gün Ukrayna ödemektedir. Kiev yönetiminin beklentilerini karşılayacak ortak ve kararlı bir irade de bugüne kadar tam anlamıyla ortaya konabilmiş değildir. Bu nedenle Ukrayna, bir kez daha zirvenin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturacaktır.

Batı’nın desteğini arkasında yeterince hissedemeyen Ukrayna’nın belirli toprak kayıplarını kabullenmeye zorlanması ihtimalinin bu zirvede gündeme gelmesi de olasılık dahilindedir.

Böylesi bir durumda Ukrayna’nın NATO üyeliği yeniden gündeme gelebilecek midir? Yoksa Avrupa ile Rusya arasında özel statülü bir tampon bölge anlayışı çerçevesinde yeni bir çözüm modeli mi ortaya çıkacaktır?

Öte yandan, geçen yıl tartışmalara neden olan savunma harcamalarına yıllık GSYİH’nin yüzde 5’inin ayrılması yönündeki karara, İspanya başta bazı ülkelerin taahhütlerini yerine getirememesi toplantının bir diğer sancılı başlığını oluşturacaktır.

ABD’nin günümüzün dinamik güvenlik ortamında Avrupa’daki kuvvet yapısını gözden geçirme kararının da toplantıyı hareketlendirmesi beklenmelidir.

Asıl üzerinde durulması gereken husus ise NATO’nun kuruluş felsefesi ile günümüzdeki uygulamaları arasındaki uyumun ne ölçüde sürdüğüdür.

NATO, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağı anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Ancak ittifak, teoride var olan bu yükümlülüğü pratikte ne ölçüde yerine getirebilecektir?

NATO’nun 5. maddesi kapsamında üyeler gerçekten topyekün bir savaş riskini göze alabilecek midir? Dahası, NATO’dan zaman zaman şikayetlerini dile getiren ABD’nin böyle bir durumda takınacağı tavır ne olacaktır?

NATO’nun kuruluş yıllarındaki hedefleri ve tehdit algılamaları önemli ölçüde değişmiştir. Buna karşılık ittifakın gündemi hala büyük ölçüde kalıplaşmış düşman tanımları etrafında şekillenmekte, yeni jeopolitik gerçeklikler ise çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

Türkiye açısından asıl mesele, NATO’nun değişip değişmediğinden ziyade, değişen jeopolitik dengeler karşısında müttefiklik ilişkilerini hangi ölçüde yeniden tanımlayacağıdır.

Bugüne kadar gerçekleştirilen zirvelerden Türkiye, kendi hak ve menfaatleri doğrultusunda beklediği sonuçları elde edebilmiş değildir.

Ne terörle mücadelesinde aradığı desteği görebilmiş ne de Ege ve Doğu Akdeniz’deki dayatmaları etkili bir biçimde gündeme taşıyabilmiştir.

Türkiye’ye bazı müttefikleri tarafından uygulanan açık ve örtülü ambargoların yanı sıra Türk savunma sanayi ile iş birliğine çekince ise başlı başına ayrı bir tartışma konusudur.

Türkiye, bu zirvede ağırlığı, müttefikleriyle yaşadığı temel sorunlara vermeli; güvenlik kaygılarını ve ulusal çıkarlarını açık ve net bir biçimde ortaya koymalıdır.

Yunanistan’ın maksimalist politikaları ile ABD başta olmak üzere Fransa ve İsrail’le Türkiye aleyhine geliştirdiği iş birlikleri de kararlılıkla gündeme getirilmelidir.

Unutulmamalıdır ki uluslararası siyasette kalıcı olan ittifaklar değil, devletlerin değişen şartlar altında korumayı başarabildikleri hayati çıkarlarıdır.

Eğer bu zirve, ABD’nin NATO’ya bağlılığına ilişkin tartışmaların tekrarlanması ve Ukrayna’ya yapılacak yardımların yeniden teyit edilmesiyle sınırlı kalacaksa, her yıl düzenlenmesinin anlamı da sorgulanacaktır.

Son sözse; başkalarının haklarını savunabilmenin ön şartı, her şeyden önce kendi hak ve menfaatlerini koruyabilecek irade ve kararlılığa sahip olmaktır.

İsmet Hergünşen