2035’in Çocukları Hangi Kültürü Hatırlayacak?

2035…

Aslında hiç de uzak bir tarih değil.

Bugün anaokuluna başlayan bir çocuk, 2035 yılında gençliğe adım atmış olacak. Bugün ellerine boya kalemleri verdiğimiz, masal okuduğumuz, oyunlar oynadığımız çocuklar; yapay zekânın hayatın olağan bir parçası olduğu bambaşka bir dünyanın gençleri olacaklar.

Peki o gün geldiğinde bugünden neyi hatırlayacaklar?

Kullandıkları teknolojileri mi?

İzledikleri yüzlerce videoyu mu?

Yoksa kendilerine ait bir hikâyeyi mi?

Eğitim dünyasında geleceği konuşurken çoğunlukla çocukların hangi becerilere ihtiyaç duyacağını tartışıyoruz. Kodlama, dijital okuryazarlık, yaratıcılık, problem çözme, yapay zekâ okuryazarlığı…

Bunların hepsi gerekli.

Fakat geleceğin eğitimini tartışırken gözden kaçırmamamız gereken başka bir soru olduğuna inanıyorum:

Geleceğe hazırladığımız çocuk, geleceğe giderken yanında ne götürecek?

Çünkü geleceğe hazırlanmak yalnızca yeni olanı öğrenmek değildir. İnsan bazen nereye gittiğini anlayabilmek için nereden geldiğini de bilmek ister.

Bugün çocuklarımız küresel bir dünyanın içinde büyüyor. Aynı animasyonları izliyor, aynı dijital karakterleri tanıyor, aynı oyunları oynuyorlar. Coğrafi sınırların dijital dünyada giderek görünmez hâle gelmesi, çocukların dünyayı tanıması açısından büyük bir imkân.

Ancak bu büyük dünyanın içinde küçük bir tehlike de bulunuyor:

Birbirimize benzerken kendimize ait olanı görünmez hâle getirmek.

2035’in çocuğu teknolojiyi elbette kullanacak.

Belki bugün kullandığımız uygulamalar ona son derece eski görünecek. Yapay zekâyla konuşmak sıradanlaşacak. Birkaç cümleyle kendi filmini, oyununu veya hikâyesini oluşturabilecek.

Fakat asıl mesele bunları yapıp yapamayacağı değil.

Bunlarla ne anlatacağı.

Bir çocuğa dünyanın en gelişmiş üretim araçlarını verebiliriz. Ama ona anlatacak bir hikâye bırakmadıysak o araçların içini başkalarının hikâyeleri dolduracaktır.

İşte kültürel mirasın geleceğin eğitimindeki önemini tam burada görüyorum.

Kültürel mirası yalnızca geçmişten kalan eserler olarak düşünürsek çocuk ile arasında mesafe oluştururuz. Oysa bir motif, bir masal, bir türkü, bir sanat veya bir gelenek çocuğun hayal dünyasına girdiği anda artık geçmişte değildir.

Yaşamaya devam eder.

Bir kilim motifinin yüzyıllar önce ne anlama geldiğini öğrenmek kıymetlidir.

Ama bir çocuğun o motiften yola çıkarak kendi hikâyesini oluşturabilmesi çok daha başka bir şeydir.

Bir minyatürü tanıması önemlidir.

Ama o minyatürün dünyasından hareketle yeni bir anlatı kurabilmesi, kültürel miras ile gelecek arasında gerçek bir bağ oluşturur.

Çünkü kültürü geleceğe taşımak geçmişi olduğu yerde dondurmak değildir.

Kökü koruyarak yeni dallar verebilmektir.

Tam da bu nedenle yapay zekâyı kültürün karşısında konumlandırmayı doğru bulmuyorum.

Belki tam tersini yapmamız gerekiyor.

Yapay zekâ, dijital tasarım, animasyon ve gelecekte ortaya çıkacak yeni teknolojiler; çocukların kendi kültürel hafızalarını yeniden yorumlayabilecekleri araçlara dönüşebilir.

Bir çocuk geleneksel bir motifi dijital ortamda yeniden tasarlayabilir.

Bir masalı animasyona dönüştürebilir.

Bir minyatürden yeni bir hikâye üretebilir.

Türk dünyasının farklı coğrafyalarında yaşayan çocuklar ortak motiflerden hareketle aynı dijital hikâyenin farklı bölümlerini oluşturabilir.

Böyle düşündüğümüzde teknoloji kültürün rakibi olmaktan çıkar.

Kültürün yeni anlatım dili hâline gelir.

Fakat burada eğitimcilere önemli bir sorumluluk düşüyor.

Çocuklara yalnızca teknolojiyi kullanmayı öğretmek yeterli değil.

Onlara o teknolojinin içine koyabilecekleri anlam dünyaları da sunmalıyız.

Çünkü çocuk yalnızca dijital becerileri olan bir birey değildir.

Bir ailesi, yaşadığı coğrafya, dili, hikâyeleri ve kültürel hafızası vardır.

Geleceğin eğitim anlayışı bütün bunları birbirinden ayırmak yerine bir araya getirebilmelidir.

Ben bir okul öncesi öğretmeni olarak geleceğe baktığımda teknolojiden korkan çocuklar görmek istemiyorum.

Tam tersine onu çok iyi kullanan çocuklar görmek istiyorum.

Ama aynı zamanda bir kilim motifinin hikâyesini merak eden, bir minyatüre baktığında geçmişle bağ kurabilen, kendi kültüründen bir masalı geleceğin araçlarıyla yeniden anlatabilecek çocuklar da görmek istiyorum.

Çünkü dünyaya açılmak ile köklerini bilmek birbirinin karşıtı değildir.

Aksine köklerini bilen bir çocuk, dünyaya kendisine ait bir yerden bakabilir.

2035 geldiğinde bugün okul öncesi sınıflarında olan çocuklar büyümüş olacak.

Belki bugün yaptığımız etkinliklerin çoğunu unutacaklar.

Kullandıkları boya kalemlerinin rengini, sınıflarındaki oyuncakları ya da izledikleri bir videonun adını hatırlamayacaklar.

Ama çocukluklarında kendilerine ait bir hikâyeyle karşılaştılarsa onun bıraktığı duygu bir yerlerde kalacak.

Belki bir motif gördüklerinde tanıdık gelecek.

Bir ezgi duyduklarında çocukluklarına dönecekler.

Bir hikâyenin içinde kendilerinden bir parça bulacaklar.

İşte kültürel hafıza biraz da böyle oluşuyor.

Bu nedenle geleceğin eğitimini tasarlarken yalnızca “Çocuklarımız 2035’te hangi teknolojiyi kullanacak?” diye sormayalım.

Bir soru daha ekleyelim:

2035’in çocukları hangi kültürü hatırlayacak?

Bu sorunun cevabı 2035’te verilmeyecek.

Cevabı bugün, sınıflarımızda yazıyoruz.

Başak Yılmaz
Okul Öncesi Öğretmeni – Yazar