12 Eylül 1980 askerî darbesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal tarihinde yalnızca hükümetin görevden uzaklaştırılması ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışmalarının durdurulmasıyla açıklanabilecek bir askerî müdahale değildir. 12 Eylül, 1970’li yılların ikinci yarısında derinleşen ekonomik bunalımın, siyasal kutuplaşmanın, toplumsal şiddetin, güvenlik bürokrasisindeki parçalanmanın, parlamenter karar alma mekanizmasının tıkanmasının ve 1980 yılı içerisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında somutlaşan anayasal krizin ardından gerçekleşmiş; müdahalenin sonrasında ise siyasal partilerden sendikalara, üniversitelerden basına, hukuk düzeninden eğitim sistemine, gündelik hayatın örgütlenmesinden kültürel ve sanatsal üretime kadar Türkiye toplumunun temel kurumlarını yeniden biçimlendiren uzun süreli bir askerî-siyasal rejim meydana getirmiştir.
Bu nedenle 12 Eylül’ün tarihsel mahiyeti, yalnızca 12 Eylül sabahı yaşanan askerî hareketin incelenmesiyle kavranamaz. Darbeyi hazırlayan koşullar ile darbe sonrasında oluşturulan düzen birlikte değerlendirildiğinde, 12 Eylül’ün Türkiye’nin siyasal modernleşme tarihinde bir “ara dönem” olmanın ötesinde, devlet-toplum ilişkilerinde ve siyasal sistemin kurumsal yapısında kapsamlı bir yeniden yapılanma meydana getiren tarihsel bir kırılma olduğu görülmektedir. 12 Eylül’e giden sürecin başlangıcı bakımından 1970’lerin ikinci yarısı belirleyici bir dönemeçtir. 1961 Anayasası’nın oluşturduğu görece çoğulcu siyasal ve toplumsal ortam, 1970’li yılların ikinci yarısında ideolojik kutuplaşmanın sertleşmesiyle birlikte önemli ölçüde gerilim altında kalmıştır. 1973 ve özellikle 1977 seçimlerinden sonra hiçbir siyasal partinin tek başına istikrarlı bir hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamaması, koalisyon ve azınlık hükümetlerinin siyasal ömrünü kısaltmış; hükümetlerin ekonomik ve güvenlik politikalarında kalıcı kararlar alabilme kapasitesi zayıflamıştır.
TBMM’nin 16. Dönem faaliyetlerini değerlendiren parlamento yayınlarında 1977–1980 döneminde parti grupları arasındaki uzlaşmazlığın yasama ve denetim faaliyetlerini ciddi biçimde etkilediği, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte siyasal sistemin daha da tıkandığı belirtilmektedir. Bu dönemde siyasal rekabet yalnızca parlamentodaki parti grupları arasındaki mücadeleyle sınırlı kalmamış, toplumun gündelik hayatına da sirayet etmiştir. Üniversiteler, işyerleri, sendikalar, dernekler ve mahalleler siyasal kutuplaşmanın etkisini doğrudan hissetmiştir. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde sağ ve sol siyasal gruplar arasında meydana gelen çatışmalar, siyasi cinayetler, bombalı saldırılar ve silahlı eylemler kamu düzeni problemini ağırlaştırmıştır. 1977–1980 döneminde Türk Polis Teşkilatının durumunu inceleyen çalışmalar, teşkilatın siyasal müdahaleler ve personel içerisindeki kutuplaşma nedeniyle iç güvenlik görevini yerine getirmekte ciddi güçlüklerle karşılaştığını ortaya koymaktadır. Bu durum, devletin şiddet karşısındaki kurumsal kapasitesinin yalnızca personel ve araç eksikliği bakımından değil, siyasal tarafsızlık ve örgütsel bütünlük bakımından da tartışmaya açıldığını göstermektedir.
Şiddetin ülke genelindeki seyri şehirden şehre farklılık göstermiştir. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde üniversiteler, sendikalar, siyasi örgütlenmeler ve kitlesel gösteriler nedeniyle siyasal gerilim gündelik hayatın önemli bir parçası hâline gelirken, Kahramanmaraş, Çorum, Elazığ, Malatya, Erzurum, Gaziantep, Adana, İzmir ve başka birçok merkezde olayların niteliği yerel toplumsal ilişkilerin özelliklerine göre değişmiştir. Bu nedenle 12 Eylül öncesini yalnızca Ankara ve İstanbul merkezli okumak yeterli değildir. Örneğin Elazığ üzerine yapılan yerel basın araştırması, 1970’lerin ikinci yarısındaki siyasal rekabetin CHP, AP, MHP ve MSP arasında yoğunlaştığını, 1978 sonrasında cinayet, bombalı saldırı ve silahlı çatışmaların arttığını ve sıkıyönetim uygulamalarının yerel toplumsal hayatı doğrudan etkilediğini göstermektedir. Benzer biçimde Giresun örneği, merkezin dışındaki bir şehrin darbeyi nasıl algıladığını anlamak bakımından önemlidir. Yeşilgiresun ve İleri gazeteleri üzerinden yapılan araştırma, yerel basının 12 Eylül’e yaklaşımının tek biçimli olmadığını ortaya koymaktadır.
İleri gazetesi askerî müdahaleyi olumlu bir atmosfer içerisinde sunarken Yeşilgiresun’un haber dilinde farklılıklar görülmüştür. Bu durum, “Türk basını darbeyi destekledi” şeklindeki genelleyici bir hükmün yerel basın açısından yetersiz kalabileceğini göstermektedir. Ekonomik kriz de bu siyasal ve toplumsal bunalımın temel bileşenlerinden biriydi. 1970’lerin sonunda Türkiye yüksek enflasyon, dış ödeme güçlükleri, döviz kıtlığı, enerji sorunları, ithalat darboğazı ve üretim maliyetlerindeki yükselişle karşı karşıya kalmıştır. Süleyman Demirel hükümeti döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilen Turgut Özal’ın hazırladığı ekonomik program 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konulmuştur. Programın temel amacı ekonomik istikrarı sağlamak ve Türkiye ekonomisinin dışa dönük bir yapıya geçirilmesini sağlamaktı. Devalüasyon, fiyatların yeniden düzenlenmesi, sübvansiyonların sınırlandırılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve ihracatın teşvik edilmesi gibi uygulamalar bu programın temel unsurları arasında yer almıştır. TBMM kayıtlarında da 24 Ocak kararlarının devletin ekonomideki rolünü azaltan ve dış ticareti serbestleştiren bir dönüşüm programı niteliğinde olduğu görülmektedir. Ancak 24 Ocak Kararları ile 12 Eylül arasındaki ilişkiyi doğrudan “ekonomik programın uygulanması için darbe yapıldı” biçiminde kurmak tarihsel açıdan ihtiyat gerektirir.
24 Ocak programı askerî müdahaleden önce, demokratik hükümet tarafından hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur. Bununla birlikte, programın uygulanmasının gerektirdiği ücret, sendika, grev, kamu harcamaları ve ekonomik yeniden yapılanma politikaları açısından 12 Eylül sonrasında meydana gelen siyasal ortamın çok daha elverişli olduğu açıktır. Askerî yönetim altında grevlerin durdurulması, sendikal faaliyetlerin sınırlandırılması ve siyasal muhalefetin örgütsel kanallarının kapatılması, ekonomik programın toplumsal muhalefetle karşılaşma kapasitesini önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu bakımdan 24 Ocak ile 12 Eylül arasındaki ilişkiyi “neden-sonuç” şeklindeki basit bir çizgiden ziyade, ekonomik dönüşüm ile siyasal rejim değişikliğinin birbirini kolaylaştırdığı tarihsel bir bağlam içerisinde değerlendirmek gerekir. 12 Eylül öncesindeki en belirgin siyasal krizlerden biri Cumhurbaşkanlığı seçimi olmuştur.
Fahri Korutürk’ün görev süresinin 6 Nisan 1980’de sona erecek olması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimi 22 Mart 1980 tarihinde TBMM’nin birleşik toplantısında başlamıştır. Ancak milletvekilleri ve senatörler arasında gerekli uzlaşmanın sağlanamaması sonucunda seçim aylarca sonuçlandırılamamıştır. Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkanlığına vekâlet etmiş ve bu vekâlet 12 Eylül’e kadar sürmüştür. TBMM’nin parlamento tarihi üzerine yayımladığı çalışmada bu sürecin yaklaşık beş buçuk ay sürdüğü belirtilmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlandırılamaması, 12 Eylül öncesindeki siyasal sistem krizinin sembolik göstergelerinden biri hâline gelmiştir. Parlamento, anayasal yetkisini kullanarak devletin en yüksek makamına yeni bir Cumhurbaşkanı seçememiştir. Buradaki problem yalnızca adaylar üzerinde uzlaşma sağlanamaması değildi; parti gruplarının birbirleriyle müzakere edebilme kapasitesinin zayıflaması ve parlamenter siyasal kültürde uzlaşmanın giderek geri plana düşmesi de krizin yapısal boyutunu meydana getirmiştir.
TBMM’nin yayımladığı parlamento tarihine ilişkin araştırmalar, 1977–1980 döneminde yasama faaliyetlerinin parti çıkarları arasındaki çatışma nedeniyle önemli ölçüde tıkandığını belirtmektedir. Bu siyasal tıkanma sırasında sokaktaki şiddet devam etmiştir. Ankara’da üniversite çevreleri ve öğrenci hareketleri, İstanbul’da işçi hareketleri ve siyasi örgütlenmeler, İzmir’de sendikal ve siyasal faaliyetler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu kentlerinde farklı toplumsal ve siyasal gerilimler, 1970’lerin son yıllarında devletin güvenlik politikasının başlıca konuları arasında yer almıştır. Yerel basın araştırmaları, merkezî gazetelerde görülen genel “anarşi” söyleminin taşra şehirlerinde somut olaylar, cenazeler, işyerleri, okullar, dernekler ve mahalleler üzerinden karşılık bulduğunu göstermektedir. Dolayısıyla 12 Eylül’e giden yolu anlamak için yalnızca hükümet açıklamalarına değil, yerel gazetelerin gündelik olayları nasıl kaydettiğine de bakmak gerekir. Elazığ ve Giresun örnekleri bu açıdan önem taşımaktadır. Ankara’nın konumu ayrıca önemlidir. Başkent, devlet kurumlarının, üniversitelerin, siyasi partilerin, sendikaların ve diplomatik temsilciliklerin yoğunlaştığı merkez olması nedeniyle siyasal krizin doğrudan hissedildiği şehirlerden biri olmuştur. TBMM’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürerken Meclis dışında da siyasal gerilim devam etmiş; Ankara’daki üniversitelerde ve çeşitli mahallelerde siyasi çatışmalar yaşanmıştır.
Böylece devletin siyasal merkezi ile toplumsal alan aynı anda kriz yaşamıştır. Başkentin gündelik hayatında güvenlik tedbirlerinin artması, gösteriler, grevler, üniversite olayları ve siyasi cinayetler, 12 Eylül öncesindeki olağanüstü atmosferin parçaları olmuştur. 12 Eylül sabahına gelindiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içerisinde yönetime el koymuştur. Milli Güvenlik Konseyinin yayımladığı ilk bildiriyle TBMM’nin ve hükümetin görevleri sona erdirilmiş, siyasal partilerin faaliyetleri durdurulmuş ve yönetim MGK’ye geçmiştir. MGK, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri ve Jandarma komutanlarından meydana gelmiştir. TBMM’nin 12 Eylül üzerine hazırladığı yayın, darbenin ardından MGK’nin hukukî ve idarî yapısını düzenleyen 2356 sayılı Kanun’un 12 Aralık 1980’de çıkarıldığını ve bu düzenlemenin yürürlük tarihinin geriye götürülerek 12 Eylül’e dayandırıldığını belirtmektedir.
Askeri müdahalenin hemen ardından Türkiye’nin bütün siyasal yapısı değişmiştir. Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu çalışmalarını sürdürememiş, siyasi partilerin faaliyetleri durdurulmuş, mevcut hükümet görevden uzaklaştırılmış ve ülke yönetiminin temel karar organı MGK olmuştur. Bu noktada 12 Eylül’ü klasik bir hükümet darbesinden ayıran temel özellik ortaya çıkmaktadır: Müdahale yalnızca hükümeti değiştirmemiş, mevcut anayasal-siyasal düzenin işleyişini askıya alarak yeni bir siyasal düzenin kurucu mekanizmalarını oluşturmuştur. Milli Güvenlik Konseyinin ilk dönemindeki faaliyetleri oldukça yoğun olmuştur. TBMM’nin 12 Eylül üzerine yayımladığı araştırmaya göre MGK’nin ilk toplantısından Danışma Meclisinin göreve başlamasına kadar 269 kanun ve kanun değişikliği kabul edilmiştir. 1980–1983 arasındaki askerî yönetim döneminin tamamında ise kanun, kanun hükmünde kararname, MGK kararı ve bildiri olarak toplam düzenleme sayısı 938’e ulaşmıştır. Bu durum, askerî yönetimin yalnızca yürütme alanını değil, yasama alanını da doğrudan üstlendiğini göstermektedir.
Bu dönemin hukuki temelini 27 Ekim 1980 tarihli 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun oluşturmuştur. Kanun, yeni anayasa hazırlanıncaya kadar 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğunu belirtmiş; ancak MGK’nin karar ve işlemlerinin anayasal sistem içerisindeki konumunu olağanüstü biçimde güçlendirmiştir. Böylece Türkiye’de görünüşte anayasal düzen devam ederken, anayasanın siyasal işleyişini belirleyen temel yetkiler askerî otoritenin elinde toplanmıştır. 12 Eylül’ün siyasal sonuçlarından en önemlisi siyasi partilerin kapatılmasıdır. 16 Ekim 1981 tarihli 2533 sayılı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun ile 12 Eylül öncesinde kurulmuş siyasi partilerin tamamı feshedilmiştir. Bu düzenleme yalnızca CHP, AP, MHP ve MSP gibi büyük partileri değil, siyasal hayatın bütün örgütsel yapısını ortadan kaldırmıştır. Partilerin taşra teşkilatları, malvarlıkları ve yardımcı kuruluşları da bu tasfiyeden etkilenmiştir. Böylece 1946’dan itibaren gelişen çok partili hayatın kurumsal hafızasında ciddi bir kopuş meydana gelmiştir. Siyasi partilerin kapatılması Türkiye’nin şehir hayatını da doğrudan etkilemiştir. İl ve ilçe örgütleri faaliyetlerini durdurmuş, belediye başkanlarının önemli bir bölümü görevlerinden uzaklaştırılmış, yerel siyasetin örgütsel kanalları askerî idare tarafından yeniden düzenlenmiştir.
Yerel basın açısından bu değişim özellikle belirgin olmuştur. Daha önce siyasi partilerin il ve ilçe kongrelerini, mitinglerini, adaylarını ve seçim faaliyetlerini izleyen gazeteler, artık aynı siyasi hayatı takip edemez hâle gelmiştir. Böylece yerel gazetelerin gündemi de güvenlik, sıkıyönetim, kamu düzeni, ekonomik kararlar ve resmî açıklamalar çevresinde şekillenmiştir. 12 Eylül sonrasında toplumun gündelik hayatında ilk hissedilen değişimlerden biri sokağın askerî denetim altına alınması olmuştur. Sokağa çıkma yasakları, arama ve kontrol uygulamaları, kimlik kontrolleri, toplantı ve gösteri yasakları ve seyahat kısıtlamaları, insanların günlük hareket alanını daraltmıştır. Önceden siyasal mitinglerin, sendikal toplantıların ve öğrenci eylemlerinin gerçekleştiği kamusal alanlar sessizleşmiş; kahvehaneler, dernekler, sendika binaları ve üniversite çevreleri yoğun denetim altına alınmıştır. Bu nedenle darbenin gündelik hayata etkisi yalnızca tutuklanan veya yargılanan kişilerle sınırlı değildir; siyasetin gündelik hayattan çekilmesi toplumun tamamında davranış biçimlerinin değişmesine neden olmuştur.
Toplumsal sonuçların boyutu, TBMM’de yıllar sonra yapılan değerlendirmelerde açıklanan verilerde de görülmektedir. 2010 yılında TBMM Genel Kurulunda 12 Eylül dönemine ilişkin yapılan değerlendirmede 650 bini aşkın kişinin gözaltına alındığı, 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği, 210 bin dava açıldığı ve yaklaşık 230 bin kişinin yargılandığı belirtilmiştir. Aynı kayıtta 7 bin kişi hakkında idam cezası istendiği, 517 kişiye idam cezası verildiği ve 50 kişinin idam edildiği; çok sayıda kamu görevlisinin görevden uzaklaştırıldığı ve gazeteciler hakkında binlerce yıllık hapis cezaları talep edildiği aktarılmıştır. Bu rakamlar TBMM tutanağındaki tarihsel değerlendirmelerdir ve dönemin bütün istatistiklerinin aynı yöntemle üretilmiş olduğu anlamına gelmez; ancak askerî rejimin toplumsal kapsamını göstermesi bakımından önemlidir. İşkence ve cezaevleri meselesi 12 Eylül tarihinin en ağır başlıklarından biridir. Gözaltı merkezleri ve cezaevleri, askeri yönetimin siyasal muhalefet üzerinde uyguladığı baskının temel araçlarından biri olmuştur.
Özellikle Diyarbakır Cezaevi, sonraki yıllarda yalnızca cezaevi tarihinin değil, Türkiye’nin yakın dönem siyasal ve toplumsal tarihinin en tartışmalı mekânlarından biri hâline gelmiştir. Cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, sonraki kuşakların siyasal hafızasında derin izler bırakmış; 12 Eylül’ün toplumsal sonuçları askerî yönetimin sona ermesinden sonra da devam etmiştir. Eğitim alanındaki dönüşüm de aynı ölçüde önemlidir. Üniversitelerdeki siyasal örgütlenmelerin tasfiyesi, öğretim üyelerinin görevlerinden uzaklaştırılması ve yükseköğretimin merkezî bir yapı altında yeniden düzenlenmesi, 12 Eylül sonrasının temel özelliklerindendir. 1981 yılında Yükseköğretim Kurulu’nun oluşturulmasıyla üniversitelerin idari ve akademik yapısı merkezî denetime daha fazla bağlanmıştır. Böylece 1960’lı ve 1970’li yıllarda siyasallaşmış üniversite hayatının yerine daha kontrollü ve merkezi bir yükseköğretim modeli getirilmiştir.
Öğrenci hayatında da ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Üniversitelerdeki öğrenci dernekleri ve siyasal örgütlenmelerin faaliyetleri sona erdirilmiş, kampüslerin siyasal niteliği azaltılmıştır. Gençliğin siyasal alandan uzaklaştırılması, 12 Eylül sonrasında toplumun “depolitizasyonu” olarak ifade edilen daha geniş bir dönüşümün parçası olmuştur. Siyasal tartışmanın gündelik hayattan çekilmesi, 1980’li yılların kültürel atmosferinin oluşmasında etkili olmuştur. Basın üzerindeki dönüşüm de bu depolitizasyon sürecinin temel araçlarından biridir. Darbe öncesinde gazeteler Türkiye’deki siyasal mücadeleyi, sokak olaylarını ve hükümet krizlerini yoğun biçimde gündeme taşırken, 12 Eylül sonrasında haberlerin sınırları askerî yönetim tarafından belirlenmiştir. Gazetelerin kapatılması, yayınların toplatılması, yazarlara dava açılması ve sansür uygulamaları basının hareket alanını daraltmıştır. Türk yazılı basınındaki 12 Eylül yaklaşımını inceleyen akademik bir tez, büyük tirajlı gazetelerin darbe öncesinde ve sonrasında askerî müdahaleye ilişkin tutumlarındaki değişimleri ayrıntılı biçimde ortaya koymaktadır.
Burada dönemin ulusal basınının tavrını tek biçimli değerlendirmek de doğru değildir. Bazı gazeteler ve köşe yazarları darbeyi siyasal şiddetin sona erdirilmesi ve düzenin yeniden tesis edilmesi bakımından olumlu karşılamış; bazıları ise zaman içerisinde askerî yönetimin uygulamalarını eleştirmiştir. Yerel basında da benzer farklılıklar görülmüştür. Giresun örneğinde yapılan çalışma, bazı yerel gazetelerin darbeyi olumlu bir atmosfer içerisinde sunduğunu, diğerlerinin ise daha farklı bir yayın çizgisi izlediğini göstermektedir. Sanat dünyası açısından 12 Eylül yalnızca doğrudan yasaklarla değil, sanatçının üretim ortamını değiştiren kurumsal düzenlemelerle de etkili olmuştur. Tiyatro, sinema, opera, bale ve diğer kültür kurumlarında faaliyetler denetim altına alınmış; sanatçıların siyasal ve toplumsal konuları ele alma biçimleri sınırlandırılmıştır. 1980–1983 yılları arasındaki basın ve sanat hayatını inceleyen akademik araştırma, askerî yönetimin basın kanunlarındaki değişikliklerin yanı sıra sinema, tiyatro ve opera-bale alanlarında da kurumsal ve içeriksel sınırlamalar meydana getirdiğini ortaya koymaktadır.
Sinema bu dönüşümün en görünür alanlarından biri olmuştur. 12 Eylül öncesindeki siyasal sinema ortamı büyük ölçüde sona ermiş, yönetmenler ve senaristler doğrudan politik konuları işlemekten kaçınmak zorunda kalmıştır. Sinema sektörünün ekonomik sorunları da bu siyasal baskıyla birleşmiştir. 1980’li yıllarda video teknolojisinin yaygınlaşması ve yabancı film şirketlerinin dağıtım alanındaki ağırlığının artması Türk sinemasının ekonomik yapısını değiştirmiştir. Akademik araştırmalar, 12 Eylül sonrasında devrimci sinema hareketinin etkisini kaybettiğini, buna karşılık farklı sinema anlayışlarının yeni koşullara uyum sağlamak zorunda kaldığını göstermektedir. Bununla birlikte sanat tamamen susturulmamıştır. 12 Eylül’ün yarattığı toplumsal travma, sonraki yıllarda edebiyatın ve sinemanın önemli temalarından biri hâline gelmiştir. 1980’li yılların ortalarından itibaren darbe, cezaevi, depolitizasyon, aile ilişkilerinin değişimi, kuşak çatışması, korku ve toplumsal hafıza gibi temalar sanat eserlerinde dolaylı veya doğrudan işlenmeye başlamıştır. Bu bakımdan 12 Eylül, yalnızca sanatın önüne sınır koyan bir siyasal olay değil, aynı zamanda sonraki yıllarda yeni bir kültürel anlatı alanının oluşmasına neden olan tarihsel bir travma olarak da değerlendirilmelidir. Sinema üzerine yapılan araştırmalar, darbenin toplumsal etkilerinin sonraki dönem filmlerinde yeniden üretildiğini ve sinemanın geçmişle hesaplaşmanın araçlarından biri hâline geldiğini ortaya koymaktadır.
Edebiyat alanında da benzer bir dönüşüm meydana gelmiştir. 1980 öncesinin yoğun ideolojik edebiyat ortamı zayıflamış; bireysellik, özel hayat, kentleşme, cinsellik, yabancılaşma ve gündelik yaşam gibi temalar daha fazla görünür hâle gelmiştir. Bu değişimi yalnızca “darbenin sonucu” olarak açıklamak yeterli değildir; 1980’li yıllarda dünyada ve Türkiye’de meydana gelen ekonomik ve kültürel dönüşümler de bu sürecin parçasıdır. Bununla birlikte 12 Eylül’ün siyasal örgütlenmeyi ve kolektif ideolojik üretimi sınırlandırması, edebiyatın toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin biçimini önemli ölçüde değiştirmiştir. Müzik alanında da benzer bir ayrışma görülmüştür. Siyasal içerikli ve protest niteliği belirgin eserlerin kamusal dolaşımı sınırlanırken, popüler müzik ve arabesk gibi bireysel duygulara daha fazla yönelen türler geniş bir dinleyici alanı kazanmıştır. Bu durum, toplumdaki siyasal tartışmanın kamusal alandan özel alana çekilmesiyle birlikte değerlendirilmelidir. 1980 sonrasındaki kültürel tüketimin değişmesi, yeni medya biçimlerinin ortaya çıkması ve özel hayatın kamusal siyasetin önüne geçmesi, 12 Eylül sonrasının toplumsal dönüşümünün kültürel boyutunu meydana getirmiştir. Sendikalar bakımından da 12 Eylül belirleyici bir kopuş yaratmıştır.
Darbe sonrasında grevler durdurulmuş, sendikal faaliyetler sınırlandırılmış ve sendikaların önemli bir kısmının faaliyetleri askıya alınmıştır. İşçi hareketinin siyasal ağırlığı azaltılmıştır. Bu gelişme, 24 Ocak ekonomik programının uygulandığı dönemde emek piyasasının yeniden düzenlenmesiyle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir. Siyasal muhalefetin ve sendikal örgütlenmenin zayıflatıldığı ortamda ücret politikaları ve çalışma ilişkileri daha farklı bir zeminde düzenlenmiştir. Köylü ve kırsal toplum açısından da 12 Eylül’ün etkisi yalnızca siyasal örgütlenmeyle sınırlı değildir. Kooperatifler, üretici örgütlenmeleri ve yerel siyasal ilişkiler askerî yönetimin yeniden düzenlediği kamusal alanın parçası olmuştur. Köylerde ve küçük ilçelerde siyasi parti örgütlerinin kapatılması, yerel siyasetin gündelik hayattan çekilmesine yol açmıştır. Böylece darbe yalnızca büyük şehirlerde değil, Türkiye’nin taşra örgütlenmesinde de hissedilmiştir.
Kadınların toplumsal konumu açısından da 12 Eylül sonrası dönem karmaşık bir dönüşüm meydana getirmiştir. Bir taraftan siyasal kadın örgütlenmeleri ve feminist hareketin gelişme kanalları askerî yönetim altında sınırlanmış; diğer taraftan 1980’lerin ikinci yarısında kadın hareketi yeni biçimlerde yeniden örgütlenmiştir. Bu nedenle 12 Eylül’ün kadınlar üzerindeki etkisini yalnızca baskı ve geri çekilme üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Askerî yönetimin siyasal alanı kapatması, bazı toplumsal hareketlerin mevcut siyasal örgütlerden bağımsız yeni örgütlenme biçimleri geliştirmesine de zemin hazırlamıştır. Dini hayat bakımından da 12 Eylül sonrasının kendine özgü bir yönü bulunmaktadır. Askerî yönetim bir yandan sol ve radikal siyasal hareketleri bastırırken diğer yandan devletin millî birlik ve bütünlük anlayışını güçlendiren kültürel politikalar uygulamıştır. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin anayasal zemine taşınması, eğitim politikalarının yeniden düzenlenmesi ve “Türk-İslam sentezi” olarak tanımlanan kültürel yaklaşımın devlet politikalarında daha görünür hâle gelmesi, 1980 sonrasının toplumsal mühendislik tartışmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Bu politika, sonraki yıllarda Türkiye’nin siyasal kültürünü etkileyen önemli faktörlerden biri olmuştur.
12 Eylül yönetiminin kalıcı bir anayasal düzen kurma çabası 1981 yılında Kurucu Meclisin oluşturulmasıyla somutlaşmıştır. Danışma Meclisi, halk tarafından doğrudan seçilmiş bir organ değildi; üyeleri askerî yönetimin belirlediği yöntemlerle oluşturulmuştur. Yeni anayasanın hazırlanması sürecinde Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu çalışmalarını yürütmüş, hazırlanan metin MGK tarafından değerlendirilerek son hâline getirilmiştir. TBMM kayıtlarında Danışma Meclisinin anayasa ve siyasi partiler kanunu hazırlıklarına ilişkin tutanaklar ayrıntılı biçimde bulunmaktadır. 1982 Anayasası böyle bir siyasal ortamın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Anayasa, devlet otoritesini ve kamu düzenini öne çıkaran, yürütme organını güçlendiren, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına geniş imkân veren ve siyasal örgütlenmeyi önceki döneme göre daha sıkı kurallara bağlayan bir sistem meydana getirmiştir. Anayasanın hazırlanması ve kabulü sürecinin askerî yönetim koşullarında gerçekleşmiş olması, metnin demokratik meşruiyeti konusunda sonraki yıllarda yoğun tartışmalara neden olmuştur.
7 Kasım 1982’de yapılan anayasa halkoylaması bu sürecin dönüm noktasıdır. YSK’nin resmî sonuçlarına göre Türkiye genelinde anayasa kabul edilmiştir. Ancak sonuçların yalnızca ülke geneli üzerinden değerlendirilmesi, toplumsal farklılıkları görünmez kılar. İl sonuçları incelendiğinde kabul ve ret oylarının bölgelere göre farklılaştığı görülmektedir. İzmir’de 1.062.776 kayıtlı seçmenin 1.036.974’ü oylamaya katılmış; geçerli oyların 936.708’i “evet”, 98.038’i “hayır” olmuştur. YSK’nın il bazındaki resmî kayıtları bu farklılıkların ayrıntılı biçimde incelenmesine imkân sağlamaktadır. Anayasa halkoylamasının gerçekleştirildiği koşullar da sonuçların tarihsel yorumunda dikkate alınmalıdır. Siyasal partiler kapatılmış, siyasal faaliyetler yasaklanmış ve anayasa taslağına karşı serbest bir siyasal kampanya yürütme imkânı bulunmamıştır. Dolayısıyla yüzde 91’in üzerindeki kabul oranını doğrudan özgür ve eşit siyasal rekabet ortamındaki anayasa tercihinin göstergesi olarak değerlendirmek metodolojik açıdan sorunludur. Aynı zamanda YSK sonuçlarının il bazındaki dağılımı, toplumun tamamının askerî yönetim politikalarına aynı ölçüde destek verdiği varsayımının da tarihsel verilerle örtüşmediğini göstermektedir.
1982 Anayasası ile birlikte Kenan Evren Cumhurbaşkanı olmuştur. Böylece 12 Eylül’de MGK Başkanı ve Devlet Başkanı olarak ortaya çıkan askeri lider, anayasal düzen içerisinde Cumhurbaşkanı makamına geçmiştir. TBMM kayıtlarında Evren’in 18 Eylül 1980’de Devlet Başkanı olarak yemin ettiği, 7 Kasım 1982 halkoylamasının ardından anayasanın geçici hükümleri uyarınca Cumhurbaşkanı olduğu ve 9 Kasım 1982’de görevine başladığı belirtilmektedir. 1983 yılı ise askeri yönetimden parlamenter hayata geçişin başlangıcını meydana getirmiştir. Ancak bu geçiş de tam anlamıyla serbest bırakılmış bir siyasal alan içerisinde gerçekleşmemiştir. Yeni siyasi partilerin kurulması askeri yönetimin denetiminden geçmiş, adaylar veto edilmiş ve seçimlere katılabilecek siyasal örgütler sınırlandırılmıştır. Sonuçta 6 Kasım 1983 seçimlerinde Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi tek başına iktidara gelmiştir.
Böylece Türkiye’de sivil hükümet yeniden kurulmuş; ancak bu hükümet 12 Eylül sonrasında meydana getirilen anayasal ve siyasal çerçeve içerisinde faaliyet göstermeye başlamıştır. Bu geçiş, 12 Eylül’ün sona erdiği anlamına gelmekle birlikte 12 Eylül düzeninin bütün sonuçlarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Askerî yönetim sona ermiş, fakat 1982 Anayasası yürürlükte kalmış; siyasi yasaklar devam etmiş; 12 Eylül döneminde çıkarılan birçok kanun yürürlükte tutulmuştur. TBMM’nin 12 Eylül üzerine yayımladığı çalışmada askerî yönetim döneminde çıkarılan düzenlemelerin 1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesi aracılığıyla anayasal denetim bakımından özel bir konuma getirildiği belirtilmektedir. Bu nedenle 1983, 12 Eylül tarihinin sonu değil, askeri rejimden sivil rejime geçişin ilk aşamasıdır. 1987’de siyasi yasakların kaldırılması, 1990’lı yıllarda 12 Eylül uygulamalarına yönelik siyasal ve hukukî tartışmaların yoğunlaşması ve 2010 anayasa değişiklikleriyle geçici 15. maddenin kaldırılması, darbenin hukukî ve siyasal mirasının uzun yıllar boyunca devam ettiğini göstermektedir.
12 Eylül’ün toplumsal hafızadaki etkisi de bu uzun süreklilik içerisinde değerlendirilmelidir. Darbe döneminde gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, yargılanan, kamu görevinden çıkarılan veya siyasal haklarından mahrum bırakılan insanların yaşadığı deneyimler yalnızca bireysel hafızalarda kalmamıştır. Ailelerin ekonomik ve sosyal hayatı bozulmuş, çocukların eğitim süreçleri etkilenmiş, insanların meslekî kariyerleri kesintiye uğramış ve siyasi geçmiş, sonraki yıllarda kişinin sosyal hayatını belirleyebilen bir unsur hâline gelmiştir. Darbe, toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyi de değiştirmiştir. 1970’li yıllarda siyasal kimlikler insanların gündelik hayatında oldukça görünürken, 1980 sonrasında siyasal kimliğin açık biçimde ifade edilmesi daha riskli hâle gelmiştir. İnsanların siyasi görüşlerini işyerinde, okulda, aile içerisinde veya sosyal çevrede açıkça ifade etmekten çekinmesi, “sessizleşme” olarak nitelenebilecek bir toplumsal psikoloji meydana getirmiştir. Bu durumun etkileri 1980’lerin tamamında hissedilmiş ve 1990’lı yıllarda yeni siyasal hareketlerin ortaya çıkmasına rağmen 12 Eylül kuşağının siyasal davranışlarında belirgin izler bırakmıştır. 12 Eylül’ün Türkiye’nin siyasal kültüründeki en kalıcı sonuçlarından biri de “istikrar” kavramının demokrasi kavramıyla ilişkilendirilme biçiminin değişmesidir. 1970’lerde siyasal şiddet ve ekonomik krizden bunalan toplumun bir bölümü askerî müdahaleyi düzen ve güvenlik beklentisiyle karşılamıştır. Yerel ve ulusal basının bir bölümünün darbenin ilk günlerinde bunu olumlu karşılaması da bu toplumsal psikolojinin bir göstergesidir.
Ancak askerî yönetimin uygulamaları ortaya çıktıkça müdahalenin yalnızca kamu düzenini yeniden tesis etmekle kalmadığı, siyasal hayatın bütün kurumlarını yeniden yapılandırdığı görülmüştür. Dolayısıyla 12 Eylül tarihinin iki farklı düzlemde değerlendirilmesi gerekir. Birinci düzlem, darbe öncesindeki gerçek krizdir. 1970’lerin sonlarında Türkiye’de ekonomik kriz, siyasal kutuplaşma, terör ve siyasi şiddet, hükümet istikrarsızlığı, güvenlik bürokrasisindeki sorunlar ve parlamenter tıkanıklık gerçekten mevcut olmuştur. Bu gerçekliği inkâr ederek 12 Eylül’ü anlamak mümkün değildir. İkinci düzlem ise askerî müdahalenin bu kriz karşısında verdiği cevabın niteliğidir. Askerî yönetim krizi yalnızca çözmemiş; siyasal sistemi, hukuk düzenini, ekonomik yapıyı, eğitim kurumlarını, sendikal hayatı, basını ve kültürel alanı yeniden düzenlemiştir. Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca “12 Eylül sabahı yönetime el konulması” şeklinde tanımlamak tarihsel olarak yetersizdir. Darbenin gerçek tarihsel kapsamı, 1977’den itibaren derinleşen krizden başlayarak 1983 seçimlerine kadar uzanan yaklaşık altı yıllık süreç içerisinde ortaya çıkmaktadır.
Bu süreçte Türkiye önce siyasal ve ekonomik kriz yaşamış, ardından askerî müdahaleyle parlamenter düzen askıya alınmış, sonrasında MGK yönetimi altında yeni bir hukuk düzeni oluşturulmuş, 1982 Anayasası kabul edilmiş ve nihayet 1983 seçimleriyle kontrollü bir biçimde sivil yönetime geçilmiştir. Bu uzun süreçte Ankara devletin siyasal merkezi olarak, İstanbul ekonomik ve medya merkezi olarak, İzmir büyük bir liman ve işçi kenti olarak, Elazığ ve benzeri taşra şehirleri yerel siyasal kutuplaşmanın merkezleri olarak, Diyarbakır ise askerî yönetimin ağır güvenlik politikalarının en belirgin biçimde hissedildiği merkezlerden biri olarak farklı deneyimler yaşamıştır. Dolayısıyla 12 Eylül’ün Türkiye toplumundaki karşılığını tek bir şehir veya tek bir toplumsal grup üzerinden açıklamak mümkün değildir. Türkiye’nin farklı şehirleri, sınıfları, meslek grupları, siyasi hareketleri ve kültürel çevreleri darbeyi farklı biçimlerde yaşamıştır. Yerel basın bu farklılıkların tespit edilmesinde özellikle önemlidir. Ulusal gazeteler Ankara merkezli siyasal gelişmeleri ve MGK açıklamalarını ön plana çıkarırken, yerel gazeteler insanların gündelik hayatındaki değişimleri, sokağa çıkma yasaklarını, belediyelerdeki değişiklikleri, yerel siyasetçilerin görevden alınmasını, şehirdeki güvenlik uygulamalarını ve ekonomik sorunları daha doğrudan yansıtmıştır. Giresun örneği bu bakımdan yerel basının 12 Eylül’ü yalnızca ulusal siyasetin bir uzantısı olarak değil, şehrin kendi toplumsal yapısı içerisinde yeniden anlamlandırdığını göstermektedir.
12 Eylül sonrasında basın ile sanat arasındaki sınırların da yeniden çizilmesi, darbenin kültürel iktidar boyutunu ortaya koymaktadır. Basın üzerindeki sansür, sanat kurumlarının denetimi ve sinema üzerindeki sınırlamalar, yalnızca belirli eserlerin yasaklanması şeklinde anlaşılmamalıdır. Asıl önemli olan, sanatçıların ve gazetecilerin hangi konuların güvenli, hangi konuların riskli olduğunu yeniden öğrenmek zorunda bırakıldığı bir kültürel ortamın meydana gelmesidir. Akademik çalışmalar, 1980–1983 döneminde basın, tiyatro, sinema ve opera-bale alanlarının askerî yönetimin politikalarından doğrudan etkilendiğini göstermektedir. Sonuç itibarıyla 12 Eylül 1980, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kapsamlı rejim kırılmalarından biridir.
Müdahaleye giden süreçte gerçek bir ekonomik, siyasal ve güvenlik krizi bulunmaktadır. Ancak darbe, bu kriz ortamının yalnızca geçici olarak yönetilmesiyle sınırlı kalmamış; Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısını uzun yıllar etkileyecek yeni bir düzen meydana getirmiştir. Parlamento kapatılmış, siyasi partiler feshedilmiş, sendikalar ve dernekler sınırlandırılmış, basın denetim altına alınmış, üniversiteler yeniden yapılandırılmış, cezaevleri siyasal rejimin temel araçlarından biri hâline gelmiş, yeni bir anayasa hazırlanmış ve 1983’te siyasal hayat askerî yönetimin çizdiği sınırlar içerisinde yeniden başlatılmıştır. 12 Eylül’ün tarihsel mirasının en önemli özelliği, askerî yönetimin 1983’te sona ermesine rağmen oluşturduğu kurumların ve hukukî düzenlemelerin uzun yıllar devam etmiş olmasıdır.
Bu nedenle 12 Eylül’ü üç yıllık bir askerî yönetim dönemiyle sınırlandırmak doğru değildir. 12 Eylül, 1980’de başlayan, 1982 Anayasası ile kurumsallaşan ve 1983 sonrasında sivil hükümetler tarafından farklı ölçülerde sürdürülen bir siyasal düzenin başlangıcıdır. Türkiye’nin sonraki on yıllardaki siyasal kültürünü, ekonomik yapısını, medya düzenini, üniversite sistemini, sendikal hayatını ve toplumsal hafızasını anlamak için 12 Eylül’ün bu uzun dönemli etkilerinin dikkate alınması gerekir. 12 Eylül bu bakımdan Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli eşiklerden biridir. Öncesinde parlamenter sistemin ağır bir kriz içerisinde bulunduğu, sonrasında ise askerî müdahalenin biçimlendirdiği yeni bir anayasal ve toplumsal düzenin ortaya çıktığı bir eşik. Bu tarihsel kırılmanın sonuçları yalnızca 1980–1983 arasında değil, sonraki kuşakların siyasal davranışlarında, eğitim anlayışında, sanat üretiminde, medya düzeninde, sendikal yapıda, devlet-toplum ilişkilerinde ve demokrasi tartışmalarında da yaşamaya devam etmiştir. 12 Eylül’ün tarihsel anlamı tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: Darbe üç yıl sürmüş, fakat darbenin kurduğu düzenin etkisi çok daha uzun sürmüştür.
Umut Meriç Berberoğlu
Kaynakça
Birincil kaynaklar
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1977–1980). TBMM 16. dönem tutanakları (Cilt 1–3). TBMM Yayınları.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1980–1983). Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi tutanakları (Cilt 1). TBMM Yayınları.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1980–1983). Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi: 1982 Anayasası’nın hazırlanması ve kabulü (Cilt 2). TBMM Yayınları.
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1980). Millî Güvenlik Konseyi hakkında Kanun (2356 sayılı Kanun).
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1980). Anayasa Düzeni Hakkında Kanun (2324 sayılı Kanun).
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1981). Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun (2533 sayılı Kanun).
Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. TBMM Yayınları.
Yüksek Seçim Kurulu. (1982). 7 Kasım 1982 Anayasa değişikliği halkoylaması sonucu. YSK Başkanlığı.
Yüksek Seçim Kurulu. (1983). 6 Kasım 1983 milletvekili genel seçimi sonuçları. YSK Başkanlığı.
Devlet Arşivleri Başkanlığı. (2014). Dünden bugüne Başbakanlık (1920–2014). Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı.
Cumhuriyet. (1980). Eylül–Aralık 1980 sayıları. Cumhuriyet Gazete Arşivi.
Milliyet. (1980). Eylül–Aralık 1980 sayıları. Milliyet Gazete Arşivi.
Hürriyet. (1980). Eylül–Aralık 1980 sayıları. Hürriyet Gazete Arşivi.
Giresun İleri. (1980). Eylül–Aralık 1980 sayıları.
Yeşilgiresun. (1980). Eylül–Aralık 1980 sayıları.
Kitaplar ve anılar
Birand, M. A. (2004). 12 Eylül 04.00. Karacan Yayınları.
Cemal, H. (2004). Tank sesiyle uyanmak: 12 Eylül günlüğü. Doğan Kitap.
Evren, K. (1990). Kenan Evren’in anıları. Milliyet Yayınları.
Öymen, A. (2002). Değişim yılları: 1945–1950. Doğan Kitap.
Özdemir, H. (1989). Süleyman Demirel: Menderes’in mirasçısı. Remzi Kitabevi.
Sunay, S. (Ed.). (2012). Türkiye Cumhuriyeti tarihi II. Atatürk Araştırma Merkezi.
Hakemli makaleler
Dikici, A. (2017). 12 Eylül 1980 askerî darbesi öncesi Türk Polis Teşkilatı’nın durumu (1977–1980). Tarih ve Günce, 1(1), 87–124.
Meral, V. (2022). 12 Eylül 1980 darbesinin yerel basına yansımaları: Giresun örneğinde bir araştırma. Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 8(16), 713–734.
Özdemir, V. (2022). 12 Eylül 1980 darbesinin sinema üzerinden toplumsal yansımaları. Ahi Evran Akademi, 3(1), 66–81.
Ural, S., & Ercilsin, Y. (2018). 1980–1983 yılları arasında Türkiye’de basın ve sanat hayatı. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 62, 571–593.
Tezler
Akhan, A. (2019). 1980 Darbesi’nin İzmir’e yansımaları [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Boztepe, V. (2007). 1960 ve 1980 darbelerinin Türk siyasal sinemasına etkileri [Yüksek lisans tezi]. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Budak, G. (2017). Osmanlı’dan 12 Eylül’e ordu-siyaset ilişkisi ve Türk basınında 12 Eylül 1980 darbesi [Yüksek lisans tezi]. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Yiğit, E. Y. (1996). Türk yazılı basınında 12 Eylül müdahalesi [Yüksek lisans tezi]. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Çıtak, Ş. Ö. (2007). 1980 askerî darbesinin yazılı magazin basınındaki yansıması ve basının magazinleşmesi [Yüksek lisans tezi]. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Salihpaşaoğlu, Y. (2007). Türkiye’de basın özgürlüğü [Doktora tezi]. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Yıldız, F. (2012). Türk anayasa hukukunda basın özgürlüğü [Yüksek lisans tezi]. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.



