Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos – 13 Eylül 1921)

Türk İstiklal Harbi’nde Batı Cephesi’nin akışını belirleyen Sakarya Meydan Muharebesi, 23 Ağustos 1921’de Yunan ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusundaki Türk mevzilerine yönelttiği genel taarruzla başlamış ve 13 Eylül 1921’e kadar, muharebe günleri de dâhil tam yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız sürmüştür. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta bu çatışmayı “Sakarya melhame-i kübrâsı” (Sakarya büyük kan gölü) kavramıyla adlandırmış ve onu “yeni Türk Devleti’nin tarihinde, cihân tarihinde ender olan büyük bir meydan muharebesi misâli” olarak kayda geçirmiştir [Nutuk 1989; Akçakayalıoğlu 1976]. Genelkurmay resmî tarih serisinin muharebeyi ikiye bölen periodizasyonu — “Başlangıç Dönemindeki Olaylar ve Harekât (25 Temmuz–22 Ağustos 1921)” ile “Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Harekât” — muharebenin aslında bir meydan çatışmasından önce, taarruzdan haftalar önce başlayan bir hazırlık ve manevra dönemini kapsadığını gösterir; bu kitaplar Türk askerî tarih yazımında muharebeyi yalnız ateş çatışması olarak değil, ikmâl, istihbârât ve mevzî tertibi süreci olarak ele alır [Türk İstiklâl Harbi 1995; Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Muharebenin ön koşulunu Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nin (10–24 Temmuz 1921) sonucu oluşturmuştur.

Şener Çakır’ın verilerine göre bu muharebelerden sonra Batı Cephesi Komutanlığı insan gücünün yaklaşık yarısını, silâh gücünün ise onda birini kaybetmiş durumdaydı; Türk ordusu, düşmanla arasına büyük mesafeler koyarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmiş, bu çekiliş sayesinde “derlenip toparlanabilme ve güçlenebilme” imkânı elde etmiştir [Çakır 2022]. Bu manevra, yıpranmış bir ordunun muharebeden kendi inisiyatifiyle sıyrılarak uygun bir mevzîde zaman ve durum üstünlüğü kazanması bakımından askerlik sanatında eşine ender rastlanan bir örnek olarak değerlendirilmiştir [Çakır 2022]. Genelkurmay’ın resmî periodizasyonunun muharebeyi 25 Temmuz 1921’de başlattığı görülür: yani Eskişehir’in 20 Temmuz’da düşmesinin ardından Türk birliklerinin doğuya intikâl etmesi, muharebenin fiilî hazırlık safhası sayılmıştır [Türk İstiklâl Harbi 1995; Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Türk ordusunun çekildiği mevzî coğrafî bakımdan bilinçli seçilmişti: Ankara’nın batısında, Sakarya’nın doğusundaki engebeli saha — Polatlı’nın güneyinde Karadağ’dan savunma tertibinin rahatça gözlendiği bir arazi — Yunan ordusunun Haymana istikâmeti üzerinden Ankara’ya kuzeybatıdan yarma teşebbüsünü karşısına alacak şekilde kurulmuştu [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu tertip, savunmayı bir “hat” olarak değil, derinlikli bir “satıh” olarak kuran doktrinin uygulama alanıydı: Akyar’ın incelediği harekât planında da “bir hat yoktur”; birlikler, derinliğine yerleşmişti [Akyar 2022].

Cephenin Sakarya’ya çekilişi, Ankara’da siyasî bir buhranı da beraberinde getirmişti. TBMM, Mustafa Kemal Paşa’yı 5 Ağustos 1921’de kabul edilen 144 sayılı kanunla, geniş yetkilerle ve üç aylık bir süre ile Başkomutanlık görevine getirmiştir; bu yetki çerçevesinde Mustafa Kemal Paşa 7–8 Ağustos 1921’de Tekâlif-i Milliye emirlerini yayımlayarak orduyu personel, silâh, malzeme ve araç-gereç bakımından güçlendirmeye çalışmıştır [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Tekâlif-i Milliye uygulaması, muharebe öncesi ayın son haftasında ordunun ikmâlini fiilen sağlamış, çekiliş sırasında eriyen savaş gücünün karşısına yeni kaynaklar çıkarmıştır [Çakır 2022]. Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta Başkomutanlığı fiilen üstlendiği anda Meclis’e ve millete “behemehâl muvaffak olacağımıza dâir kat’î kanaatini” arzettiğini, kanaatini “bütün haysiyet-i mevcudiyetimi ortaya atarak” teyid ettiğini yazmıştır [Nutuk 1989]. Muharebe öncesi Türk ordusu on yedi piyade tümeni, dört süvari tümeni ve bir süvari tugayından oluşmaktaydı [Akyar 2022]. Atatürk Ansiklopedisi maddesinin Genelkurmay ATASE kaynaklarına dayanan sayıları şöyledir: Türk kuvvetleri 96.326 er, 5.401 subay, 54.572 tüfek, 825 makineli tüfek, 196 top, 1.309 kılıç, 32.137 hayvan, 1.284 araba ve yalnızca 2 uçak; Yunan kuvvetleri ise 120.000 er, 3.780 subay, 57.000 tüfek, 2.768 makineli tüfek, 386 top, 1.350 kılıç, 3.800 hayvan, 600 adet üç tonluk kamyon, 240 adet bir tonluk kamyon ve 18 uçaktan ibaretti [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu tablodan az bilinen üç dengesizlik okunabilir. Birincisi, Türk tarafının subay mevcudunun (5.401) düşman ordusundakinin (3.780) üzerinde olması — çekilen birliklerde kadro disiplinin korunduğunu gösteren dikkat çekici bir ayrıntıdır. İkincisi, top ve makineli tüfektekinin Türk tarafına göre üç kata yakın üstünlüğü Yunan ateş kudretini belirlemiştir.

Üçüncüsü, motorlu taşıt dengesidir: Akyar’ın aktardığı envanter, Yunan ordusunun üç tonluk kamyon mevcudunun Mayıs ayındaki 414’ten Ağustos başında 600’e, bir tonluk araç mevcudunun da 103’ten 240’a çıktığını gösterir; Yunan ordusu motorlu ikmâl savaşı üstünlüğüyle Anadolu’ya ilerlemiş, fakat bu üstünlük ikmâl hatlarını Anadolu içlerine doğru uzattıkça taşıma mesafelerinin uzunluğu karşısında erimeye başlamıştır [Akyar 2022; Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Türk ordusu ise ikmâlini esas itibarıyla 32.137 başlık canlı hayvan ve 1.284 araba ile hayvan çekimli taşıma düzeniyle yürütmekteydi; havada iki uçak karşısında on sekiz Yunan uçağı bulunuyordu [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Yunan ordusunun genel teşkilâtı 16 tümenlik beş kolordu ve bir süvari tugayından kurulmuştu [Akyar 2022]. Türk tarafındaki tertip ise Batı Cephesi’nin grup yapısıyla örgütlenmişti: 1. Grup (1. Piyade Tümeni, 1. Süvari Tümeni); 2. Grup (5, 6 ve 9. Piyade Tümenleri ile Mürettep Tümen); 3. Grup (3. Kafkas, 24. Ve 4. Tümenler); 4. Grup (5. Kafkas, 7. Ve 6. Tümenler); 12. Grup (8, 11 ve 57. Piyade Tümenleri); 5. Grup (2. Ve 14. Süvari Tümenleri, 4. Süvari Tugayı); ve İhtiyat Grubu (4. Ve 23. Piyade Tümenleri ile 3. Süvari Tümeni) [Akyar 2022]. Muharebenin üst komutası Başkomutan Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) ve Batı Cephesi Komutanı Tümgeneral İsmet (İnönü) üçlüsündeydi [Akyar 2022].

Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta birebir verdiği emir metni, muharebenin yönetim felsefesini özetler: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüz’î tâım, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüz’î tâım, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüz’î tâımın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüz’î tâımlar, ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur” [Nutuk 1989]. Bu doktrine göre ordunun her ferdi her adımda azamî fedakârlık göstererek düşmanın üstün kuvvetlerini imhâ edip yıpratmış ve nihayet onu taarruz kabiliyet ve kudretinden yoksun bırakmıştır [Nutuk 1989]. Akyar’ın değerlendirmesinde de muharebe planında bir “hat” bulunmaması, birliklerin derinliğine yerleşmesiyle doğrudan ilişkilidir; bu, mevzi değiştirmenin yenilgi sayılmadığı, her birliğin ilk durabildiği noktada yeniden cephe kurduğu bir muharebe modelidir [Akyar 2022].

Yunan ordusu 23 Ağustos 1921 sabahı taarruza geçmiş; muharebenin ilk günkü çatışması Mangal Dağı muharebesi olmuştur. Bölgede arazinin kıymetinin bilincinde olan Yunan kuvvetleri, 23 Ağustos sabahı erken saatlerde Mangal Dağı’na taarruz etmiş ve 1. Yunan Tümeni, 5. Türk Tümeni’nin mevzisine yaklaşıp bölgeyi Yunan ordusunun eline geçirmiştir [Özlü 2020]. 23–30 Ağustos 1921 arasında Yunanlılar, Türk kuvvetlerini bütün imkânlarıyla zorlamış; 6 Eylül 1921’e kadar da ordusunu merkezden Haymana istikâmetinde yarmaya çalışmıştır [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu yirmi üç günlük safhada Yunan ordusu, “hattı müdafaa yoktur” doktrini gereği her atılan mevziden sonra yeniden cephe kuran Türk birlikleri karşısında sürekli yeni bir savunma satıhıyla çarpışmak zorunda kalmış, taarruz gücü kademeli yıpranmıştır [Nutuk 1989; Çakır 2022]. Muharebenin dönüm noktasını, cephede başlangıçtan beri biriken karargâh hareketleri hazırlamıştır. Başkomutan Mustafa Kemal’in emriyle Albay Kâzım (Özalp), İnönü’den çekilişten sonra önce Kocaeli Grubu’na, ardından Ağustos 1921’de Mürettep Kolordu Komutanlığı’na atanmıştır [Özlü 2020].

Karargâhı Geyve’de bulunan Mürettep Kolordu; 17. Piyade Tümeni, bir Süvari Tugayı, 33. Süvari Alayı, Yalova, İpsiz Recep ve Yıldırım Taburları, Halit Molla ve Akhisar Millî Müfrezeleri, Millî İntikam Taburu ile millî piyade ve süvari müfrezelerinden kurulmuştu; görevi, Adapazarı-Kocaeli-Geyve bölgesinin emniyetini sağlamak ve Yunan ordusunun yan ve gerilerini taciz etmekti [Özlü 2020]. Kolordu birlikleri 17 Ağustos 1921’de Nallıhan’a intikâl etmiş, Göynük’ten hareket eden 9. Süvari Alayı da 18 Ağustos’ta Nallıhan’a ulaşmıştır [Özlü 2020]. Bu intikâl, muharebenin kuzey kanadında tutulan bir operatif kuvvetin, Yunan taarruzu durağanlaştığında geriye taarruza çevrilebilecek bir eksiklikle bekletildiğini gösterir. 7 Eylül 1921’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Mürettep Kolordu karargâhına gelmiş, bölgeyi kontrol etmiş ve dört tümenle yapılacak bir taarruz hakkında direktif vermiştir; Batı Cephesi Komutanlığı 9 Eylül günü taarruz talimatını bildiren bir emir yayımlamış, 10 Eylül günü ise 40 sayılı cephe emriyle genel taarruzu başlatmıştır [Özlü 2020]. Emrin metni açıktır: “Ordu, 10 Eylül 1921 günü genel taarruza geçecektir.” Buna göre Mürettep Kolordu, özellikle Duatepe’ye dayanan ve Üçpınar-Karadağ kuzeyinden geçen düşman mevzisini işgal etmekle, 4. Grup ise sağ kanatla Eskipolatlı tepesini işgal etmekle görevlendirilmiştir [Özlü 2020]. Aynı gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Mürettep Kolordu karargâhının bulunduğu muharebe idare yerine gelmişlerdir; komuta üçlüsünün cephe hattının en kritik mevzîsine birlikte inmesi, taarruzun seçtiği ağırlık noktasının ne kadar kritik bir yerde kurulu olduğunu gösterir [Özlü 2020]. 10 Eylül’de Mürettep Kolordu, Duatepe-Üçpınar-Karadağ hattını kontrol altına almıştır [Özlü 2020].

Kâzım Özalp’ın Millî Mücadele (1919–1922) adlı hatıratında da Duatepe muharebelerinin, Mürettep Kolordu komutanı olarak bizzat katıldığı ve Türk tarafının taarruza geçtiği safha olarak aktarıldığı bilinmektedir [Özalp 1971-1972; Özlü 2020]. Nutuk’un muharebe tasviri, karşı taarruzun stratejik yönünü şu şekilde verir: “Muharebe vaziyetinin bu safhasını ihtisâs eder etmez, derhal bilhassa sağ cenahımızla Sakarya Nehri şarkında, düşman ordusunun sol cenahına ve müteakiben cephenin mühim aksâmında mukabil taarruza geçtik. Yunan ordusu mağlûp ve ricâta mecbur oldu. 13 Eylül günü Sakarya Nehri’nin şarkında düşman ordusundan eser kalmadı” [Nutuk 1989]. Yani 10 Eylül’de başlayan genel taarruz, muharebenin ağırlığını düşmanın sol cenahına çevirmiş, düşmanı Sakarya’nın batısına doğru ricâta mecbur bırakmıştır [Nutuk 1989; Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1921 tarihli 292.

Sayısının manşetinde yer alan ifade, zaferin Ankara’da algılanış biçimini verir: “Düşman süratle ve pek perişan bir halde kaçmaktadır. Dün takip kıtaatımızın Sakarya’ya erişmiş olması pek muhtemeldi” [Hâkimiyet-i Milliye 1921]. Atatürk Ansiklopedisi maddesinin özeti de aynı sonucu teyit eder: muharebe, “Yunanlıların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla” sona ermiştir [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Özlü’nün, İstiklâl Harbi Kataloğu (İSH) arşiv belgelerinden aktardığı vesika dili, Yunan taarruzunun kırılma anını şöyle kaydetmiştir: “Düşman büyük zayiata uğramıştır. Düşman kuvveti iki fırka idi… Vadiler dâhilinde düşman ecsâdından yığınlar vücuda gelmiştir” [Özlü 2020]. Bu ifadeler, arşiv belgelerinin muharebeyi hangi kaba dille kaydettiğini göstermesi bakımından, savaş literatürünün yükseltilmiş anlatılarından ayrılan ham belge değerindedir [Özlü 2020]. Genelkurmay ATASE kaynaklarına dayanan Atatürk Ansiklopedisi verilerine göre muharebe sonunda Türk tarafının zayiatı 5.713 ölü, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 39.289; Yunan tarafının zayiatı ise 3.758 ölü, 18.955 yaralı ve 354 kayıptır [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu rakamlarda iki dikkat çekici dengesizlik vardır. Birincisi, esir ve kayıp kaleminin Türk tarafında çok yüksek görünmesi, muharebenin yirmi iki gün boyunca devamlı mevzi değiştirme ve gece yürüyüşleri ile yürüyen bir muharebe modelinde, geçici olarak cepheden kopan askerlerin resmî kayıtlara “kayıp” olarak düşürüldüğünü, sonradan biriktikçe bu kalemin eridiğini düşündürmektedir; bunun aksine Yunan ordusunun yalnızca 354 kişilik kayıp kaleminin görece düşüklüğü, ricât halindekilerin fiilen hiçbir kayıt dışı kalmamasıyla izah edilebilir [Atatürk Ansiklopedisi 2021; Özlü 2020].

İkincisi, yaralı sayılarının iki tarafta da birbirine yakın (18.480’e 18.955) olması, muharebenin her iki taraf için de ateş çatışması bakımından neredeyse eşit yoğunlukta yapıldığını, farkı yaratanın ise Türk ordusunun yıpranmaya dayalı doktrini ile Yunan ordusunun taarruz konumundaki zorunlu ateş üstünlüğü olduğunu göstermektedir [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu sayıların Türk tarafının toplam savaş gücünün yaklaşık %39’u gibi bir orana denk geldiği dikkate alındığında, muharebenin “melehme-i kübrâ” (kan gölü) olarak nitelendirilmesinin ne kadar isabetli olduğu görülür [Atatürk Ansiklopedisi 2021; Nutuk 1989]. Muharebenin askerî sonucu, Yunan ordusunun Sakarya’nın batısına atılması, inisiyatifin Türk ordusuna geçmesi ve ordunun artık bir taarruz ordusuna dönüştüğünün meydan muharebesi düzeyinde kanıtlanmasıdır [Atatürk Ansiklopedisi 2021; Çakır 2022]. Bu zeminde TBMM, 19 Eylül 1921’de oy birliğiyle kabul ettiği 153 sayılı kanunla Mustafa Kemal Paşa’ya müşirlik (mareşallik) rütbesi ve Gazi unvanını vermiştir [Atatürk Ansiklopedisi 859; TBMM]. Mustafa Kemal’in de kendisi üzerinde rütbe tevcihinde bulunduğu bilinmektedir [Atatürk Ansiklopedisi 859]. Diplomatik sonuçlar muharebeden hemen sonra belirginleşmiştir:

13 Ekim 1921’de Bolşevik hükûmetinin aracılığıyla Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalanmış; Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle-gör tutumunu bırakarak İtilaf Devletleri’nden kopmuş ve TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı imzalamıştır; İtalyanlar işgal ettikleri yerleri boşaltmış, İngiltere ile esir takasına dair anlaşma yapılmıştır [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Yunan tarafında ise Sakarya’nın sularına “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” düşleri gömülmüş, Yunan dış politikasında köklü değişiklikler meydana gelmiş, hedef yerli Rumların kuracağı bir “İyonya Devleti” fikrine kaymıştır [Atatürk Ansiklopedisi 2021]. Bu sonuç, muharebenin salt taktik bir zafer olmanın ötesinde, Anadolu’daki işgal rejimini sürdürülemez hâle getiren bir stratejik dönüm olduğunu gösterir [Atatürk Ansiklopedisi 2021; Çakır 2022]. Muharebenin kaynak külliyatı zengin, fakat eleştirel kullanımı zor bir alandır. Mareşal Fevzi Çakmak’ın anıları, Hürriyet Gazetesi’nde 10 Nisan 1975’te başlayan ve kırk gün süren tefrika ile kamuoyuna intikâl etmiş; bu tefrikanın “muhtemeldir ki birkaç ağız ve el” ürünü olduğu, Cihat Akçakayalıoğlu’nun Belleten’de yayımlanan incelemesinin merkezî tespitidir [Akçakayalıoğlu 1976].

Akçakayalıoğlu, Hikmet Bayur’un Hürriyet’e yazdığı şekilde, Mustafa Kemal’in başından sonuna kadar cephe ile bağlantısını kesmediğini, bir-iki günlük hastalık süresi dışında harekâtı Ankara’dan ya da doğrudan cephede yönettiğini; Fevzi Paşa’nın ise Genelkurmay Başkanı olarak ona yardımcı, İsmet Paşa’nın da askerlik ve hukuk bakımından cephenin sorumlu komutanı olduğunu kaydeder [Akçakayalıoğlu 1976]. Fevzi Çakmak’ın günlüklerinin 1911–1921 dönemini kapsadığı, Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları tarafından yürütülen ve “Mareşal Fevzi Çakmak ve Günlükleri” adıyla tanıtılan çalışmada belgelenmiştir; bu günlükler, Sakarya dönemi üst komuta kademesinin iç dinamiklerini tefrika metinlerinden bağımsız olarak izleme imkânı sunar [Princeton NES].

Mustafa Kemal’in Nutuk’ta Fevzi Paşa’ya ayırdığı paragraf, bu iç dinamiklerin resmî versiyonudur: “Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa hazretlerinin bu meydan muharebesinde yaptığı hizmetler pek büyük övgülerle anmaya değer… muharebe alanlarının hemen her noktasında gece, gündüz hazır bulunmuş, pek yerinde ve değerli tedbirlerini, yerinde gerekenlere bildirmiş ve her zaman ferahlık verecek, maneviyatı yükseltecek öğütlerde bulunmuştur”; İsmet Paşa için ise “derin bir zekâ, yorulmaz bir azim, iman ve faaliyetle gece gündüz harekâtın en ufak noktalarına varıncaya kadar etkili olmuş ve olağanüstü bir görüşle ordusunu sevk ve idare ederek başarı ve zafere ulaştırmıştır” denir [Nutuk 1989; Akçakayalıoğlu 1976]. Bu hatırat zincirinin yanı sıra, muharebe edebiyatında iki tür çalışma ayrıca önem taşır. Birincisi, muharebeyi günden güne izleyen derleme niteliğindeki Sakarya Meydan Muharebesi Günlüğü’dür; Alptekin Müderrisoğlu’nun Kastaş Yayınları’ndan 2004’te çıkan ve 656 sayfalık bu çalışması, dönemin gazetelerinden, anılardan ve arşiv haberlerinden derlediği günlük kayıtlar aracılığıyla 22 günlük safhayı kronolojik olarak izleme imkânı sunar [Müderrisoğlu 2004]. İkincisi, muharebeyi Yunan tarafının kendi belge ve anlatımları üzerinden ele alan çalışmalardır: Şaduman Halıcı’nın “Yunan Subay ve Diplomatlarının Gözünden Sakarya Meydan Muharebesi” adlı incelemesi (Mütarekeden İstiklâle 1921 Yılında Millî Mücadele kitabı içinde, İstanbul 2021, s. 191–236), muharebeyi Yunan ordusu gözünden beş aşamada değerlendirmekte; birinci aşamayı 14–22 Ağustos 1921 arasında Yunan ordusunun Sakarya’ya yürüyüşü olarak tanımlamakta ve Türk taarruzunun Duatepe’den geldiğini kaydetmektedir [Halıcı 2021].

Yunan tarafında ayrıca A. Vasilopedos’un Eskişehir-Sakarya 1921 adlı çalışması, muharebeye Yunan ordusu perspektifinden katkı sağlayan bir diğer temel referanstır [Çakır 2022 kaynakçası]. Bu iki tarafın literatürü birlikte okunduğunda, muharebenin Türk tarafında “hatsız savunma ve derinlikli yıpratma” olarak, Yunan tarafında ise “ikmâl hattı uzamış bir ordunun muharebe hattının giderek daralması ve taarruz kabiliyetinin tükenmesi” olarak yaşandığı görülmektedir [Halıcı 2021; Çakır 2022]. Muharebenin mikro düzeydeki operasyonel ayrıntılarını arşiv belgeleriyle inceleyen Hüsnü Özlü’nün çalışması, MSB Arşiv ve Askerî Tarih Daire Başkanlığı’nın İstiklâl Harbi Kataloğu (İSH) belgelerini fiilî hâle getiren önemli bir emsaldır; bu belgeler arasında K. 691/G. 36/B. 036-01, K. 914/G. 104/B. 104ab, K. 990/G. 187/B. 187aa, K. 604/G. 11/B. 011-01, K. 696/G. 7/B. 007-09, K. 693/G. 26/B. 026-04, K. 1141/G. 103/B. 1 ve K. 9/G. 9/B. 9-1 numaralı İSH kayıtları ile Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nin 54. Sayısındaki (Aralık 1965) Vesika No. 1237 ve 80. Sayısındaki (Ağustos 1981) Belge No. 1762 bulunmaktadır [Özlü 2020].

Bu belge numaraları, muharebe üzerinde çalışacak araştırmacıların arşiv yol haritasını oluşturur ve Sakarya’nın, “tek bir meydan savaşı” olarak değil, karargâh tertibi, intikâl, ikmâl ve karşı taarruz emirlerinin tamamını kapsayan bir harekât zinciri olarak incelenmesi gerektiğini gösterir [Özlü 2020]. Sakarya Meydan Muharebesi, askerlik sanatı bakımından, sayısal üstünlüğe sahip bir ordunun, doktrin ve mevzî tertibi sayesinde nasıl yıpratılıp taarruz kabiliyetinden yoksun bırakılabileceğinin askerlik sanatı açısından şaheser örneği olarak harp tarihi sayfalarını süslemiştir [Çakır 2022].

Umut Meriç Berberoğlu