Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra gerçekleştirilen inkılaplar içerisinde dil meselesi, yalnızca yazı sisteminin değiştirilmesi veya günlük hayatta kullanılan kelimelerin sadeleştirilmesiyle sınırlı bir konu olarak ortaya çıkmamıştır. 1928 Harf İnkılabı ile birlikte Latin esaslı Türk alfabesinin kabul edilmesi, yazı dili ile konuşma dili arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu hale getirirken, Türkçenin tarihî gelişimi, söz varlığı, gramer yapısı, lehçeleri, ağızları ve diğer dillerle ilişkileri konusunda sistemli araştırmalar yapılması ihtiyacını da ortaya çıkarmıştır.
Bu çerçevede 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulması ve aynı yıl Birinci Türk Dili Kurultayı’nın gerçekleştirilmesi, Cumhuriyet döneminin dil çalışmalarının kurumsal bir yapıya kavuşmasında temel aşamalardan biri olmuştur. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan kuruluşun ortaya çıkışında Mustafa Kemal Atatürk’ün doğrudan teşviki bulunmaktaydı. Cemiyetin kurucuları Çanakkale Milletvekili Sâmih Rif’at, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın, Zonguldak Milletvekili Celâl Sâhir Erozan ve Manisa Milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. Dönemin tanınmış edebiyatçıları olan bu isimlerin aynı zamanda milletvekili olmaları, yeni kuruluşun yalnızca bir edebiyat çevresinin girişimi olmadığını, Cumhuriyet’in kültür politikaları içerisinde kurumsal bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
Cemiyetin kuruluş amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine uygun bir seviyeye ulaştırmak, Türk dili üzerinde bilimsel araştırmalar yapmak ve elde edilen sonuçları yayımlayıp yaygınlaştırmak şeklinde belirlenmiştir. TDK’nin kurumsal tarihçesinde de Cemiyetin bu amaç doğrultusunda bilimsel toplantılar düzenlemesi, Türkçenin kaynaklarını araştırması, eski eserlerden ve halk dilinden malzeme derlemesi ve çalışmalarını yayımlaması öngörülmüştür. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kuruluşundan Birinci Türk Dili Kurultayı’na kadar geçen süre yaklaşık iki buçuk ay gibi kısa bir zaman olmasına rağmen, bu dönem içerisinde kurultayın hazırlıkları tamamlanmıştır. Kurultayın yalnızca Cemiyet üyelerinin katıldığı kapalı bir toplantı olarak tasarlanmadığı, Türk dilinin farklı yönleriyle ele alınacağı geniş kapsamlı bir bilimsel toplantı şeklinde planlandığı görülmektedir.
Kurultayda ele alınacak meselelerin önceden belirlenmesi, toplantıya bildiriler hazırlanması ve yurt içerisinden olduğu kadar yurt dışından da uzmanların davet edilmesi, kuruluşun ilk aşamadan itibaren kendisine bilimsel bir çalışma alanı oluşturma çabasını göstermektedir. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi katalog kayıtlarında 1933 yılında yayımlanan Birinci Türk Dili Kurultayı’nın zabıtları içerisinde kurultaya katılanların listesi, müzakere programı, başkanlık divanı, sunulan tezler ve oturumlara ilişkin zabıtların ayrı ayrı yer aldığı görülmektedir. Bu yayın, kurultayın yalnızca tören niteliğinde bir toplantı olmadığını, belirli bir müzakere programı çerçevesinde yürütülen kapsamlı bir çalışma olduğunu ortaya koyan temel kaynaklardan biridir. Birinci Türk Dili Kurultayı 26 Eylül 1932 tarihinde İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda başlamış ve 5 Ekim 1932 tarihine kadar devam etmiştir. Türk Dil Kurumunun yayımladığı bilgilere göre dokuz gün süren kurultayda her gün iki oturum gerçekleştirilmiş, Türkçenin çeşitli meseleleri hakkında tezler sunulmuş ve Cemiyetin çalışma düzenine ilişkin idarî ve malî kararlar da alınmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü de kurultaya katılan isimler arasında yer almıştır. TDK’nin kurumsal tarihçesinde Atatürk’ün dokuz gün süren oturumların tamamına katıldığı ve bildirileri takip ettiği belirtilmektedir. Kurultaya yurt dışından dil bilimcilerin de katılması, toplantının yalnızca Türkiye içerisindeki dil tartışmalarının ele alındığı bir toplantı olarak kalmadığını göstermektedir. Kurultayın programı, Türk dilinin geçmişi, mevcut durumu ve gelecekteki gelişme imkânlarını birlikte ele alan geniş bir çerçeveye sahipti. Türkçenin kökeni, tarihî gelişimi, başka dil gruplarıyla ilişkileri, lehçeleri, gramer yapısı, fonetiği, morfolojisi ve sentaksı gibi konular program içerisinde yer alırken, Anadolu ve Rumeli ağızlarından kelime derlenmesi, Osmanlıca içerisinde kullanılan ve Türkçe karşılığı bulunabilecek kelimelerin belirlenmesi, sözlük ve gramer hazırlanması gibi doğrudan uygulamaya yönelik çalışmalar da gündeme alınmıştır.
Bu nedenle kurultayın çalışma programı yalnızca Türkçenin tarihî kökenine ilişkin teorik tartışmalardan meydana gelmemekte, aynı zamanda günlük ve bilimsel kullanımda ihtiyaç duyulan yeni bir Türkçe için somut bir çalışma planı ortaya koymaktadır. Atatürk Ansiklopedisi’nde de Birinci Türk Dili Kurultayı’nın yedi maddelik bir çalışma programı belirlediği; bu program içerisinde karşılaştırmalı dil araştırmaları, tarihî ve karşılaştırmalı gramer hazırlanması, Anadolu ve Rumeli ağızlarından derleme yapılması, Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması, Türkçe sözlük ve gramer hazırlanması gibi başlıkların bulunduğu belirtilmektedir.
Kurultayın bilimsel gündeminin önemli bir bölümünü Türkçenin tarihî ve karşılaştırmalı açıdan incelenmesi oluşturmuştur. Sâmih Rif’at’ın Türkçenin Sami dillerle karşılaştırılması üzerine hazırladığı tez, Ahmet Cevat Emre’nin Sümerce ile Türkçeyi fonetik, morfoloji, söz varlığı ve gramer bakımından karşılaştıran çalışması ve Agop Martayan’ın Türk, Sümer ve Hint-Avrupa dilleri arasındaki ilişkileri konu alan tezi, toplantının hangi tür araştırmalara yöneldiğini göstermektedir. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’ndeki 1933 tarihli kurultay zabıtlarının içindekiler bölümünde bu çalışmaların yanında Türk filolojisi ve Türkçenin çeşitli dil gruplarıyla ilişkisi üzerine bildirilerin de bulunduğu görülmektedir. Bu bildirilerin bir kısmında günümüz bilim anlayışı bakımından geçerliliği tartışmalı veya sonradan terk edilmiş görüşlerin bulunması, Birinci Türk Dili Kurultayı’nın tarihsel önemini ortadan kaldırmamaktadır. Aksine kurultay zabıtları, 1930’lu yılların başında Türk dili araştırmalarının hangi sorular etrafında şekillendiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Dönemin bilim anlayışı içerisinde Türkçenin çok eski bir dil olduğu, çeşitli eski dillerle ilişkilerinin araştırılması gerektiği ve Türkçenin dünya dilleri arasındaki yerinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi öne çıkmıştır. Dolayısıyla kurultay, sadece mevcut söz varlığının değiştirilmesine yönelik bir toplantı değil, Türkçenin tarihî ve karşılaştırmalı bir bilim alanı olarak ele alınmasını amaçlayan geniş bir araştırma programı ortaya koymuştur. Kurultayda üzerinde durulan bir başka konu, Türkçenin halk tarafından kullanılan biçimleriyle yazı dili arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Anadolu’nun farklı bölgelerinde kullanılan ağızların derlenmesi, bu açıdan yalnızca folklorik bir çalışma olarak görülmemiştir. Halkın kullandığı kelimelerin tespit edilmesi, sözlük çalışmalarında bunlardan yararlanılması ve yazı dilinin söz varlığının genişletilmesi hedeflenmiştir.
Böylece dil çalışmasının kaynakları yalnızca klasik Osmanlı metinleriyle sınırlandırılmamış, Anadolu’nun yaşayan dili de araştırmanın malzemesi hâline getirilmiştir. TDK’nin kuruluş amaçları içerisinde eski kitaplardan ve memleketin farklı bölgelerindeki halk dilinden derlemeler yapılmasının özellikle belirtilmesi, bu yaklaşımın Cemiyetin kuruluşundan itibaren temel çalışma yöntemlerinden biri olduğunu göstermektedir. Bu dönemde dil meselesinin bir diğer boyutunu Osmanlıca ile Türkçe arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi oluşturmuştur. Cumhuriyet’in kültür politikaları içerisinde yazı dilinin daha geniş kitleler tarafından anlaşılabilir hâle getirilmesi önemli bir hedef olarak ortaya çıkmıştı. 27 Eylül 1932 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan kurultay haberlerinde de Osmanlıca ile ilişkinin mümkün olduğunca kısa sürede kesilmesi, Anadolu’da kullanılan dilin araştırılması ve Türkçenin çeşitli kaynaklarından yararlanılması yönündeki düşünceler aktarılmıştır.
Aynı haberlerde İsmet İnönü’nün hükümetin kurultay kararlarını uygulayacağına ilişkin açıklamasının bulunması, dil çalışmalarının yalnızca bilim çevrelerinin faaliyeti olarak görülmediğini ve devlet yönetiminin de bu çalışmalara belirli ölçülerde bağlandığını göstermektedir. 27 Eylül 1932 tarihli Vakit gazetesi de Birinci Türk Dili Kurultayı’na geniş yer vermiştir. Gazetenin haberinde toplantının Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirildiği, çok sayıda aydın ve davetlinin katıldığı ve Reşit Galip’in konuşmasına yer verildiği görülmektedir. Vakit’in haberinde de hükümetin kurultayda alınacak kararları bir çalışma programı olarak kabul edeceği yönündeki yaklaşım aktarılmıştır. Böylece dönemin basını açısından kurultayın yalnızca dil bilimcilerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri teknik bir toplantı olmadığı, Cumhuriyet’in kültür ve eğitim politikaları açısından önem taşıyan bir gelişme olduğu anlaşılmaktadır. Basındaki bu yaklaşım, dil meselesinin 1932 yılı içerisinde kamuoyuna taşınması bakımından ayrıca önemlidir.
Kurultayın gazetelerde günlerce haber yapılması, toplantıların radyodan yayımlanması ve farklı çevrelerden insanların kurultaya ilgi göstermesi, dil konusunun uzmanların çalışma alanı olmaktan çıkarılarak toplumun genel tartışma alanlarından biri hâline getirilmesine katkıda bulunmuştur. Atatürk Ansiklopedisi’nde de kurultaya bilim insanlarının yanı sıra edebiyatçıların, şairlerin, gazetecilerin ve halkın katıldığı, bildirilerin radyodan yayımlandığı belirtilmektedir. Bu durum, erken Cumhuriyet döneminde kültür politikalarının yalnızca kurumsal düzenlemeler üzerinden değil, kamuoyu oluşturma araçları üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir. Birinci Türk Dili Kurultayı’nın dikkat çeken özelliklerinden biri de Türkçenin geleceğine ilişkin farklı yaklaşımların aynı toplantı içerisinde tartışılmış olmasıdır.
Kurultayın bütün tezlerinin aynı düşünsel çerçevede olmadığı görülmektedir. Özellikle Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Dil İçtimai Bir Müessesedir” başlıklı tezi, dilin toplumsal gelişim içerisinde doğal biçimde değişen bir kurum olduğu görüşünü öne çıkarmıştır. Atatürk Ansiklopedisi’ndeki değerlendirmeye göre Hüseyin Cahit, dilin gelişiminin doğal sürecine bırakılması gerektiğini savunmuştur. Bu görüş, 1930’lu yıllarda Türkçenin değiştirilmesi ve sadeleştirilmesi konusunda ortaya çıkan tartışmaların yalnızca “öz Türkçe” taraftarlığı ile karşıtlığı şeklinde basit bir ikilikten ibaret olmadığını göstermektedir. Tartışmanın bir tarafında dil üzerinde bilinçli ve kurumsal müdahaleyi savunan yaklaşım bulunurken, diğer tarafta dilin toplumsal kullanım içerisinde doğal olarak gelişeceğini savunan görüşler de yer almıştır.
Bu açıdan Birinci Türk Dili Kurultayı, yalnızca kararların alındığı bir toplantı değil, Cumhuriyet döneminin dil politikasının temel meselelerinin ilk defa geniş bir bilimsel ve kamusal platformda tartışıldığı bir alan olarak değerlendirilmelidir. Kurultayın zabıtlarının yayımlanmış olması da bu tartışmaların sonraki dönem araştırmaları açısından izlenebilmesini sağlamıştır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti tarafından 1933 yılında yayımlanan “Birinci Türk Dili Kurultayı: Tezler, Müzakere Zabıtları” adlı eser, kurultayın bildirilerini ve müzakerelerini bir araya getirmiştir. Eserin 2024 yılında Türk Dil Kurumu tarafından yeniden elektronik ortamda yayımlanan baskısı 563 sayfadır. Bu durum dahi kurultayın bilimsel gündeminin birkaç konuşmadan ibaret olmadığını, oldukça geniş bir tartışma ve belge külliyatı oluşturduğunu göstermektedir. 26 Eylül tarihinin Dil Bayramı olarak kabul edilmesi ise kurultayın en kalıcı sonuçlarından biri olmuştur. Burada önemli olan nokta, 26 Eylül’ün sonradan dışarıdan belirlenmiş bir tarih olmamasıdır. Öneri doğrudan Birinci Türk Dili Kurultayı’nın son oturumlarında gündeme getirilmiştir.
Kurultayın dokuzuncu oturumunun 5 Ekim 1932 tarihli birinci celsesinde Halit Fahri Ozansoy, 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kabul edilmesini teklif etmiştir. Türk Dil Kurumu, önerinin kurultay üyelerinin oy birliğiyle kabul edildiğini belirtmektedir. Böylece kurultayın açılış tarihi olan 26 Eylül, Türk dili çalışmalarının sembolik günü hâline getirilmiştir. Halit Fahri’nin önerisi yalnızca bir toplantının yıldönümünün kutlanması düşüncesine dayanmamaktaydı. Teklifte 26 Eylül’ün Türk dili açısından yeni bir dönemin başlangıcını temsil ettiği düşüncesi öne çıkmış, dil konusunun okullarda ve toplum içerisinde anlatılması gerektiği belirtilmiştir. Önerinin kurultay tarafından oy birliğiyle kabul edilmesi, dil çalışmalarının bilimsel bir faaliyet olmanın yanında toplumsal ve kültürel bir anlam kazanmasını sağlamıştır.
Böylece 26 Eylül tarihi, Türk Dil Kurumunun kuruluşundan veya kurultayların düzenlenmesinden bağımsız olarak, Türk diliyle ilgili kurumsal hafızanın temel tarihlerinden biri hâline gelmiştir. Günümüzde de 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kutlanmasının başlangıcı bu karara dayanmaktadır. Dil Bayramı’nın ortaya çıkışı aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminde bayram ve anma günlerinin kültürel kimlik oluşturmadaki rolünü de göstermektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında millî bayramların yanında kültür, tarih ve dil alanındaki gelişmelerin de belirli tarihler üzerinden hatırlanması amaçlanmıştır. 26 Eylül’ün bu çerçevede değerlendirilmesi, dil çalışmalarının yalnızca uzmanların faaliyetleri olmaktan çıkarılarak eğitim ve toplumsal hayatla ilişkilendirilmesine hizmet etmiştir. Özellikle Halit Fahri’nin teklifinde okulların ve gençliğin vurgulanması, Dil Bayramı’nın gelecek kuşaklara yönelik bir kültür aktarımı aracı olarak düşünüldüğünü göstermektedir.
Kurultayın kurumsal sonuçları da en az Dil Bayramı kadar önemlidir. Birinci Türk Dili Kurultayı’nın sonunda Türk Dili Tetkik Cemiyetinin çalışmalarını altı kol üzerinden yürütmesi kararlaştırılmıştır. Bunlar Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji ve Yayın kollarıdır. Bu yapılanma, Cemiyetin çalışmalarının yalnızca kelime üretme veya sadeleştirme faaliyetinden ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Sözlük ve terim çalışmaları bir tarafta, gramer ve sentaks araştırmaları başka bir tarafta, halk dilinden malzeme derleme, karşılaştırmalı dil bilimi, etimoloji ve yayın faaliyetleri ise ayrı çalışma alanları olarak düzenlenmiştir. TDK’nin tarihçesinde bu altı kolun Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda kabul edildiği açıkça belirtilmektedir. Kurultayda belirlenen çalışma programının uygulanması, sonraki yıllarda çeşitli sözlük, derleme ve dil araştırmalarının yapılmasını beraberinde getirmiştir.
Özellikle Anadolu ağızlarından kelimelerin derlenmesi, Türkçenin tarihî söz varlığının araştırılması ve Osmanlıca içerisinde kullanılan kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması yönündeki çalışmalar, 1930’lu yıllarda Cemiyetin temel faaliyetleri arasında yer almıştır. Türk Dil Kurumunun yayın tarihçesinde 1933 yılında Birinci Türk Dili Kurultayı zabıtlarının, 1934 yılında ise Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi’nin yayımlandığı görülmektedir. Bu yayınlar, kurultayda belirlenen çalışma programının yalnızca karar düzeyinde kalmadığını ve kurumsal yayın faaliyetlerine dönüştürüldüğünü göstermektedir. Birinci Kurultay’dan sonra Cemiyetin kurumsal yapısında da değişiklikler yapılmıştır. 1934 yılında gerçekleştirilen İkinci Türk Dili Kurultayı sırasında kuruluşun adı Türk Dili Araştırma Kurumu olarak değiştirilmiş, 1936 yılında gerçekleştirilen Üçüncü Kurultay ile Türk Dil Kurumu adı kullanılmaya başlanmıştır.
Böylece 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti olarak başlayan yapı, birkaç yıl içerisinde daha belirgin ve kalıcı bir kurumsal kimlik kazanmıştır. Bu süreçte dil çalışmaları yalnızca İstanbul ve Ankara’daki merkezi kurumlarla sınırlı kalmamıştır. Halkın kullandığı kelimelerin derlenmesi amacıyla taşrada da çalışmalar yürütülmesi hedeflenmiş, Halkevlerinin dil ve edebiyat şubeleri bu faaliyetlerle ilişkilendirilmiştir. Atatürk Ansiklopedisi’nde Birinci Kurultay sonrasında Halkevlerinin dil, edebiyat ve tarih şubelerinin Cemiyetin taşra faaliyetleriyle bağlantılı çalışmalar yürütmesinin kararlaştırıldığı belirtilmektedir. Bu durum, dil araştırmalarının merkezden taşraya doğru genişleyen bir çalışma ağı oluşturması bakımından önemlidir. Dil çalışmalarının kurumsallaşmasıyla birlikte Türkçe üzerine yapılan araştırmaların kaynakları da genişletilmiştir.
Cemiyetin kuruluşundan önceki dönemde çeşitli kurumlarda bulunan dil kitapları ve belgeler yeni kuruluşun çalışmalarına aktarılmış, Birinci Kurultay’ın ardından bir kütüphane oluşturulması yönünde karar alınmıştır. Türk Dil Kurumu kütüphane tarihçesine göre daha önce Dil Heyeti ve ilgili kurumlarda bulunan kitap ve kaynakların bir bölümü 1932’de kurulan Cemiyete aktarılmış, kurultay sonrasında da merkezî bir kütüphane oluşturulması için çalışmalar yapılmıştır. Bu gelişme, Türk dili araştırmalarının kişisel kitaplıklar veya dağınık kurum arşivleri yerine daha düzenli bir araştırma altyapısına kavuşturulması açısından önem taşımaktadır.
1932 yılındaki kurultayın bir başka boyutu da devlet ile dil araştırmaları arasındaki ilişkidir. Kurultayda alınan kararların hükümet tarafından dikkate alınacağının belirtilmesi, dil çalışmalarının yalnızca akademik bir faaliyet olarak kalmayacağını göstermiştir. Bu durum, dilde yapılması düşünülen değişikliklerin eğitim, kamu yazışmaları, basın, yayıncılık ve bürokrasi gibi alanlara yansımasının önünü açmıştır. Dolayısıyla 1932 kurultayının etkisini yalnızca kurultay salonunda sunulan tezlerle sınırlamak mümkün değildir. Kurultaydan sonra oluşan kurumsal yapı, dil çalışmalarının kamu kurumları ve eğitim sistemiyle bağlantısını güçlendirmiştir.
TBMM’de Cumhuriyet’in kültür politikaları ve dil meselesine ilişkin yapılan değerlendirmeler de bu dönemin genel atmosferinin anlaşılması açısından önemlidir. 1932 yılı içerisinde dil konusunun devletin kültür politikaları içerisinde giderek daha görünür hâle gelmesi, Birinci Türk Dili Kurultayı’nın ardından alınan kararların kamu hayatına aktarılmasıyla birlikte daha belirgin bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından yapılan konuşmalarda dilin kültür hayatındaki yeri üzerinde durulması, dil çalışmalarının Cumhuriyet’in kültür politikasının önemli unsurlarından biri olarak ele alındığını göstermektedir.
Bu nedenle kurultayın yalnızca bir bilimsel toplantı değil, dönemin devlet politikalarıyla doğrudan bağlantılı bir kültür kurumu oluşturma sürecinin başlangıç noktalarından biri olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Birinci Türk Dili Kurultayı’nın bütün yönleriyle daha sonraki dil politikalarının doğrudan ve değişmez bir programını oluşturduğu şeklinde bir değerlendirme yapmak doğru değildir. 1932 ile sonraki yıllar arasında Türk dili konusunda önemli görüş değişiklikleri yaşanmıştır. 1930’ların ortalarında Güneş-Dil Teorisi etrafında gelişen çalışmalar bunun en belirgin örneklerinden biridir. Dolayısıyla Birinci Kurultay, sonraki bütün uygulamaların tamamını önceden belirleyen son derece kesin bir programdan ziyade, Cumhuriyet döneminin dil araştırmalarının temel kurumlarını, çalışma alanlarını ve tartışma başlıklarını ortaya çıkaran ilk geniş kapsamlı platform olarak değerlendirilmelidir.
Bu noktada 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kabul edilmesi, kurultayın bilimsel sonuçları kadar önemli bir sembolik sonuç ortaya çıkarmıştır. Çünkü bilimsel toplantıların etkisi çoğu zaman bildiriler ve kararlarla sınırlı kalırken, 26 Eylül kararı kurultayın tarihini her yıl tekrarlanan bir hatırlama gününe dönüştürmüştür. Böylece 1932’de gerçekleştirilen bir toplantı, sonraki kuşakların kültürel hafızasında düzenli biçimde yeniden üretilen bir tarihe dönüşmüştür.
Umut Meriç Berberoğlu



