MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI MESELESİ

Ağustos ayında Mekke’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, onaylanmak üzere TBMM Başkanlığına sunuldu.

Anlaşmanın tam metni henüz kamuoyu ile paylaşılmadı. Ayrıca Anayasa’nın 90. maddesine göre bu nitelikte bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için TBMM’nin bunu kanunla uygun bulması gerekiyor.

Reuters’a konuşan bir AK Parti milletvekili Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında Suudi Arabistan’a askeri personel sevk edilmesine olanak sağlayan Cumhurbaşkanlığı tezkeresinin de Meclis’e geleceğini doğruladı.

Yemen’deki Husilerin füze ve İHA saldırılarıyla karşı karşıya kalan Riyad yönetimi ile ortak savunma taahhüdünü resmileştiren bu adım, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’yi Körfez güvenliğinde doğrudan ve bağlayıcı bir aktör konumuna getiriyor.

Şimdi gelin Mekke Anlaşması’nın tam metnine bir göz atalım. Metni haftalık Oksijen gazetesinden aldım. Onlar da kaynak olarak TRT’yi göstermiş.

Mutabık kalınan anlaşmadaki 16 maddenin tam metni şu şekilde;

Madde 1: “Taraflar” birbirlerinin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilemezliğinin sağlanması ve korunmasını teminen iş birliği yaparlar. “Taraflardan” herhangi birinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının tehdit edilmesi veya tehlikeye düşmesi durumunda, “Taraflar” bu tehdit(ler) veya tehlike (ler)i bertaraf etmek maksadıyla gerekli tüm yöntemleri kullanırlar.

Madde 2:”Taraflardan” herhangi birine yönelik dış kaynaklı bir silahlı saldırı, tüm “Taraflara” yönelik bir saldırı olarak kabul edilir. “Taraflardan” birinin başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya veya askeri saldırganlığa uğraması halinde, “Taraflar” saldırıya uğrayan “Tarafa” birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkanlarının tamamını kullanarak derhal yardım edecektir. Bu amaçla “Taraflar”, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51’inci Maddesinin tanıdığı meşru müdafaa hakkının kullanılmasını teminen, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine karar vererek; askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere mevcut imkanları çerçevesinde iş birliği yaparlar.

Madde 3:”Taraflar”, işbu Anlaşma’nın 2’nci Maddesi gereğince savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın iş birliği yapar; Silahlı Kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirir ve savunma alanındaki iş birliğini güçlendirmeye yönelik mutabık kalınan faaliyetleri uygular.

Madde 4: “Taraflar” uluslararası güvenlik konularında düzenli olarak istişarelerde bulunurlar. “Taraflar” hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak ve milli güvenliklerine karşı tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmek maksadıyla ortak değerlendirmeler temelinde bireysel ve müşterek tedbirler geliştirmek üzere sürekli ve etkili bir şekilde birbirlerine yardım eder ve iş birliği yaparlar.

Madde 5: “Taraflar”, bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dahil olmak üzere mevcut iş birliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler.

Madde 6: Savaşta ve barışta “Taraflar”, savunma yeteneklerini geliştirmek maksadıyla, savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimi, ortak eğitim programları ve tatbikatlar ile “Tarafların” Silahlı Kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına yönelik, konuşlanma ve faaliyetleri teşvik ederler.

Madde 7: Savunma yeteneklerini güçlendirmek maksadıyla “Taraflar” karşılıklı mutabakat temelinde aşağıdaki alanlarda savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirilmesini, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki iş birliğini desteklerler:

a) Savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi,
b) Uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak Ar-Ge projeleri ile savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi,
c) “Tarafların” topraklarında, herhangi bir “Tarafın” uzmanları vasıtasıyla insan kaynağının yetiştirilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi,
d) Savunma sanayii ile savunma Ar-Ge ve inovasyonu alanlarında uzmanlık ve edinilen derslerin paylaşılması,
e) “Tarafların” karşılıklı mutabakata varacağı diğer iş birliği alanları.

Madde 8: “Çekirdek Taraflar”, ortak savunmaya stratejik yön vermek, “Taraflar” arasındaki savunma ve güvenlik iş birliğini geliştirmek ve işbu Anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak maksadıyla, “Tarafların” Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarından oluşan “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi”ni kurar. Komite “Taraflar” arasında dönüşümlü ev sahipliğiyle yılda iki defa toplanır. “Tarafların” Liderleri, gerekli görüldüğü takdirde, yılda bir kez toplanabilir.

“Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi”, gerekli gördüğü takdirde, alt komiteler kurabilir.

İşbu Anlaşmada öngörülen iş birliği alanlarının uygulanmasına yönelik iş birliği alanlarının uygulanması maksadıyla, gerektiğinde “Taraflar” arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilir.

“Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi”, “Çekirdek Tarafların” oydaşmasıyla, bu Anlaşmaya diğer “Tarafların” katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkilidir.

“Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi”ne hizmet vermek üzere, merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda bulunan bir Sekretarya ihdas edilir. Sekretarya, Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdeder. Sekretaryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar, “Çekirdek Tarafların” oydaşmasıyla bilahare kararlaştırılır.

Sekretaryaya, “Çekirdek Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir süre için görevlendirilen bir Genel Sekreter başkanlık eder. İlk Genel Sekreter Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacaktır.

Bu maddenin hükümleri, “Taraflar” arasında mevcut askeri iş birliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmez.

Madde 9: İstihbarat alanındaki iş birliğini derinleştirmek ve bu doğrultuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla “Taraflar”, bilgi güvenliği verilerin korunması ve gizliliğe riayet ederek, karşılıklı mutabakata varılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşımında bulunacaktır.

Madde 10: “Taraflar”, lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak, barışta, savaşta ve diğer olağanüstü durumlarda, silah mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer teçhizat dahil olmak üzere birbirlerine lojistik destek sağlar.

Madde 11: Uluslararası hukuk ve “Tarafların” ilgili iç hukukları saklı kalmak kaydıyla, “Taraflar”, bu Anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında işbu Anlaşmayı hukuki dayanak olarak kabul edecek ve ihtiyaç halinde ilave yasal düzenlemeler önerecektir.

Madde 12: İşbu Anlaşma, “Tarafların” daha önce akdetmiş oldukları uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine halel getirmez.

Madde 13: “Taraflar”, işbu Anlaşma kapsamında elde edecekleri gizlilik dereceli bilgi ve belgelerin mahremiyetine riayet ederler ve milli mevzuatlara saygı gösterirler.
Gizlilik dereceli bilgi ve belgeler, “Taraflar” dışındaki bir devlet, şirket ya da kişiyle paylaşılmaz.

Gizlilik dereceli bilgi ve belgelere erişimin “bilmesi gereken” prensibiyle ve sadece uygun seviyede güvenlik yetkisine sahip kişilere sağlanması temin edilir.

Madde 14: İşbu Anlaşmanın yorumundan veya uygulanmasından doğacak herhangi bir anlaşmazlık, “Taraflar” arasında istişareler ve görüşmeler vasıtasıyla dostane bir şekilde çözülür.

Madde 15: İşbu Anlaşma “çekirdek Taraflar” arasında istişareler ve oybirliğiyle tadil edilebilir.

Madde 16: İşbu Anlaşma, her bir “Tarafın” tabi olduğu usuller uyarınca onaylanacak ve son onay belgesinin “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” Sekretaryasına tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecektir.

Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak, hiçbir art niyet ve önyargı etkisinde kalmaksızın serinkanlı bir çözümleme yapalım.

Herşeyden önce Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, özünde bir kolektif savunma paktıdır. Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, taraflardan birine yapılacak silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılması ilkesidir. Bu yönüyle NATO’nun 5. maddesine benzer bir mantık taşımaktadır. Ayrıca savunma sanayi iş birliği, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve ortak üretim gibi maddeler içermektedir.

Konuyu hem Türkiye hem Orta Doğu hem de küresel sistem açısından ele almak gerekir.

Türkiye açısından olası faydalar

1. Bölgesel güç merkezi olma hedefi

Türkiye uzun süredir yalnızca NATO’nun bir üyesi değil, aynı zamanda kendi bölgesinde bağımsız güvenlik mimarileri kurmaya çalışan bir aktördür. Bu çabaların canlı tanıklarından biri olarak 90’lı yıllarda Rusya’nın da katılımıyla ve Romanya ve Bulgaristan henüz NATO ve AB üyesi olmamışken Karadeniz’de Karadeniz Deniz İş birliği Görev Kuvveti (BLACKSEAFOR), Karadeniz’de Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemler Girişimi gibi bölgesel düzenlemeler Türkiye’nin ağırlığını koyması ile yapılırken, diğer yandan da İsrail ile askeri ve diplomatik alanda yoğun iş birliği çabaları sürdürülmüştür.

Bu anlaşma sayesinde Türkiye; Körfez’e daha güçlü biçimde yerleşir, Pakistan üzerinden Güney Asya’ya açılır, Savunma sanayi ürünleri için büyük bir pazar elde eder ve NATO dışındaki ilk ciddi güvenlik ağlarından birini oluşturur. Benim tahminim bu anlaşmaya ileride orta vadede Mısır ile Körfezde yaşamsal çıkarları olan Birleşik Krallık ve ABD de katılacaktır. Uzun vadede İsrail’in katılması bile mümkündür. Zira NATO artık misyonunu tamamlamıştır ve ABD Avrupa’yı cezalandırmak ya da yalvartmak istemektedir.

Ayrıca, özellikle KAAN, İHA’lar, hava savunma sistemleri ve elektronik harp teknolojileri bakımından Türkiye anlaşmanın teknoloji sağlayıcısı konumuna yükselebilir.

2. Savunma sanayii için yeni ekonomik alan

Üç ülkenin güçleri birbirini tamamlamaktadır. Türkiye’nin teknoloji ve üretim kapasitesi, Suudi Arabistan’ın finansman kaynakları ve Pakistan’ın insan kaynağı ve nükleer caydırıcılığı birleştiğinde ortaya önemli bir yapı çıkar.

Bu yapı başarılı olursa Avrupa’nın Airbus modeli veya ABD’nin ortak savunma üretim zincirlerine benzer bir ekosistem oluşabilir.

3. Enerji güvenliği avantajı

Türkiye’nin enerji ithalatının önemli kısmı Körfez bölgesiyle bağlantılıdır.

Suudi Arabistan ile kurumsal güvenlik ilişkisi enerji tedarikini güvence altına alabilir, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı kaynaklı riskleri azaltabilir.

Elbette Türkiye açısından bazı sakıncalar da vardır.

1. Türkiye’nin İran ile ilişkilerini bozabilir

En önemli risk budur.

Anlaşmanın açıkça İran’a karşı kurulduğu söylenmese de İran, İran’a yakın gruplar ve bazı Şii çevreler bunu fiilen bir çevreleme girişimi olarak görecektir.

Türkiye son yıllarda İran ile rekabet ve iş birliğini aynı anda yürütmeye çalışıyordu. Bu denge bozulabilir.

2. Türkiye’nin gereksiz çatışmalara sürüklenme riski

Kolektif savunma anlaşmalarının temel problemi budur.

Örneğin: Suudi Arabistan’ın Yemen kaynaklı krizi, İran ile çatışması ve/veya Körfez’deki bir gerilim Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmese bile Ankara üzerinde müdahale baskısı oluşturabilir.

Tarih boyunca ittifakların en büyük sorunu budur: “başkasının savaşına çekilmek.”

3. NATO ile rol çatışması

Türkiye’nin zaten NATO üyesi olması bazı stratejik soruları doğurur: NATO ile Mekke Anlaşması yükümlülükleri çelişirse ne olacak? ABD ile Suudi Arabistan çıkarları ayrışırsa Türkiye hangi tarafta duracak?

Bu sorular henüz açık değildir.

Orta Doğu açısından sonuçlar

İyimser senaryo

Anlaşma; İran-Suudi Arabistan rekabetini dengeleyen, ABD’ye bağımlılığı azaltan ve bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerini üstlendiği yeni bir mimari oluşturabilir.

Bu durumda Orta Doğu ilk kez kendi “yerli güvenlik düzenini” kurmaya başlamış olur.

Kötümser senaryo

Bölgede yeni bir bloklaşma oluşabilir. Bir tarafta: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan diğer tarafta: İran ve İran’ın bölgesel ortakları şeklinde bir kutuplaşma ortaya çıkabilir.

Bu da Soğuk Savaş dönemindeki Arap kamplaşmalarına benzer yeni bir rekabet üretebilir.

Küresel politika açısından anlamı

Bu anlaşma aslında daha büyük bir dönüşümün parçasıdır:

ABD merkezli güvenlik sisteminin zayıflaması

1945-2020 arasında: Avrupa NATO’ya, Körfez ABD’ye ve Doğu Asya ABD ittifaklarına dayanıyordu.

Fakat son yıllarda bölgesel güçler: kendi ittifaklarını, kendi silah sanayilerini ve kendi savunma ağlarını kurmaya çalışıyorlar.

Mekke Anlaşması bu eğilimin Orta Doğu versiyonu olarak görülebilir.

Bu anlaşmayı tarihteki bazı anlaşmalara benzetirsek;

1. NATO (1949)

En yakın benzerlik budur. NATO Madde 5: Bir üyeye saldırı tüm üyelere saldırıdır. Mekke Anlaşması da aynı mantığı benimsemektedir. Bir anlamda Erbakan Hoca’nın “İslam NATO’su” rüyasının gerçekleşmesi de diyebiliriz.

Şu farkla ki, NATO kurumsal olarak çok daha güçlüdür. Mekke Anlaşması ise bölgesel ve daha sınırlı bir yapıdır.

2. CENTO (Bağdat Paktı)

1955’te: Türkiye, İran, Pakistan, Irak ve Birleşik Krallık arasında kurulmuştu. Amaç Sovyet yayılmasını durdurmaktı.

Mekke Anlaşması, Türkiye ve Pakistan’ın yeniden aynı savunma ekseninde buluşması bakımından CENTO’yu hatırlatmaktadır. Bu defa amaç Sünni İslam’ın üç büyük savunucusu Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın Şii İslam’ın yayılmasını durdurmak.

3. Arap Ortak Savunma Anlaşması (1950)

Arap Birliği ülkeleri arasında imzalanmıştı. Amaç dış saldırılara karşı birlikte hareket etmekti. Ancak siyasi bölünmeler nedeniyle etkisiz kaldı.

Mekke Anlaşması için de benzer risk bulunmaktadır: siyasi irade zayıflarsa anlaşma kâğıt üzerinde kalabilir.

4. Üçlü İtilaf ve Üçlü İttifak Sistemleri (I. Dünya Savaşı öncesi)

Daha uzak ama önemli bir benzerliktir. İttifaklar başlangıçta caydırıcılık amacıyla kurulmuştu. Fakat kriz geldiğinde ülkeleri otomatik olarak savaşın içine çektiler.

Bu yüzden bazı stratejistler şu soruyu soruyor: Mekke Anlaşması barışı mı koruyacak, yoksa bir kriz yaşandığında üyeleri istemedikleri çatışmalara mı sürükleyecek?

Bu sorunun cevabı anlaşmanın geleceğini belirleyecektir.

Stratejik açıdan bakıldığında Mekke Anlaşması’nın en büyük avantajı, Türkiye’nin askeri-teknolojik gücünü, Suudi Arabistan’ın sermayesini ve Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını aynı çatı altında toplama potansiyelidir. Buna karşılık en büyük riski ise Türkiye’nin İran-Körfez rekabetinin ve Güney Asya krizlerinin içine daha derin biçimde çekilme ihtimalidir.

Tarihsel olarak bu anlaşma en çok NATO’nun kolektif savunma prensibi ile CENTO’nun bölgesel jeopolitiğinin birleşimi gibi görünmektedir. Başarıya ulaşması ise ortak tehdit algısının kalıcı olup olmamasına ve tarafların kriz anlarında gerçekten birbirleri için maliyet üstlenip üstlenmeyeceklerine bağlıdır.

Temel Er Ersoy