Nev York’ta gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun üst düzey görüşmelerinde liderler, gündeme ilişkin sorunları kendi öncelikleri ve bakış açıları doğrultusunda ele aldı.
Türkiye’nin gündeminde ise önceki zirvelerde olduğu gibi Gazze ve Filistin meselesi ağırlıklıydı.
Ancak son dönemde ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin Filistin konusunda yeni bir diplomatik yaklaşım arayışına ihtiyaç olduğunu düşündürüyor.
Bir tarafta sert söylemler üzerinden yürüyen ve zaman zaman diplomasinin hareket alanını daraltan bir yaklaşım var. Diğer tarafta ise daha düşük profilli bir diplomasi seçeneği bulunuyor.
Oysa üçüncü bir yol var: İsrail’i dışlamadan, barış için sonuç almak.
Türkiye’nin siyasi ve diplomatik girişimlerine rağmen Gazze’deki insani sorunların ve Batı Şeria’daki gelişmelerin henüz önüne geçilebilmiş değil.
Bu nedenle artık ihtiyaç duyulan şey, diplomatik varlığı yalnızca söylem düzeyinde bırakmayıp somut sonuçlara dönüştürebilecek mekanizmalar geliştirmek.
Davos’ta kuruluşu resmileştirilen Barış Kurulu, Türkiye için böyle bir diplomatik zemin sunabilir.
Ancak kurulda yer almak tek başına yeterli değil. Asıl önemli olan, bu zeminin etkili bir girişime dönüştürülmesi ve Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir rol üstleneceğidir.
Sorun açık: İsrail, Türkiye’nin doğrudan liderliğini benimsemeyebilir. O halde mesele yalnızca kimin liderlik edeceği değil, sürecin hangi diplomatik çerçevede yürütüleceğidir.
Bu noktada, Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın farklı özelliklerini bir araya getiren Gazze odaklı yeni bir inisiyatif oluşturulabilir.
Buradaki temel amaç, Filistinlilerin geleceğine ilişkin kararların dışında kalmak değil, onların haklarını ve beklentilerini gözeten, uygulanabilir bir çözümün ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır.
İlk adım ise diplomatik dilde hassasiyetleri gözetmek ve farklı aktörlerle iletişim kanallarını açık tutmaktır.
Elbette sürecin gidişatında önemli engeller olacaktır.
Barış Kurulu’nun yapısı, yetkileri ve Gazze’nin geleceğine ilişkin farklı aktörlerin öncelikleri, sürecin başarısını etkileyebilir. Kurulun uluslararası sistem içindeki konumuna ilişkin farklı değerlendirmeler de bu güçlükleri artırabilir.
Dünya kamuoyu, gözleri önünde olan bitenlere yasal sınırlar içinde gerekli tepkiyi gösterirken, kimi ülke yöneticilerinin kamuoyundaki genel tutumdan farklı bir yaklaşım sergilemeleri de dikkat çekicidir.
Pakistan’ın kendi öncelikleri, bölgesel dengeler ve uluslararası siyasi baskılar da girişimin sürdürülebilirliği bakımından göz önüne alınması gereken hassasiyetlerdir.
Ancak diplomasi, bütün tarafların kaygılarını dikkate alan ve uygulanabilir modeller geliştirmeyi gerektirir.
Türk kamuoyu da soracaktır: Neden daha sert bir tutumdan vazgeçildi?
Cevap basit: Sert söylem tek başına sonuç üretmedi. Şimdi sonuç alma zamanı.
Bu çerçevede, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen, Asya’da İş birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi Yedinci Toplantısı’nda ilk adım atılabilirdi.
İçeriden ve dışarıdan dillendirilen bir iddia yine gündemde: “Türkiye-İsrail savaşı çıkar mı?”
Akıllara zarar bir provokasyon olan bu söylemi gerçekçi bir diplomatik hedef veya politika çerçevesi olarak görmek mümkün değil.
Kanayan yaranın “savaş” ekseninde tartışılması, bölgenin istikrarı bakımından da yapıcı bir zemin oluşturmuyor.
Bu noktada; Türkiye’nin dış politika geleneğinde yer alan “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi hatırdan çıkarılmamalıdır.
Sonuçta savaş ve gerilimler, uluslararası ilişkilerin kaçınılmaz bir parçası olarak görülmemelidir. Asıl mesele, mevcut diplomatik zemini kullanarak gerilimi azaltacak ve kalıcı bir çözümün önünü açacak adımlar atabilmektir.
Son sözse, Masada bulunmak bir başlangıçtır. Asıl başarı, o masada çözüm üretebilmektir.
İsmet Hergünşen



