30 yıl önce Kardak’ta başlayan kriz, bugün hâlâ bitmedi. Türk milleti 152+ ada, adacık ve kayalıkların varlığını unutmaz, unutturmaz.
2004 -2009 yılları arasında Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevinde bulunan, halen Atina Üniversitesi Jean Monnet Avrupa Mükemmeliyet Merkezi’nin Başkanı olarak görev yapan Giannis Valinakis, Yunanistan’da bir TV kanalında verdiği mülakat esnasında şunları söyledi: ‘’NATO’nun artık Yunanistan’a bir güvence sağlamayacağını düşünüyorum. Yunanistan’ın güvenlik ortamı kötüleşmekte. NATO, ciddi bir baskı altında ve bu baskı başta Amerikalılardan geliyor. Hatta NATO’nun uzun dönemde ayakta kalıp kalmayacağı tartışılıyor… 5. madde yani saldırıya uğrayan bir müttefike destek verilmesi artık Trump‘ın söyledikleri ile giderek zayıflıyor. Avrupa da kendi içinde zayıflıyor. Risklerin boyutunu kavramaya ve dönemin değişimlerine uyum sağlamaya çalışıyor gibi görünse de 27 ülkenin tek tek dinlendiği bir Avrupa yerine artık 3 veya 4 liderin gücüne yön verdiği diğerlerinin ise onları takip ettiği bir Avrupa’ya doğru gidebiliriz.’’ Valinakis, gerçekte jeopolitik iklimi çok doğru teşhis etmiş. AB’nin Rusya ile sonsuz savaş isteyip, ancak Rusya’nın Amerikan ambargosuna rağmen petrol sattığı Hindistan ile stratejik işbirliği ve Serbest Ticaret Anlaşması imzaladığı ya da Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın güçlü devlet liderlerinin Çin Devlet Başkanı Xi ile görüşme yarışına girdiği, ancak en önemlisi NATO Genel Sekreterinin bir yandan NATO’nun Rusya ile savaşmasını teşvik edip diğer yandan Trump’a neredeyse Grönland’a el koyma girişimleri için teşekkür ettiği bir ortamda bu sözler hiç de şaşırtıcı değil. Şimdi Trump’ın o çok güvendikleri kural temelli dünyayı alt üst etmesi ve çıplak gücün hukuk üzerine çıkması karşısında panik halinde yeni durum muhakemesi yapıyorlar. Pekiyi Yunanistan bugüne kadar batının aynen İsrail’e verdiği gözü kara hukuksuz ve ahlaksız desteğin aynısını kendilerine verdiklerinin farkında değiller miydi? Statüko’nun Yanlışlığı.
Valinakis, programda daha sonra şunları söylüyor: ‘’Türkiye sıradan bir ülke değildir. Statükodan memnun olmayan bir ülkedir. Biz sınırlarımızdan memnunuz, ama onlar değil…Diyalogla ya da krizle baskıyla bizi Ege’deki temel dengelerin değişmesini kabul etmeye zorlamaya çalışan bir ülke.’’ Anlaşılan o ki Valinakis’e göre statüko, Türkiye’yi kıyıya iten Sevilla haritasının Ege ve Akdeniz’deki dayatmalarına razı olmak, 1976 yılından bu yana Ege’de dondurulmuş olan kıta sahanlığı sorununu sonsuza kadar devam ettirmek; hava sahasını 10 milde tutmak; gayri askeri statüdeki adaları silahlandırmak; ya da Kardak Krizi ile ortaya çıkan egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar sorununu gündeme getirmemek olarak görülüyor. Zira konuşmasında şu sözleri dikkat çekici: ‘’Türkler Yunan adalarının arkasındaki bazı bölgeleri dahi kendi kıta sahanlıkları olarak düşünüyorlar. Bununla da yetinmiyorlar Kardak krizi sonrası gri bölgeleri ortaya çıkardılar ve bu sayıyı 150 hatta belki 200 noktaya, 200 küçük adaya kadar ulaştırdılar. Türkiye bunların tümünü Ege’de talep ediyor. Bunlar teorik şeyler değildir. Son olarak da silahsızlandırma yöntemi ile büyük adaları dahi tartışmaya açıyorlar.’’ Bu sözlerden anlaşılıyor ki, Yunanistan’da 5 yıl Dışişleri Bakan Yardımcılığı yapmış bir akademisyen ve siyasetçi gerçeklerden uzak yorum yapabiliyor. 23 adanın egemenliğinin Yunanistan’a gerek Altı Büyük Devlet Kararı ve Lozan gerekse Paris Barış Antlaşmalarıyla silahsızlandırılmış olmaları koşulu ile devredildiği gerçeğini göz ardı edebiliyor; Ege Denizinde 152 ada, adacık ve kayalığın ismen belirlenmeden, coğrafi olarak tarif edilmeden kendilerine devredilmiş olduğunu varsayabiliyor; Ege’de karasularını 12 mile çıkardıkları takdirde Türkiye’nin Ege’den Akdeniz’e serbest geçişle çıkma olanağının tamamen ortadan kalktığının veya Ege kıta sahanlığında Türkiye’ye neredeyse % 7 gibi komik bir alan kaldığını görmezden geliyorlar. Bu durum şaşırtıcı değil. Zira Yunanistan 1955 sonrası sürekli olarak uluslararası hukuku kendi perspektifinden algılara çevirerek kullandı. Burada batının şımarık çocuğu olmanın ve kayırılmanın tüm avantajlarını sömürdüler. ‘’Adaları silahlandırıyorum zira Türkiye silahlanıyor’’ diyebildiler. Kıbrıs’ta Akritas Planları, Enosis Girişimleri, Grivas, Nikos Sampson üzerinden çeşitli darbe girişimleri ve ortak paydada Türk katliamlarına rağmen batı kamuoyuna sürekli olarak kendilerini barbar Türk karşısında ezilen, acı çeken medeni milletler olarak lanse ettiler.
Trumpizm Ege’ye Bulaşır mı?
Programda spiker, Valinakis’e şunu soruyor: ‘’Bugün tüm uluslararası güvenlik sistemini şekillendiren güçlünün hukuku anlayışının hakimiyetini taktiğini Türkiye de kendi lehinde kullanır mı?’’ Valinakis şöyle cevap veriyor: ‘’Tam da mesele bu, çünkü Yunan yaklaşımını koruyan kurumlar ve uluslararası hukuk giderek zayıflamaya başladı…Bunların yerine yavaş yavaş Trump tarzı bir mantık alıyor, yani kurumların ve hukukun yerine güç ilişkileri geçiyor. Güçlü liderler ve hatta geçmişe ait sınırları yeniden çizmek isteyen liderler ortaya çıkıyor. Bu liderler hem bunu isteme iradesi hem de yapacak güce sahipler ve bu durumda zayıf komşu kaderine razı olmak zorunda kalıyor. Bu Trump ‘ın mantığıdır ancak Türkiye bu tepkilerle sınırlanmıyor. Türkiye büyümeyi düşünüyor ister Suriye olsun ister Libya olsun ister Kıbrıs olsun elbette Mavi Vatan yoluyla olsun, sadece deniz ve denizaltı alanlarıyla da değil aynı zamanda kara alanları ile de ilgileniyor. Biz ise bir duvarın arkasına sığınmış durumdayız. Biz bir duvara sığınıyoruz. Bu çerçevede deniz yetki alanları kapsamında kıta sahanlığı sınırlandırması dışında hiçbir şey konuşmuyoruz. Ancak gerçekte bu duvar da artık yıkılıyor zira kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarının sınırlandırmasını konuşmak öncelikle sınırlandırma yapmayı kabul etmek demektir ki bu da müzakere anlamına gelir. Biz müzakere yapmıyoruz desek de eğer bir sınırlandırma yapılacaksa bu müzakere olur. Burada asıl mesele karşı tarafın kabul edemeyeceği bir şey, söylüyor olmamızdır. Öncelikle 160 ya da 200 ada, adacık ve kayalığın Türk mü yoksa Yunan mı olduğunu tartışmadan kıta sahanlığını nasıl sınırlandıracağız? Bu çözülmeden sınırlandırma yapılamaz. O halde böylesi bir görüşmeden ne beklenebilir?’’
Ege’de Temel Sorun Kardak Benzeri Ada, Adacık ve Kayalıklar.
Bu sözlerden dolayı Valinakis’e teşekkür etmeliyiz. Ege’deki temel soruna parmak basmış. 152+ ada, adacık ve kayalığın aidiyeti iki devlet arasında hukuken belirlenmeden deniz sınırlandırması ve kıta sahanlığı tespiti mümkün değil. Bu koşullarda Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 mil üzerine çıkarma girişimi de bırakalım Türkiye’nin Casus Belli seviyesindeki itirazına aynı zamanda aidiyeti tartışmalı bu formasyonların yaratacağı karmaşaya tabi olacaktır. O halde Türkiye ile Yunanistan 152+ varlığın aidiyetini masada çözmeden, değil kıta sahanlığı görüşmeleri gerçekte hiçbir sorunun müzakere sürecine başlayamaz zira harita net değildir. Diğer yandan askersizleştirilmiş/silahsız statüdeki adaların Lozan rejimine geri dönmeden Yunanistan ile bir müzakere sürecinin başlamaması gerektiği de savunulmalıdır.
Kardak Nasıl Doğdu?
Bu kavram yani Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalık kavramının ortaya çıkması 25 Aralık 1995 günü “Figen Akat” isimli Türk ticaret gemisinin Bodrum-Gümüşlük açıklarında bulunan Kardak Kayalıklarında karaya oturması ile ortaya çıktı. Anılan kayalıklar Gümüşlük sahillerinden 3,8 deniz mili, 1947 Paris Barış Antlaşması ile İtalya tarafından Yunanistan’a devredilen Kelemez (Kalimnos) Adasından ise 5,5 deniz mili mesafededir. Krizin büyüme nedeni gemi kaptanının Yunan yardımını reddetmesi ve Türk Sahil Güvenliğini aramasıdır. Neticede Kardak karasularının Türk mü, Yunan mı olduğu tartışması bir anda ciddi egemenlik sorununa dönüştü. 20 Ocak’ta Yunanistan’da yeni iktidara gelen Simitis Hükûmeti bir anda kucağında bu sorunu buldu. 26 Ocak 1996 günü bu kayalıklara Kelemez’li siyasetçiler ve balıkçıların Yunan bayrağı dikmesi ile egemenlik sorunu her iki ülke kamuoyunda bir anda alevlendi. Türk gazeteciler de 27 Ocak 1996’da kayalıklara bu kez Türk bayrağı dikti.
Krizin Tırmanması.
Kardak kayalıklarına Türk gazetecilerin bayrak dikmesine dayanamayan Simitis Hükümeti 29 Ocak günü adaya 12 komando çıkardı ve 4 hücumbot sevk etti. Bu hamle, sonuçları bugüne ve hatta belki de önümüzdeki on yıllara dayanacak yepyeni bir krizin sıcak safhasını ateşledi. Her iki ülkede karşılıklı notalar verilirken, 29 Ocak günü Türkiye Yunanistan’a meydan okudu ve bize ait kayalıklardan bayrağınızı indirin ve askerinizi geri çekin dedi. Ancak Simitis geri çekmedi ve aksine ertesi gün Türkiye’ye savaşa hazırım mesajı verdi. Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos, aynı gün Yunan Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Kardak Kayalıklarındaki Yunan Bayrağını indirmeyeceklerini ve Türkiye ile asla müzakere yapmayacaklarını ifade etti. Bunun üzerine 30 Ocak 1996 günü Başbakanlıkta Kardak Kayalıkları krizi nedeniyle yapılan toplantıda, kayalıklara Yunan askeri çıkarılması “Türkiye sınırlarının ihlal edilmesi” olarak değerlendirildi ve Türkiye’nin kendi toprağı olduğunu açıkladığı bir bölgeye yabancı askerlerin çıkarılmasına göz yummayacağı, anlaşmazlığın çok kısa süre içinde çözümlenmemesi durumunda egemenlik haklarının, gerekirse askeri önlemlerle korunması gerektiği vurgulandı.
Türkiye’nin Hamlesi.
Türkiye 30 Ocak Salı günü silahlı kuvvetlere harekât emrini verdi. Bu emirden önce Aksaz Marmaris’teki Güney Görev Kuvveti Komutanlığı unsurları Amiral Aydın Gürül emrinde Yavuz fırkateyni ve 4 hücumbot ile zaten bölgeye intikal etmişti. Bu arada Karadeniz ve Marmara’da bulunan fırkateyn, hücumbot ve denizaltılar da çok önceden dağılma mevkilerine intikale geçmişti. Kısacası Türkiye gerçekte ani bir savaşa hazırdı. Nitekim 30 Ocak gününü 31 Ocak gününe bağlayan gece saat 01:40’ta SAT komandolarımız bölgedeki 12 Yunan savaş gemisinin arasından, onlara görünmeden geçerek, Batı kayalığa çıktı ve Yunan bayrağının yerine Türk Bayrağını dikti. Bu arada gece 02:00 sularında bölgede bulunan Navarro isimli fırkateynin helikopteri düştü ve can kayıpları yaşandı. Bu beklenmeyen müdahalemiz karşısında Yunanistan ya Türkiye ile bir savaşı göze alacak ya da geri adım atacaktı. Geri adım attılar. Amerikan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Shalikashvili’nin telkinleri de bu kararda önemli rol oynadı. 31 Ocak sabahı saat 08:00 da taraflar aynı anda iki kayalıktan geri çekilmeyi kabul etti. 10 saat sonra bölgede tek bir gemi kalmamıştı.
İlk Devlet Uygulamamız.
Türkiye egemenliği tartışmalı alanda ilk ve tek devlet uygulamasını bir savaşı göze alarak icra etmişti. Donanma ve hava kuvvetlerinin çok kısa sürede Ege’ye dağılmayı başarması ve özellikle denizaltılarımızın harp sahalarına intikali çok önemli rol oynamıştı. Kardak krizinden sonra Yunanistan Genelkurmay Başkanı Oramiral Limberis istifa etmek zorunda kaldı. Daha sonra yazdığı bir makalesinde Kardak krizinde Türk Deniz Kuvvetlerinin çok kısa sürede Ege’de durum üstünlüğü elde ettiğini ve bu kapsamda asıl çekincelerinin Türk denizaltıları olduğunu ifade etti. Deniz Kuvvetleri Kardak Bölgesindeki askeri varlığını uzun süre devam ettirdi. 2004 yılından itibaren bu varlık görevi, Sahil Güvenlik Komutanlığı sorumluluğuna verildi.
Yunanistan Kaynaklı Krizin Türkiye’ye Açtığı Fırsat.
Yunanistan Kardak Kayalıklarına 29 Ocak 1996 günü askeri kuvvet çıkarmamış olsa, bayrak dikme yarışı bu denli hızlı bir tırmanma içine girmezdi. Simitis’in söz konusu kararı Türkiye’nin o güne kadar şuuraltında bir yerlerde duran anavatana bu kadar yakın adaların ve adacık/kayalıkların yarattığı jeopolitik refleksi tetikledi. Ulusal onur ve heyecan bir anda hukuki argümanların önüne geçti. Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının krizi yönetmede o güne kadar batı bloku ne der? frenlemesi kamuoyunun ve başta Deniz Kuvvetlerinin haklı ve ısrarcı tutumunun gerisine düştü. Kardak kayalıklarının Bodrum İlçesi Karakaya Köyü tapu kayıtları arasında olması kamuoyunda vatan toprağına Yunan bayrağı dikildi olgusu yarattı. Uluslararası hukuk açısından, Yunanistan’ın kayalığa asker çıkarması, Birleşmiş Milletler şartı kapsamında açıkça bir saldırı eylemi ve işgal eylemiydi ve Türkiye’nin kendini savunmak maksadıyla uygun karşı harekette bulunması hakkını doğurmuştu. Aslında bu kriz dünya kamuoyuna küçücük bir kaya parçası etrafında koparılan fırtına olarak lanse edilmişse de sorunun kaya parçaları sorunu olmadığını deniz stratejistleri ve jeopolitik uzmanları çok iyi bilmekteydiler. Sorun, Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalığın (EGAYDAAK) sahip olduğu karasuyu ile bunun gelecekte Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı paylaşımına etkileridir. Zira 152+ varlık, kıta sahanlığının %6’sına kumanda etmekteydi. Sorun, Türkiye’nin denizcileşmesi ile Yunanistan’ın Ege’yi tek taraflı sahiplenmesi arasındaki sürtünmenin dışa vurumudur. Sorun, Lozan’ın donanmasızlık nedeniyle Türkiye aleyhine tecelli eden deniz boyutunun, 20’nci yüzyılın sonunda “ben buradayım ve hakkım olanı almaya geldim” demesidir. Sorun Türkiye’ye son 30 yıldır dayatılan Sevilla haritasının arka planındaki iradeye meydan okuma ve batının denizde Türkiye’ye çizdiği vizyona razı olmamaktır.
Türkiye’nin Kazanımı.
Türkiye Kardak krizine yani 1995 yılına kadar 152+ ada adacık ve kayalığın tartışmalı statüsünü gündeme hiç getirmemişti. Sadece Atatürk döneminin aynı zamanda İstanköy’lü olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 1936 yılında bu sorunu görmüş ve birçok ada, adacık ve kayalığa Gümrük İdaresinin motorlarını kullanarak, Türk Tabiiyetini ilan eden metal işaretler çaktırmıştı. Ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak, bu sürece şiddetle karşı çıkmış ve ‘’bizi İtalya ile savaşa mı sokacaksın’’diyerek Şükrü Kaya’nın bu ada, adacık ve kayalıkları tespit ve işaretleme gayretine set çekmişti. Bu konunun üzerine daha fazla gidilmemiş ve akan yıllar içinde “deniz hukukçularımız” ve Dışişleri Bakanlığı bu sorunu görememiş, kaderin Türk gemisi Figen Akat’ı karaya oturtması beklenmişti. İşte 60 yıl sonra gelen bu uyanış gerçekte Türkiye’nin önüne Ege’deki jeopolitik dengesizlik sürecinde bir fırsat penceresi açtı. Kardak krizi, 1827 yılındaki Navarin Baskınından bu yana devam eden Ege’nin paylaşım mücadelesinde Türkiye’ye açılan yeni bir kriz alanında durum üstünlüğü sağlamıştı. Uluslararası hukuk Türkiye’nin yanındaydı. Aidiyeti bitişik veya mücavir ada, adacık ve kayalık statüsüne girmeyen ve herhangi bir antlaşma ile Yunanistan’a egemenlik devrini tamamlamayan Kardak benzeri varlıklar Ege sorunlarına er veya geç Türkiye’nin lehinde olacak şekilde eklenmişti. Türk deniz gücünün gelişimine denk gelen bu süreç artık Ege’nin gelecekteki kaderini belirleyecek en önemli siyasi, hukuki ve diplomatik bir sorundur. Bu sürecin bir kazanıma dönüşmesinde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Güven Erkaya’nın konuya hakimiyeti ve dönemin Başbakanını bu konuda yönlendirebilecek birikime sahip olmasıydı. Oramiral Güven Erkaya, Ege’de Kardak benzeri adalar sorunu ile ilgili olarak Emekli Büyükelçi Taner Baytok’a şunları söylemişti: “Ege’de Türk egemenliğindeki adalar konusu, daha Donanma Komutanlığı yıllarımdan 1992 ‘den beri üzerinde durduğum ve bir gün karşı karşıya geldiğimde gafil avlanmamak için önceden hazırlıklı olunması gerektiğine inandığım konulardan birisiydi.” Diğer yandan Kardak krizinden yaklaşık altı ay önce, Yunan Parlamentosunun Ege Denizi’nde karasularını altı milin üzerine çıkartabilme yetkisini hükümete devretmesi üzerine, 8 Haziran 1995 tarihinde TBMM de, Yunan Hükümetinin Lozan Barış Antlaşması ile kurulmuş olan dengeyi bozacak şekilde Ege’deki oldubittilerine karşı Türkiye’nin hayati çıkarlarını koruma ve savunması için Hükümete askeri bakımdan gerekli görülecek olanlar da dâhil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine karar vermişti. TBMM’nin bu kararı siyasi tarihimizde “casus belli-savaş nedeni” kararı olarak yerini alıyordu. Bu kararı altı ay önce alan TBMM ve ulusal irade, Kardak krizinde de aynı kararlılığı göstermişti.
Kardak Krizi ve G sınıfı Fırkateynler.
Kriz 31 Ocak sabahı geçici olarak sona ermişti ama artçı şokları krizden çok daha büyük kırılmalar yaratacaktı. ABD Deniz Kuvvetlerinden Türkiye’ye transfer edilecek, kongreden onay bekleyen TCG Gaziantep (Ex-USS Clifton Sprague) ile Florida’da bulunan müstakbel TCG Gemlik (Ex-USS Flately) ve TCG Giresun (Ex-USS Antrim) firkateynlerinin Türk Deniz Kuvvetlerine devir işlemleri artık ABD’deki Yunan lobisinin etkisine giriyordu. Her ne kadar üç geminin Kongre onayı 1996 baharında çıktıysa da gemiler 15 yaştan genç ve 4000 tondan büyük olduğu için 30 gün süreli Kongre İkaz (Congressional Notification) süreci başlatılmıştı. Ancak, 1996 Mayıs başında Yunan asıllı Maryland Senatörü Spiros Sarbanes’in Kardak krizini bahane gösteren itirazı neticesinde gemilerin Türkiye’ye transferi resmen durduruldu. Çok yoğun diplomatik girişimler ve hatta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in mayıs ayındaki ABD ziyaretinde ona verilen sözlere rağmen transfer engellenmiş, Demirel’den hemen sonra ABD’yi ziyaret eden Yunanistan Cumhurbaşkanı Stephanopoulos’a gemilerin Türkiye’ye verilmeyeceği söylenmişti. Senatör Sarbanes, Türkiye’yi Kardak Krizini yaratmak ve Yunan egemenliğine saldırıda bulunmakla suçluyor ve böylesine ciddi bir krizin yarattığı endişe ortamı mevcut iken, Türk Deniz Kuvvetlerine hava savunma yeteneklerini ciddi bir şekilde artıracak bu sınıf gemileri transfer etmenin bölge barışına hizmet etmeyeceğini ileri sürüyordu. Bu şekilde ABD Kıbrıs Barış Harekâtından sonraki silah ambargosuna benzer küçük çaplı bir ambargoyu uygulamaya sokmuş oluyordu. Bu gemiler ancak 1997 NATO Madrid zirvesi sonucunda Türkiye Yunanistan arasında imzalanan Madrid Deklarasyonu sonrasında verilecekti.
1997 Madrid Deklarasyonu.
Kardak Krizi 30 Ocak 1996 sonrasında Türkiye’nin Ege’de aidiyeti antlaşmalarla açıkça belirlenmemiş ada, adacık ve kayalıklar bulunduğunu fiilen ve hukuken ortaya koyarak Yunanistan’ın “Ege bütünüyle Yunan’dır” tezini sahada kırdığı, Türkiye’nin deniz ve hava gücüyle inisiyatif aldığı ve gri alan gerçeğini uluslararası literatüre soktuğu bir stratejik kırılma yaratmıştı. Ancak kriz, iki NATO müttefikini sıcak çatışmanın eşiğine getirdiği için ABD, çok rahatsız olmuştu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa Sorumlusu Müsteşar Yardımcısı W. Halbrooke, Ankara ve Atina’ya aynı anda ilettiği mesajda özü itibarıyla şunu söylemişti: ‘’ABD, iki NATO müttefikinin kayalar yüzünden savaşa girmesine izin vermeyecektir.’’ ABD, NATO’nun güneydoğu kanadında kontrolsüz bir tırmanmayı önlemek amacıyla sorunu çözmekten ziyade dondurmayı hedefledi ve bu çerçevede NATO 1997 Madrid Zirvesi sonrasında 8 Temmuz’da ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright arabuluculuğunda Türkiye ile Yunanistan arasında Madrid Deklarasyonu imzalandı. Söz konusu belge hukuken bağlayıcı olmasa da siyasi sonuçları ağır bir “kriz yönetimi” belgesi olarak devreye girdi. Deklarasyon Ege’de sorun bulunduğunu zımnen kabul ederken bu sorun alanlarını tanımlamadı, “tek taraflı eylemlerden, kuvvet kullanmaktan kaçınma” ve “hayati/meşru çıkarlar” gibi muğlak ifadelerle Türkiye’nin Kardak’ta doğan fiilî üstünlüğünü ileri hamlelere dönüştürmesini sınırladı. Deklarasyon Yunanistan’a ise statükoyu kendi lehine dondurma ve AB sürecini siyasi-hukuki baskı aracı olarak kullanma imkânı verdi. Böylece Kardak krizi, Türkiye’ye çok ciddi egemenliği tartışmalı ada adacık ve kayalıklar gerçeğini kazandırmış olsa da Madrid bu kazanımın genişlemesini durdurdu. Haklı davamızı “iki taraf da sorun çıkarıyor” çerçevesine hapsederek Ankara’nın fiilî caydırıcılıktan diplomatik pasifliğe geçişine yol açtı. Bu kapsamda Türkiye, Madrid Deklarasyonundan önce MGK kararlarında EGAYDAAK’lara yönelik son derece önemli bağlayıcı kararlar almış olmasına rağmen, Madrid Belgesi nedeni ile bu ada, adacık ve kayalıkların isimleri ve mevkileri Dışişleri Bakanlığının aşırı NATO yanlısı tutumu nedeni ile bugüne kadar deklare edilmedi. Bu durum karşı tarafa güven verdi. Yunanistan bugüne kadar Türkiye tarafından aktif şekilde sorgulanmayan bu hırsızlığı verilmiş bir hak gibi kabul etmekte ve bu varlıklar üzerinde 30 Ocak 1996 sonrası aradan geçen 30 yılda sürekli devlet uygulaması yaparak egemenliğini pekiştirmeye çalışmaktadır. Bugün Ege’de adaların silahlandırılması, 12 mil, kıta sahanlığı sınırlandırılması, FIR/hava sahası, arama-kurtarma ve Doğu Akdeniz bağlantılı tartışmaların tamamı Kardak’ta açılan fay hattının Madrid’le üstü örtülmüş, çözülmeyip ertelenmiş yansımaları olarak varlığını sürdürüyor.
Bugün Neredeyiz.
Bugün nerede durduğumuzu en iyi anlatan metin Millî Savunma Bakanlığımızın Ege’de 25 derece doğu boylamı doğusunda süresiz olarak yayınladığı NAVTEX üzerine yaptığı açıklamadan anlaşılıyor. Açıklama şöyle: ‘’Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki uluslararası hukuka aykırı faaliyetlerine ilişkin teknik itiraz niteliğindeki seyir duyurularımız, Yunan basınında iddia edildiği gibi 2 yıllık olmayıp, süresiz olarak yayımlanmıştır. Yayımladığımız NAVTEX’ler ile seyir emniyetini göz önüne alarak, Ege Denizi’ndeki kıta sahanlığını kapsayan seyir duyuruları ile deniz yetki alanları içerisinde kalan tüm araştırma faaliyetlerinin ülkemiz ile koordine edilmesi gerektiğini, gayri askeri statüdeki adaların karasularını da içeren sahalarda seyir emniyetini tehlikeye düşürebilecek askeri faaliyetlerin gerçekleştirilmesinin uluslararası antlaşmalara aykırı olduğunu vurguluyoruz.’’ Böylesi önemli bir açıklamada sadece gayri askeri statüdeki adalara vurgu değil aynı zamanda Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada Adacık ve Kayalıkların (EGAYDAAK) da geçmesi gerekirdi. İşte Türkiye’nin en ciddi sorunu 30 Ocak 1996 ile Madrid Bildirisinin imzalandığı 8 Temmuz 1997 arasında yaşanan söz konusu ada adacık ve kayalıkları sahiplenme heyecan, duygu ve iradesinin Deniz Kuvvetleri dışındaki kurumlarda zayıflamış ve bazılarında tamamen yok olmuş olmasıdır. Dışişleri Bakanlığının bu konudaki duruşu zaten krizin ortaya çıktığı günden bu yana daima pasif kalmak ve NATO ruhuna zarar vermemek şeklinde olmuştur. Halbuki bugün Türk Donanmasının gücü artmıştır. Diplomasi güçle paralel çalışır. Gücün artışı iç siyasette seçim yatırımı ve güçlenmek için değil dış siyasette pozisyon üstünlüğü içindir. Yunanistan 30 yıl önce, denizcileşen Türkiye’nin Ege merkezli stratejik iradesini test etmek istedi. Yunanistan 29 Ocak 1996 günü bu testi, kendi iradesi ile başlattı. Sonuç Türkiye’nin lehinde gerçekleşti. Bu sonucun sebepleri Cumhuriyet Donanmasının yüksek hazırlık durumu, eriştiği güç seviyesi ve Aksaz dâhil yeni konuşlanmasının sağladığı stratejik avantajlar idi. Donanma, 1974 yılı ile kıyaslanamayacak derecede güçlü, enerji dolu ve denizci gelecekten umutlu idi. Cumhuriyet Donanması, Kardak krizi ile gelişen her türlü duruma kısa sürede reaksiyon gösterebileceğini o günün koşullarında ispatlamıştı. Ege Denizi’ndeki Foça ve Aksaz üslerinin yanı sıra, Gölcük gibi kapalı bir coğrafyadan Marmara ve Çanakkale boğazlarını aşarak Ege’ye çok kısa sürede çıkabilmiş ve bölgeye Yunan donanmasından önce intikal etmişti. Bu süratli intikal, donanmaya konuşlanma üstünlüğü kazandırmış ve durumsal farkındalığının ne kadar yüksek olduğunu göstermişti. Bugün aynı heyecanı aynı kararlılığı göstermeliyiz. Yunanistan Madrid deklarasyonunu arşivine çoktan kaldırdı. Her türlü arsızlık ve küstahlıkla devlet uygulamalarına devam ediyor. Ankara da en az Yunan kadar cesaret sahibi olmalıdır.
30 yıl önce Kardak’ta başlayan kriz, bugün hâlâ bitmedi. Türk milleti 152+ ada, adacık ve kayalıkların varlığını unutmaz, unutturmaz. Bu haklarından asla feragat etmez. Millet hafızası sabırlıdır. Haklar zamanaşımına uğramaz. Kardak Krizinin tetiklediği Ege Denizinin en büyük egemenlik sorunu çözülmeden kıta sahanlığı/MEB sınırlandırılmasının yapılması mümkün değildir.
Cem Gürdeniz
Kardak Krizinin tetiklediği Ege Denizinin en büyük egemenlik sorunu çözülmeden kıta sahanlığı/MEB sınırlandırılmasının yapılması mümkün değildir. 30 yıl önce Kardak’ta başlayan kriz, bugün hâlâ bitmedi. Türk milleti 152+ ada, adacık ve kayalıkların varlığını unutmaz, unutturmaz.… pic.twitter.com/AGrggYNQfQ
— Cem GÜRDENİZ (@cemgurdeniznet) February 1, 2026



