70 yıl önce yaşanan Sovyetlerin Macaristan Müdahalesi İngiliz İmparatorluğunun 1956 Süveyş müdahalesi ile yaşandı. Bugün Hürmüz ile Tayvan arasında benzer bir jeopolitik kader benzerliği vardır.
1956 yılı, modern jeopolitiğin kırılma anlarından biridir. 19 Temmuz 1956’da ABD’nin Mısır’daki Asvan Barajı finansmanını çekmesiyle başlayan Süveyş Krizi, 26 Temmuz’da Mısır’ın devrimci lideri Cemal Abdülnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle krize dönüştü. İngiltere ve Fransa kanaldaki çıkarlarını kaybediyorlardı. Gerçekte paniğe geçenler finans kapitalin temsilcileriydi. Zira kanal altın yumurtlayan tavuktu.
1956 Süveyş Müdahalesinin Tetikçisi İsrail.
1954 yılında Cemal Nasır’ın Mısır devlet başkanı olmasından sonra İngiliz Donanması Mısırdan geri çekildi. Ancak kriz durumunda geri dönme hakkını saklı tuttu ve bölge üzerindeki kontrolünü tamamen kaybettiğini kabullenmedi. 1956’da Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi İngiltere için hem enerji hattı hem de imparatorluk prestiji açısından büyük bir tehdit olarak görüldü. 1956 yılının Ağustos–Ekim döneminde diplomasi sonuç vermedi ve 22–24 Ekim’de İngiltere, Fransa ve İsrail arasında Paris yakınlarında Sevr’de kanal bölgesine gizli bir amfibi saldırı planı yapıldı. İsrail, Süveyş müdahalesinde yardımcı bir aktör değil, planın merkezinde yer alan tetikçiydi. İngiltere ve Fransa, Mısır’a doğrudan saldırmak için uluslararası meşruiyet oluşturamayacaklarını bildikleri için İsrail 29 Ekim 1956’da Sina’ya saldırarak savaşı başlatacak, ardından İngiltere ve Fransa çatışmayı ayırma bahanesiyle devreye girerek Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almaya çalışacaktı. Akademik çalışmalar ve hatıratlar, İsrail’in bu süreçte bilinçli şekilde ilk saldıran taraf rolünü üstlendiğini ve operasyonun askeri başlangıcını sağladığını açıkça ortaya koyar. Bu nedenle Süveyş Krizi, üçlü bir savaş gibi görünse de gerçekte önceden planlanmış koordineli bir müdahaleydi ve İsrail bu planın kilit unsuruydu. Yani bugün olduğu gibi İsrail jeopolitiği sürecin merkezdeydi. 29 Ekim 1956’da İsrail Sina’ya girdi, 31 Ekim’de İngiltere ve Fransa hava saldırılarına başladı, 5–6 Kasım’da Port Said’e çıkarma yapıldı.
Eisenhower’ın İsyanı
Ancak, kendisine haber verilmeden yapılan bu saldırıya ABD Başkanı Eisenhower, şiddetle karşı çıktı. Süveyş müdahalesi, Soğuk Savaş dengelerinde Batı’yı zayıflatmakta ve yeni bağımsız ülkeleri Sovyetler Birliği’ne itmektedir. Bu nedenle operasyonun derhal durdurulması gerekir. Başbakan Eden başlangıçta geri adım atmak istemez, operasyonun askeri olarak başarıya ulaşacağını düşünür. ABD, İngiltere’ye ABD’den petrol akışını keserek, sterlin üzerinde baskı kurdu. IMF kredisini engelleyerek Anthony Eden Hükümetini finansal olarak köşeye sıkıştırdı. 6 Kasım’da aceleyle ateşkes ilan edildi, Aralık’ta İngiltere ve Fransa kanal bölgesinden geri çekildi, İsrail Mart 1957’ye kadar Sina’dan çıkmak zorunda kaldı. Böylece yalnızca 8–11 gün içinde İngiliz İmparatorluğu son nefesini verdi. Bu, askeri değil, ABD baskısı ile sağlanan finansal bir çöküştü.
1956 Macar İsyanı ve Sovyet Müdahalesi.
Aynı zaman diliminde 23 Ekim 1956’da Macaristan’da başlayan anti komünist ayaklanma, Batı’nın Süveyş’te bölünmüş ve meşgul olması nedeniyle Sovyetler için stratejik bir fırsata dönüştü. Macar ayaklanması sırasında ülkenin başbakanı Imre Nagy’di. Reformlar yaptı, çok partili sisteme geçti ve Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çıkacağını açıkladı. Bunun üzerine İngiliz ve Fransızların Port Saide amfibi harekâtından bir gün önce 4 Kasım’da Sovyetler onbinlerce asker ve yüzlerce tank ile Budapeşte’ye girerek kontrolü yeniden sağladı, Hagy idam edildi. Sovyetler, Birleşmiş Milletler Süveyş krizi ve 29 Ekim’de İsrail’in başlattığı savaş ile ilgilenirken ve Akdeniz’de büyük bir amfibi saldırı harekâtı hazırlığı sırasında Budapeşte’ye müdahale etti. Böylece Macaristan sorunu geri plana itildi ve bu durum Sovyet müdahalesinin uluslararası baskıdan büyük ölçüde korunmasına yol açtı. Neticede hüd ünyayı temsil eden devletler İsrail ile Mısır’a saldırırken Macaristan müdahalesinde Sovyetleri eleştirme haklarının olmayacağı değerlendirilmişti. İşte Eisenhower’ı gerçekte en çok kızdıran gelişme buydu. İngiltere askeri olarak harekâtı sürdürebilecek kapasiteye sahipti, ancak finansal olarak bunu taşıyacak durumda değildi. Günde yaklaşık 1,5 milyon varil petrol ithal eden bir ülke olarak enerji güvenliğini garanti altına almadan ve ABD desteğini almadan harekete geçmişti. 9 Ocak 1957’de İngiliz Başbakanı eden istifa etti.
İngiltere’nin Çöküşü
Bu çöküş ani değil, kademeliydi. 19. yüzyılda sterlin küresel ticaretin ve rezerv sisteminin merkezindeydi. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren ABD üretimde İngiltere’yi geçti. İki dünya savaşı Londra’yı ağır borç yükü altına sokmuştu. Buna rağmen 1945’te İngiliz Kraliyet Donanması dünyanın en büyük güçlerinden biriydi. Yaklaşık 900 bine yakın personel, onlarca uçak gemisi, zırhlı, kruvazör ve yüzlerce destroyerle küresel bir imparatorluk donanmasıydı. Ancak savaş sonrası ekonomik çöküş ve ABD’ye bağımlılık nedeniyle hızla küçüldü. 1956 Süveyş Krizi sırasında donanma hâlâ büyük görünse de artık bağımsız hareket edemeyen, stratejik gücü zayıflamış bir yapıya dönüşmüştü. İngiltere, 1954 İngiltere–Mısır Anlaşması ile Süveyş’ten çekilmeyi kabul etti ve kriz sonrası ABD baskısıyla geri adım atmak zorunda kaldı. Bu süreç, imparatorluk deniz gücünün sonunu başlattı ve 1971’de Süveyş Doğusundan (East of Suez) tamamen çekilerek Basra Körfezindeki üs ve kolaylıkları ABD Donanmasına teslim ettiler. Böylece küresel deniz hâkimiyetini kaybetti.
Bugün aslında dündür: Hürmüz Krizi.
70 yıl sonra, benzer bir sistemik kırılma Mart 2026 itibarıyla Hürmüz merkezli krizle yeniden ortaya çıkmaktadır. İsrail tetikçiliği, ABD gücü ile başlayan Körfez savaşının dördüncü haftası yaklaşırken Hürmüz Boğazı fiilen kilitlenmiştir. Savaşın 4.haftada ABD’ye maliyeti 30 milyar doları geçmiştir. Normalde günde yaklaşık 140 geminin geçtiği boğazdan yalnızca birkaç tanker geçebilmektedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sini taşıyan bu hat büyük ölçüde durmuş durumdadır. Karşılıklı enerji üretim ve dağıtım alanları ateş altına alınmıştır. Yaşananlar doğrudan fiziksel arz ve lojistik krizini tetiklemiştir. Petrol ve doğalgaz fiyatlarında sert yükseliş kaçınılmazdır. Küresel etkiler hızla yayılmaktadır. Enerji fiyatlarındaki artış, gübre, tarım, sanayi ve yarı iletken (chip) üretimini doğrudan etkileyecek, kısa sürede gıda güvenliği krizlerini tetikleyecektir. Özellikle Uzak Asya’da ekonomik daralma ve sosyal gerilimler kaçınılmaz hale gelebilir. Körfez’de başlayan bu süreç bir savaşın ötesinde, küresel sistemin işleyişini bozan bir kırılmadır. ABD Enerji cephesinde kırılma daha da derindir. ABD, Stratejik Petrol Rezervinden 15 Mart 2026 günü 172 milyon varil petrol serbest bırakma kararı almış, rezerv 415 milyon varilden yaklaşık 243 milyon varile düşmüştür. ABD’nin günlük tüketimi yaklaşık 20 milyon varil olduğuna göre bu rezerv teorik olarak yalnızca yaklaşık 12 günlük tüketimi karşılayabilmektedir. 2009’da bu rezerv 727 milyon varildi. Bu arada ABD’nin aynı anda hem savaşı sürdürmesi hem de bütçe krizleri (hükümetin durması-shutdown) yaşaması dikkat çekicidir. 40 trilyon doları aşan borç ile yıllık faiz ödemelerinin 1 trilyon dolar seviyesine yaklaştığı konjonktürde Trump’ın 18 Mart’ta Kongreden 200 milyar dolarlık ek savunma talebi bu sürecin ekonomik olarak sürdürülemez olduğunu göstermektedir. İçeride bütçesini dahi geçiremeyen bir yapının dışarıda güç intikalini artırmaya çalışması, derin bir kurumsal dengesizliğe işaret etmektedir. Bu artık basit bir siyasi kriz değil, ABD’nin bölünmüş ve reaksiyoner bir yapıya dönüştüğünün de göstergesidir. Diğer yandan Çin ve Körfez ülkeleri ABD tahvillerindeki paylarını azaltmaktadır. Bu durum doların küresel rezerv para rolünün aşındığını göstermektedir. Bu tablo, İngiltere’nin sterlin üzerinden yaşadığı sürecin modern bir yansımasıdır.
Gerileyen ABD Donanması.
ABD’nin asıl gücü dolar ve donanmasıdır. Ancak bugün her ikisi de zayıflamaktadır. Sahadaki askeri kapasitesi Hürmüz’deki tabloyu tersine çevirmeye yetmemektedir. İki uçak gemisi darbe grubu psikolojik etki yaratsa da maddi etki yaratamamaktadır. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubu İran’ın yoğun füze ve İHA tehdidi nedeniyle kıyılara yaklaşamamaktadır. Kızıldeniz’de Bab el-Mendeb’de Husi riski nedeniyle Suudi Arabistan açıklarında tutulan USS Gerald R. Ford uçak gemisinde sorunlar bitmemektedir. Gemide 30 saat süren yangın kamuoyundan gizlenmiştir. Gemi soruşturma ve tamir için geldiği Girit’e geri dönmektedir. Pasifik’te ise USS Ronald Reagan uçak gemisi bakımdadır, USS Tripoli ve üzerindeki 31. MEU bölgeden ayrılmış, en az dört muhrip başka görev alanlarına kaydırılmıştır. Bu nedenle ABD’nin Pasifik’te sürekli görev yapan suüstü gemisi sayısı kritik seviyelere düşmüştür. Bu tablo, 2026 itibarıyla 292 gemiye (233 muharip) ancak sadece aktif harbe hazır 104 gemiye (75 muharip) sahip ABD’nin aynı anda iki cephede sürdürülebilir güç intikali yapamadığını açıkça göstermektedir. Bölgeye gönderilen 31. Deniz Piyade Birliği yaklaşık 2.500 personelden oluşmakta ve İran gibi 85 milyona yakın nüfusu olan, geniş coğrafi derinliğe sahip bir ülkeye karşı caydırıcılık üretmekten uzaktır. Diğer yandan San Diego’dan 20 Mart 2026’da hareket eden 11.Deniz Piyade Birliği de ancak 3 hafta sonra Körfeze erişecektir. Her iki deniz piyade birliğinin birleşse de yaratacağı askeri etki son derece düşük olacak aksine Amerikan kayıpları tahminler ötesinde fazla olacaktır.
Diğer yandan Washington’un NATO ve Asya müttefiklerine yaptığı Hürmüz’ü açmak için “Körfez’e gemi gönderin” çağrısına güçlü bir karşılık gelmemesi bu dönüşümün başladığını göstermektedir. Bu noktada uluslararası ilişkilerin temel gerçeği bir kez daha ortaya çıkar, devletlerin kalıcı dostları yoktur, kalıcı çıkarları vardır. Tüm bu gelişmeler, 2002’de Colin Powell’ın Irak için yaptığı uyarıyı küresel ölçekte doğrulamaktadır: “Kırarsanız sahiplenirsiniz (You break it, you own) it.” Bir düzeni kaba güçle bozarsanız, ortaya çıkan kaosun sorumluluğunu da üstlenmek zorunda kalırsınız. Bugün Hürmüz’de yaşanan kriz bu ilkenin artık küresel ölçekte işlediğini göstermektedir.
Batı Pasifik ve Tayvan Kriz Potansiyeli
Hürmüz krizi bugün en çok Hint Pasifik alanı vurmaktadır. Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi enerji ithalatçıları ağır darbe alırken, Rusya gibi ihracatçılar yüksek fiyatlardan fayda sağlayacaktır. Kriz Rusya’ya Trump yaptırımlarının kaldırılması ile günde 150 milyon dolar kazanç sağlamaktadır. Diğer yandan enerji güvenliği sarsılan ülkeler hızla yeni ittifak arayışlarına yönelecektir.
Bu tabloyu daha da kritik hale getiren gelişme Kore Yarımadası’nda yaşanmaktadır. ABD’nin Güney Kore’den THAAD ve Patriot unsurlarını Orta Doğu’ya kaydırdığı bir dönemde, Kuzey Kore son bir hafta içinde yeni balistik füze denemeleri gerçekleştirmiştir. Ayrıca yeni hizmete giren muhrip sınıfı platformlarından ateşlenen seyir füzelerinin nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip olabileceği değerlendirilmektedir. Bu gelişmeler, Pasifik’te ABD’nin füze savunma şemsiyesinin zayıfladığını ve bölgesel caydırıcılık mimarisinin kırılgan hale geldiğini göstermektedir. 21 Mart 2026 tarihli Financial Times gazetesinde yayınlanan habere göre Batı Asya operasyonlarında Tomahawk seyir füzeleri ve hava savunma önleme uçaklarının (Patriot, SM-serisi) yoğun kullanımının Tayvan’ı savunmak ve çatışmanın başında Çin güçlerine saldırmak için de gerekli olduğu hatırlatılarak ABD’nin üretim kapasitesinin sınırlı olduğu ve cephane bütünlemesinin aylar veya yıllar sürebileceği ikazı yapılıyor.
Sonuç olarak Çin’in Tayvan üzerindeki baskısı yalnızca kendi kapasitesinden değil, ABD’nin dikkat ve kaynak kaybından da güç almaktadır. ABD aynı anda farklı cephelerde denge arayışına girmiştir. Trump yönetimi Küba üzerinden bir başarı hikâyesi üretmeye çalışırken, Çin Tayvan çevresindeki askeri baskıyı sürekli artırmaktadır. Mart 2026’nın ikinci haftasında yalnızca 24 saat içinde 40’tan fazla savaş uçağı ve 10’dan fazla deniz unsuru Tayvan çevresinde faaliyet göstermiştir. Bu, geçici bir tatbikat değil, kalıcı bir çevreleme doktrinidir. 1956’da Sovyetler Macaristan’a müdahale ettiğinde Batı karşılık verememişti. Bugün Çin’in Tayvan çevresinde uyguladığı model benzer bir sonucu doğurabilir. Ancak bu kez fark daha büyüktür. Çin yalnızca askeri bir güç değil, aynı zamanda üretim, ticaret ve finans alanlarında sistem kurucu bir aktördür. 2025 itibarıyla dünyanın sayısal olarak en büyük donanmasına sahip olması ve küresel üretimdeki ağırlığı bu dönüşümü hızlandırmaktadır. 1956’da ABD yükselen hegemondu, İngiltere çöken güçtü ve Sovyetler bölgesel sert güçtü. 2026’da ise Çin yükselen hegemon adayı, ABD zorlanan mevcut hegemon ve Tayvan yeni Macaristan konumundadır. Ancak bu kez hegemonya akraba içinde devredilmeyecektir. Süveyş Krizi İngiltere’nin sonunu getirdi. Hürmüz Krizi ise ABD için benzer bir kırılma yaratabilir. Çünkü bu kez karşıda yalnızca askeri değil, ekonomik ve finansal olarak da sistemi devralmaya hazır bir güç vardır. 1956’da ABD hazırdı, bugün Çin hazır. Bu nedenle Süveyş bir sondu, Hürmüz ise yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Sonuç olarak dünya yeni bir eşikten geçmektedir. Enerji, güvenlik, ulaştırma koridorları ve ekonomik dengeler aynı anda kırılmaktadır. İsrail ve ABD bu sürecin başlatıcıları olarak öne çıkmaktadır. Artık ABD, Hindistan ve İsrail’in rüyası IMEC Ekonomik Koridoru, İbrahim Anlaşmaları, Gazze için Barış Komitesinden çok uzun süre bahsetmek mümkün değildir. Finans kapital kontrolsüz savaştan kaçar. Bölge hızla yatırım ve refahtan uzaklaşacaktır. Savaşın durdurulması yalnızca İran’ın direnciyle mümkün değildir. Belirleyici olan, rasyonel davranan devletlerin ABD ve İsrail üzerinde kuracağı baskıdır. Nitekim Avrupa, Japonya ve Güney Kore’nin temkinli tutumu ve Trump’ın savaş gemisi isteğine hayır demeleri bu krizin küresel meşruiyet üretmekte zorlandığını göstermektedir. Süreç dizginlenmezse bu dönem, uzun sürecek bölgesel bir savaştan ziyade küresel ekonomik ve sosyal çalkantılar zinciri olarak tarihe geçecektir. Trump yönetiminin tırmanmayı durdurması artık bir tercih değil, küresel istikrar için zorunluluktur. 9 milyon nüfusu olan İsrail, ABD gibi bir gücü kullanarak 8 milyar insanın kaderini etkileyecek süreci tetiklemiştir. Talihsizlik ABD’de bu durumun farkında olan rasyonel insanların azlığıdır. “Quem deus vult perdere, dementat prius. (Tanrı yok etmek istediğini önce aklından eder.)
Türkiye Tavsiyeleri
Dördüncü haftasına giren bu savaş bağlamında şunu açıkça söylemek mümkündür. Türkiye, bugün karşı karşıya olduğu krizden çok daha büyük bir felaket olan İkinci Dünya Savaşı’nda aktif tarafsız kalmayı başarmış bir devlettir. Bu başarının temelinde Montrö Sözleşmesi’nin sağladığı stratejik kaldıraç, Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı caydırıcı psikolojik etki ve Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra dahi devam eden toplumsal dayanışma ve devlet aklının çelik bağlayıcılığı yer almaktadır. Bu üç unsur, Türkiye’yi savaş dışı tutan en önemli sigortalardır.
Bugün de benzer bir tarihsel eşikteyiz. Ancak mevcut kriz, klasik devletler arası dengelerin ötesinde, kontrolsüz tırmanma ve bölgesel çöküş riskini barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin en hayati tercihi aktif tarafsızlık olmalıdır. Türkiye, ABD–İsrail ekseninin bölgede dayattığı sınır değiştirme, rejim yıkma ve kaos üretme politikalarının parçası olmamalıdır.
Türkiye açısından en kritik konu İran’ın bütünlüğüdür. İran’ın parçalanması veya iç savaşa sürüklenmesi, yalnızca bir komşu ülkenin çöküşü değil, Türkiye’nin güneydoğusunda zincirleme bir istikrarsızlık ve parçalanma riski anlamına gelir. Bu nedenle Türkiye’nin temel stratejik hedefi, İran’ın devlet bütünlüğünü koruyarak bu krizden çıkmasını sağlamak olmalıdır.
Bu çerçevede Türkiye; İran ile dengeli ilişkilerini korumalı; Körfez ülkelerinin ABD baskısıyla İran ile savaşa sürüklenmesini engellemek için aktif diplomasi yürütmeli; İran’ı yatay tırmanmanın bölgeyi ateşe atacağı konusunda ikna etmeye çalışmalıdır.
Enerji boyutunda Türkiye görece avantajlıdır. Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan kaynaklarına erişim, Hürmüz’e bağımlılığı sınırlamaktadır. Ancak bu avantaj rehavet yaratmamalıdır. Türkiye, enerji arz güvenliği ve gıda güvenliği açısından halkını bu krizin etkilerine hazırlamalı, tasarruf tedbirlerini devreye sokmalı ve kamu harcamalarında disipline gitmelidir. Nasıl ki Covid döneminde yaşanan ekonomik krizin faturası pazara aylar sonra yansımışsa bugün de savaşın petrol, doğal gaz, gübre ve diğer yan alanlarda yaratacağı arz zincirinin bozulmasından kaynaklı kısıtlamalar halkın cebine aynı şiddette yansıyacaktır. Bazı devletlerin şimdiden yollarda hız sınırını benzin tüketimini aşağıya çekmek için yeniden düzenledikleri haberleri medyada yer almaktadır. Bırakalım Türkiye’yi ABD gibi kendi petrolünü üreten devlette bile bu satırlar yazılırken benzin galonu 3 haftada 1 dolar artmıştı ve artmaya devam ediyor.
Askerî ve güvenlik boyutunda ise en kritik ilke şudur. Türkiye hiçbir koşulda bu savaşın içine çekilmemelidir. İster sahte bayrak operasyonları ister provokasyonlar ister müttefik baskısı olsun, Türkiye savaşın tarafı haline gelmemelidir. Bu kapsamda Türkiye’nin milli çıkarları NATO çıkarlarının çok önünde tutulmalıdır. Zamanında Kissinger’ın dediği gibi ‘’ittifak anlaşmaları intihar anlaşması değildir.’’ İran krizi bir kez daha NATO üyeliğinin Türkiye’ye stratejik riskler yarattığını ortaya koymuştur. Bu kapsamda: Savaş sonunda İncirlik’teki Amerikan nükleer silahlarının Türkiye’den geri çekilmesi süreci başlatılmalı, Kürecik radarının Türkiye’den başka bir NATO devletine intikali talebi yapılmalıdır.
Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın olası kışkırtmalarına karşı soğukkanlılık korunmalı, ancak askeri hazırlık en üst seviyede tutulmalıdır; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile süratle bir savunma paktı imzalanmalı ve adadaki askeri varlık kalıcı ve caydırıcı şekilde güçlendirilmelidir; Doğu Akdeniz’e güçlü bir deniz görev grubu ve hava unsurları konuşlandırılarak güç intikali sahada görünür hale getirilmelidir. Bu çerçevede KKTC ve Türkiye’nin karasuları sahte bayrak operasyonu için konumlanabilecek İsrail ve Amerikan denizaltılarına karşı havadan ve su üstünden Denizaltı Savunma Harbi (DSH) karakolları başlatılmalıdır.
Hava savunması konusunda da mevcut tablo kabul edilemezdir. Türkiye’nin kendi hava sahasını korumak için Amerikan Patriot sistemlerine bağımlı olması, savunma sanayiindeki ilerlemelerle çelişmektedir. Bu nedenle, HİSAR ve SİPER sistemlerine öncelik verilerek hızla katmanlı hava savunma ağı kurulmalıdır. İran’ın füze teknolojisi gösterdi ki THAAD ve Patriot sistemleri yeni nesil hipersonik/balistik füzelerde atmosfer dışında angajmanda yetersiz kalmakta. O nedenle SİPER-3 serisi füze geliştirilirken bu gerçekler göz önüne alınmalıdır. Elimizde mevcut en kıymetli en uzun menzilli hava savunma füze sistemi olan S 400 sistemi bu savaş için kullanılmamalı ve Türkiye’nin muharip olacağı büyük çaplı bir savaş için tasarruf edilmelidir. Zira bu sistem şu an kullanılırsa ABD ve İsrail sahte bayrak operasyonu ile bu sistemi devre dışı bırakabilir. Bu konuda dikkatli hareket etmek gerekir.
Komuta kontrol alanında da savaştan çıkarılan dersler paralelinde ciddi önlemler alınmalıdır. Bu savaşta İran ilk darbede güçlü olduğu için değil, tek merkezden yönetilmediği için ayakta kalmıştır. Dağınık komuta, mahalli inisiyatif ve yedeklenmiş personel, merkez vurulsa bile savaşın sürmesini sağlamıştır. Türkiye merkezî bir yapıya sahiptir. Bu durum normal zamanlarda etkinlik, sürat ve kontrol sağlar, ancak yüksek yoğunluklu bir ilk darbede çökerse karar alma, muhabere ve koordinasyon zincirinde ciddi şoklar yaratma riski taşır. Sorun ilk anda yavaşlamak ve felç olmaktır. Bu nedenle Türkiye’nin en kritik ihtiyacı, konvansiyonel gücünü korurken eş zamanlı direnme ve ayakta kalma yapısını geliştirmesidir. Kritik altyapılar, enerji, ulaştırma ve iletişim sistemleri yedekli ve parçalı bir yapıya kavuşturulmalıdır. Komuta-kontrol yapısı tek merkeze bağımlı kalmamalı, yerel unsurlar baskın tipi bir savaşta emir beklemeden inisiyatif kullanabilecek şekilde güçlendirilmelidir.
Diğer bir zafiyet alanımız ABD ve İsrail’e bağımlı telefon, Wifi, gözetleme kamera çevrimleri vb. dijital alanda millileşememiş olmamızdır. Aselsan ilk cep telefonlarımızı ürettiğinde onu eleştirenler herhalde şu an yaptıkları hatayı anlamışladır. Batıya bağımlı dijital yapılara süratle milli çözümler üretilmelidir. SİHA ve İHA teknolojilerinde dünyayı yakalayan mühendislerimiz bu alanda da çığır açmalıdır. Yoksa rakip devletler gelişmiş yapay zekâ programlarını bu ağlar üzerinde kullanarak her seviyede, her kişiyi bir kiralık katilin hassasiyeti ile takip etme hürriyetine sahip olacaklardır.
Son olarak, Türkiye bu krizi sadece savunma refleksiyle değil, stratejik akılla yönetmelidir. ABD’nin kontrol kaybı yaşadığı, İsrail’in bölgesel yangını büyüttüğü bir dönemde Türkiye’nin yapması gereken şey taraf olmak değil, denge kurmaktır.
Bu kapsamda Türkiye ağırlığının gücünü uluslararası hukuktan ve ezilenin yanında durmaktan almalıdır. 18 Mart’ta Suudi Arabistan’da yapılan Arap ve İslam ülkeleri bakanlar toplantısı sonrası Türkiye’nin İsrail ve ABD’yi kınamak yerine İran’ı diğer vekil Arap devletler ile kınaması çok yanlış olmuştur. Türkiye bu ülkelerdeki Amerikan askeri varlığını ve bu varlığın İran’a saldırıda kullanılmasını destekleyen konumda olmamalıdır. Zira bu ülkeler savaşın başında hava sahalarının ve üslerinin kapalı olduğunu söylemiş olsalar da gerçekler böyle değildir. Bu üslerde vurulan askeri hedeflerin ABD’ye ait olduğu açık kaynaklarda naklen izlenmiştir. Bu kapsamda ABD Ankara Büyükelçisinin Türkiye’nin anayasal bütünlüğü ve milli çıkarları aleyhine açıklamalarına artık direnç gösterilmelidir. Bu kişi ismi Epstein dosyalarına sık geçen biri olmasına rağmen halen görevine devam etmekte ve İsrail ve bölgemizde kukla Kürdistan kurulmasına yönelik açıklamalarını pervasızca yapabilmektedir. Bu kişinin ikaz edilmesi neden ertelenmektedir? Gücünü nerden almaktadır? Kamuoyunun bunu bilmeye hakkı vardır.
Suriye’de İsrail’in karşıtı İran ile bir direnç cephesi kuran Esad rejiminin devrilmesine kökü El Kaide yani ABD tarafından Irak’ta kurulan terör örgütünün uzantıları üzerinden destek vererek bugünlere geldiğimiz unutulmamalıdır. ABD ve İsrail daha yakın zamanda Colani Hükümetinin Lübnan’da son 3 haftada 1 milyon kişiyi yerinden eden yüzlerce kişiyi katleden İsrail’in yanında Hizbullah’a karşı kullanılması için baskı yapmaya başlamıştır. Suriye’nin hava sahasının İsrail uçakları tarafından İran’a saldırıda kullanılması bir yana bu yeni gelişmeye Colani ne kadar dayanabilir zaman gösterecektir.
İkinci Dünya Savaşı’nda 80 milyon insanın hayatını kaybettiği bir felaketin dışında kalmayı başaran Türkiye, bugün çok daha karmaşık ama aynı ölçüde tehlikeli bir süreçte aynı stratejik sabrı göstermek zorundadır.
Cem Gürdeniz
1956 Süveyş Krizi ile 2026 Hürmüz Krizi; Sovyetlerin 1956 Macaristan müdahalesi ile bugünün Çin ve Tayvan gerilimi arasında yalnızca tarihsel bir benzerlik yoktur. Aynı jeopolitik reflekslerin, aynı güç mücadelelerinin ve aynı hataların farklı aktörler üzerinden yeniden… pic.twitter.com/uecZtbACb0
— Cem GÜRDENİZ (@cemgurdeniznet) March 22, 2026



